AKREBİN KISKACINDA-1

Lale Şeyda Gülsoy yazdı: "Sana bu mektupları yazıyorum. İçimden taşıyor çünkü artık sözcükler. Olanları ve bir türlü olamayanları anlamaya çalışırken kendimi senin yerine koyuyorum."

AKREBİN KISKACINDA

BİRİNCİ BÖLÜM : GÜVERCİN KANATLARI

Lale Şeyda Gülsoy

 

Bana, gözlerimin içine bakıp “Mutlu aşk diye bir şey var mı ki?” diye sormuştun. Aylardan hazirandı. Hazirana güveniyordum ben. Hem de çok. “Tabii ki var, neden olmasın?” demiştim bir çırpıda. Senin yüzünde gölgeler vardı. Güneşinin önünü kesen, ışığını emen gölgeler… Yalnızca inanmak istiyordun, belki de yeniden inandırılmak. Mutlu bir aşka inanmayı istemekle inanmak çok farklı şeylerdi oysa. En başından beri biliyordum bunu. Kim bilir adını “aşk" koyduğun ne çok tanım tıkıştırmıştın heybene. Heybene diyorum, çünkü kabul etsen de etmesen de hala kendi evini arayan bir yolcuydun sen de. Yollardaydın. Tıpkı benim gibi. Yol senin yazgındı. Tıpkı benim gibi. Daha en başından beri biliyordun bunu. En başından beri ne zamansa, o zamandan beri biliyordun işte. En başından beri diye nitelenen o yerin neresi olduğunu ve neye göre belirlendiğini kestirmenin olanaklılığını sorgulayıp duruyorum o geceden beri. Sıfır noktasının yalnızca sayı doğrularında kullanılan bir ölçüt olduğunu hiç sanmıyorum. Büyük Patlama nasıl evrenin başlangıç noktasıysa, sanki her şeyin öyle bir başlangıç noktası var ölçülemese de sezilen...

Toprak ananın şefkatli kollarına yaslanmak istiyorum. Masal dinlemek istiyorum saatlerce, günlerce. Anlasana, yeniden filizlenmeye durmak için, derin bir uykudan uyanır gibi kendini yağmurun ellerine bırakan o tohum olmak istiyorum. Kök salmak istiyorum. Toprağın katmanlarında, hayatın kalbine ilerlemek istiyorum. Seninleyken de en çok istediğim şey buydu. Toprağına kök salmaktı yani. Tıpkı bir tohum gibi.  

Hem yollarda olmayı sürdürüp hem derinlere kök salmak mümkün mü ki? Çılgının teki sanılmana yeter mi ki böyle bir düşün peşine düşmek? Diyelim ki öyle. Yine de kök salmaktan kaçabileceğimiz bir hayat yok. Arzularımız bile beynimizde kök saldıkça büyüyor mesela. Sen de biliyorsun. Hem kök salmayı, sende önemsiyorsun. Bahçedeki kayısı ağacının hikâyesini anlattığın gün anlamıştım bunu.

Sana bu mektupları yazıyorum. İçimden taşıyor çünkü artık sözcükler. Olanları ve bir türlü olamayanları anlamaya çalışırken kendimi senin yerine koyuyorum. Bir de bakıyorum ki ben, aynı zamanda sen olmuşum. Senin dilini konuşuyorum. Kendi dilimi kaybetmedim. Yeni bir dil edindim yalnızca. Söylenmiş sözlerin ardındaki söylenemeyenleri ya da bunun tam tersini keşfetmeyi öğrendim. Bunları yaparken, alnımdan sicim gibi terler, gözlerimden seller gibi yaşlar boşaldı ama pişman olmadım. Senin çöllerini ve denizlerini geçerken, ben kendimi tanıdım. Kalbimi tanıdım. Bu, yeter bana. Sana bu mektupları yazıyorum. Yazdıkça, bir sen bir ben oluyorum. Yazdıkça, hem sen hem ben oluyorum. İçimden taşıyor sözcükler ama bu mektupları hiçbir zaman göndermeyeceğim sana. Sen, bir tek seher vakti pencerene konan güvercini duy. Onun kanatlarındaki yıldız tozlarını al. Bu, yeter bana.

 

İKİNCİ BÖLÜM: KARŞILAŞMALAR ( I )

Bir yere gitmenizin birden çok nedeninin olduğu zamanlar vardır. O nedenlerin bazılarını yaşamadan siz bile kavrayamazsınız ama vardırlar ve oradadırlar işte. Sen de oradaydın. Pervin'in beni yığınla proje dosyasının arasından çekip götürdüğü o sahil kasabasına gitmemek için ne gerekiyorsa yapmıştım. İşe yaramamıştı. Çalışmaktan ölecektim bu gidişle. Kafamı dosyaların arasından kaldırmaya ihtiyacım vardı. Öyle uygun görmüştü Pervin.

O sıkıcı düğün yemeğini kendimce renklendirmek için, herkesle tanıştım o gece. Mutluluk oyunu oynamakta üstüme yoktur. Hem zaten, hayatın kendisi bir oyun. Ne yalnızca dram ne de yalnızca komedi var bu oyunda. Hep bunun ateşli savunucusuydum ben. İnsanları seyrettim uzun uzun. Yanımdakileri gülmekten kırdım geçirdim anlattığım hikâyelerle. Bir ara, muhabbetin en koyu yerinde bir çığlıkla irkildik. Pervin’in sesiydi bu. Gürültücü Pervin işte. Uzun süredir konuklarla ilgilendiği için, yanımızda olmayan Pervin masaya seninle birlikte dönmüştü. Senin düğüne gelişini kastederek "ne büyük sürpriz ama..." diye sayıklayıp duruyordu.

“Ne büyük sürpriz ama”…

Galiba, yaşadıklarımızdan geriye bir tek görüntüler kalıyor. Sanki bir sürü şey değip geçerken hayatımızın çemberine, sislerin arasında kaybolurken bir şey oluyor. Gökyüzüne çakılı yıldızlar gibi, bazı görüntüler mıhlanıp kalıyor aklımızda. Seni ilk gördüğüm an gibi. Saatlerce konuşacak şeyi nereden bulmuştuk söylesene. Sanki çok daha önceden tanışıyor gibi. Bak yine şu meşhur başlangıç noktası hikâyesine döndük. Sanki zaman diye bir şey yokmuş gibi ya da biz onun dışına çıkabilirmişiz gibi bir his uyanmıştı içimde o gece. Bildiğim ne varsa unutmuştum. Bildiklerimin hiç biri, o geceyi ve sonsuzluğun bana kendini nasıl açtığını duyumsadığımı açıklamaya yetmiyordu. Otele döndüm. Pervin’in tüm ısrarlarına rağmen, düğün evinde kalmadım. Şehir dışından bir sürü misafirleri vardı. Bir de, benimle uğraşmalarına gönlüm elvermedi. Zaten, hemen uyku da tutmadı. Bir ara pencereyi açtım. Yüzüme tatlı bir serinlik vurdu. Gökyüzüne baktım. Yalnızca bir gün daha buradayım, ne olur o da gelse bizimle yarınki geziye diye geçirdim içimden. Sabah, erkenden Pervin ve kardeşi beni otelden almaya geldi. Kasabanın dışındaki yer altı şehrine gidecektik. Daha akşamdan sözleşmiştik. Senin de haberin vardı. Nerede olacağımızı senin yanında konuşmuştuk. Gelirsin diye bekledim, gelmedin. Ben de, akşam son otobüsle şehre döndüm istemeye istemeye.

Aklım o küçük kasabada kalmıştı kalmasına da, bir daha nasıl ve hangi gerekçeyle görecektim ki seni!

 

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : KARŞILAMALAR ( II )

Ne işim var benim düğünle dernekle? Oldum olası sevmem zaten öyle törenleri. Bu törenler, bana hep insanların ikiyüzlülüğünü hatırlatır. Evlenirsin, cümle âlem gelir. Boşanırken, ara ki bulasın o insanları. Deneyimle sabittir. Neyse, Pervin'in hatırı var. 10 dakika uğrar çıkarım diye gelmiştim buraya. Pervin’in şehirli, kasıntı misafirlerine 10 dakikadan fazla katlanamam. Peki, neden gidemiyorum ki şimdi. Sohbet hiç bitmesin, bu gece hiç bitmesin, bu ruhumu okşayan ses hep kulaklarımda yankılansın istiyorum. Hiç tanımadığım birinin çocuksu sevinçlerinde ve hoş sohbetinde mi arınacağım onca yılın kirinden, pasından? Saçmalık bu. Saçmalık diye düşünerek ve gökyüzüne bakarak sabahladım arka bahçede. Hiç bu kadar çok konuştuğumu ve güldüğümü hatırlamıyorum. Sanki seninle çok önceden tanışıyor gibiydim. Sanki benim sorularımın cevaplarını sen bulalı çok olmuştu. Dahası, yıllarca da saklamıştın küçük ve narin ellerinde benim için onları Maya. Bütün gece seni ve bunları düşündüm.

Vay be! Bütün bunları bir gecede mi kavrayıverdim yani. Yine kendimi mi kandırıyorum yoksa?

Ertesi gün, kendimi bahçe işleriyle oyalayıp durdum. Pervin, bir ara masadaki herkesi geziye davet etmişti. İsteseydim, bende sizinle gelebilirdim. Gelirsem, seni bir daha hiç bırakamamaktan korktum Maya. Alıştım üzerimdeki ölü toprağı ile yaşamaya ben. Hayatın gerçeklerini kabullendim. Kim meydan okuyabilmiş ki o gerçeklere, ben okuyabileyim!

Ne olur git Maya. Tutkuların yakıcılığını, dalgaların kıyıda patlayıp dağılışlarını, iliklerime kadar ıslanmayı, elimi cebime sokup ıslık çalarak dolaşmayı, lunapark ışıklarını, ateşböceklerinin göz kırpışlarını hatırlatıp durma bana.

Ne olur git Maya. Yoksa içimde yine o eski şarkı başlayacak. Yoksa içimdeki o eski şarkı bir daha hiç susmayacak.

Yapma Maya.

Bunu bana yapma.

İlk yorumu sen yap!

Yorum Yap

Mail adresiniz görüntelenmeyecek


*

*