AKREBİN KISKACINDA – 2

Lale Şeyda Gülsoy yazdı: Her birimizin, ışığa uzanırken aşması gereken karanlıkları var. Yaşamın tohumda yeniden devam edebilmesi için, tohumun girdiği karanlık tüneller var.

AKREBİN KISKACINDA – 2

Lale Şeyda Gülsoy

 

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: İÇİMİZDEKİ GÖKYÜZÜ

Yollar kimi zaman genişleyerek ileriye doğru açılır, kimi zaman bir engel çıkar önüne kendi içine kapanır, kimi zaman da aniden çatallara ayrılır. İşte, aşkın gizil gücüyle önümüzde yeni bir yol açılıvermişti. Yeni ve ucunun nereye varacağı belirsiz bir yol.

İki ayrı dil, karşılaşmıştı bir aşkta. Aşk, nasılsa bütün dilleri konuşabilirdi. İki insan, ne kadar uydurabilecekti onun diline kendi dillerini. Mesele buydu. Önemli olan buydu. Çünkü iki insan karşılaşınca, içlerinde taşıdıkları ne varsa onlar da karşılaşır birbirleriyle. Herkesin bir geçmişle senin yanına geldiğini ve onun izlerini reddedemezsin. İzlerin birbirlerine değdiklerinde neye dönüşeceğini önceden kestiremezsin. Hiçbir şey önceden kestirilemez ki aşkta. Aşk, kehanete el vermez. Geleceği ön göremezsin onun aynasında.

İki aşığın -farklılıklarına rağmen- en büyük ortak noktasının ne olduğunu bana sorsalardı, onlara gökyüzünü işaret ederdim. Birbirlerini düşünürken, gökyüzüne bakar âşıklar. Gökyüzüne dökerler içlerindekileri kendi kendilerine kalınca. Bazen ay duyar onları. Bazen güneş. Ama birinden biri mutlaka duyar. Birinden biri, mutlaka âşık kalplerin seslerine köprü olur.

Ay, âşıkları duyduğunda geçmiş uyanır yüzyıllık uykusundan. Eksik gedik yanların uyanır, en derin isteklerin uyanır, lavlar püskürür, yanardağın uyanır. Işığınla birlikte gölgeli yanların uyanır. Işıkla gölgenin dansı gibidir aşkta, ayla güneşin yer değiştirmesi. Sendeki ay uyanır, gelgitlerin kabarır denizler gibi. Sendeki güneş uyanır, gün ışığı uyandırır seni.

Her birimizin, ışığa uzanırken aşması gereken karanlıkları var. Yaşamın tohumda yeniden devam edebilmesi için, tohumun girdiği karanlık tüneller var. Yaşam, bir yandan sona eriyor. Bir yandan, kendine yeni bir doğum kanalı buluyor duvarların ötesinde.

Aşk, bir yandan sona eriyor. Bir yandan kendine yeni bir doğum kanalı buluyor yıkarak duvarları. Kendine ördüğü duvarları…

 

BEŞİNCİ BÖLÜM: GÜNEŞ BURCU-AY BURCU ( I )

Elimi sımsıkı tuttuğun gün, Kordon'da çocuklar gibi eğlenmiştik. Güneşli bir öğleden sonraydı. Elimizde sütlü mısırlarla ve pamuk şekerlerle dolaşıp durmuştuk. Kordon’daki fenerin en ucuna kadar gitmiştik. Adını da dünyanın ucundaki fener koymuştuk birlikte.

O gün, dünyadaki hiçbir tehlikenin değil bana zarar vermek yanımdan bile geçemeyeceğini düşünebilecek kadar güvende hissetmiştim kendimi. Bütün dünyaya meydan okuyabilirdim. Kendimdeki uçuruma meydan okuyabilirdim.

Kordon’daki o gün gibi, daha nice günler geçirdik. Haksızlık edecek değilim. Ama zaman geçtikçe, daha az tutmaya başladın elimi. Yanımda yürümen bana yetmedi. Kendimce senin bu haline gerekçeler bulmaya çabalayıp durdum. Bir insanın kalbinde, buzun ve ateşin birbirlerini yok etmeden nasıl yaşayabildiğine içten içe şaşırıp durdum.

Herhalde canının bir kez daha acımasından çekiniyor, sevgisi o kadar yoğun ki göstermesini beceremiyor diye kendimi avuttum. İşe yaramadı. Sen elimi bıraktıkça, ben eksildim. Üstelik umurumda değilmiş gibi yaparak, bir tek seni değil kendimi de kandırdım. Aslında, düpedüz senin beni yeterince sevmediğin sanısına kapılmıştım. Senin için duygularını belli etmemek olağan olabilirdi ama benim için hiç öyle değildi. Ben önemli bir tahlil için doktora gittiğimde, bana sonuçları sormayı unutman benim için sorundu. Projem yarışmaya girdiğinde ve başarılı bulunduğunda, tebrik etmek için beni gecenin bir yarısı en son senin araman bir sorundu Seni bir tek gün görebilmek için yanına geldiğimde, bana otobüs garında bir saniye olsun sarılmaman da bir sorundu ve bir şeylerin değişmesi gerektiğini haber veriyordu bana. Bir şeylerin değişmesi gerektiğinin çok kolay bilincine varan ama o denli kolay eyleme geçemeyen biriyim ben. Hep böyleydim. Nedense, eksikleri görmek yerine hep yaşanmış güzelliklere kayar aklıma. Kıyamam onlara.

Anılarıma biraz fazla mı bağlıyım?

Anılarıma yüklediğim anlamları mı büyütüyorum gözümde?

Yeni anılar kurmaya cesaretim-mecalim mi yok?

Her biri ya da bu nedenlerin toplamı, benim durumum için bir iddia olarak öne sürülebilir. Kızmam buna. İnsanları olduğu gibi kabul etmeden önce, onları oldukları gibi görebilmek gerekir. Benimse, hayal gücüm gerçekleri kavrama yetime göre fazla hızlı çalışır. Hepsi bu.

Rüyadan uyandım. “Ben böyleyim ve değişemem.” dediğinde sana içerlemiştim. Haklıydın. Sen böyleydin. Aşkla dokunmuş cümlelerinin bir yerine, dünyanın en acımasız cümlesi sızabilirdi. O incelikli adam, birden dünyanın en vurdumduymaz kör ayvaz adamına dönüşebilirdi. En son söylenmesi gereken şeyi, sana en başta söyleyebilirdi. Dili, zehirli bir iğneye dönüşebilirdi. Böğrünün orta yerine iğnesini batırabilirdi tıpkı bir akrep gibi.

 

ALTINCI BÖLÜM: GÜNEŞ BURCU-A Y BURCU ( II )

Bu ele avuca sığmaz yaşama tutkunu hiç kaybetmemeni diledim o gün. Çıplak ayakla dans pistine nasıl da fırlamıştın. İşte, bu benim sevgilim diye geçirmiştim içimden. Sana hiç söylememiştim.

Senden önce, kendi içinde kilitli kalmış bir tavan arasıydım ben. Anahtarımı kendi ellerimle denize atmıştım. Kimse beni bulmasın diye. Senin yaşama duyduğun o tuhaf bağlılığa, neşene, içinden geleni yapıveren fütursuzluğuna yakalanmadan çok önceydi.

 İçten içe bu yaşama sevincini kıskandım. Hatta biraz abartılı buldum. Nereden buluyordun sanki yaşamda sevilecek bu kadar iyi ve güzel şeyi. Yaşam aynı zamanda acımasız bir yerdir prenses. Sorumluluklarımız vardır bizim, her birimizin. Oyunmuş. Oyun bunun neresinde? Gitmek istesem, annemi bırakıp gidebilir miyim? Kendime yeni bir hayat kurmak istesem, aynı zamanda bir baba olduğum gerçeğine sırtımı dönebilir miyim? Babam öldüğünden beri, geminin iskelet kısmını ayakta tutan gemi direği gibiyim. Herkesin başı sıkışır, ben yetişirim. Kendi işimi gücümü bırakırım, ama mutlaka hazır olur yetişirim.

Bir gün, bana “Sana çok ihtiyacım var.” demiştin. Ahizenin öbür ucundaki sesin titremişti. Ben de, “Siz kadınlar, böyle cümleleri ne kadar da rahat sarf ediyorsunuz.” diye acımasızca eleştirmiştim seni. “Erkekler için durum farklıdır. Çünkü onların böyle ihtiyaçları yoktur.” diye de ahkâm kesmiştim. Oysa öyle çok ihtiyacım vardı ki sana.

Bunu sana hiçbir zaman söylememi bekleme Maya. Ben, güçsüzlüğü kabul edemem, ona yenilemem. Kimseden sevgi dilenemem ben anlıyor musun, dilenemem. Senin ne denli zayıf bir adama tutulduğunu bir saniye bile düşünmen mahveder beni. Ben böyleyim ve değişemem. İş yerinde müdürün beni odasından kovduğu gün, günlerce susmamın nedeni de buydu. Bu gurur kırıcı olayı, hazmetmeye çalışmıştım. Karşında, zırıldayan, yıkık bir adam görmene izin mi verseydim yani!

O tatili uzun zamandır planlıyorduk. Bense, bir türlü parasını denk düşüremiyordum. Evdeki hesabı çarşıya uyduramıyordum. Bu tatili çok istediğini biliyordum. Bunu bile bile ne deseydim sana! Cümleler boğazımda düğümlendikçe sustum. Sustum. Sustum. Ne desem, içi boş bir vaat sanacaktın. Bense sana henüz gerçekleşmemiş büyük vaatler sunmak yerine, hep gerçekleştirebildiğim şeylerle gelebilmek derdindeydim. Ayakları yere sağlam basan sağlam planlardan yana olduğumu senden mi saklayacağım! Senden mi saklanacağım. Hayatta en son istediğim şey bile değildi bu. Değildi Maya…

Kırık dökük sesinle konuşma benle. Sesindeki cam kırıkları her yerimi kanatıyor. Ne olur biz daha sabret Maya. Biraz daha. İncelikli hareketler, romantik cümleler çok çıkmaz benden. Hayalperest biri de değilim. Ama seni, hayal gücünün sınırlarını zorlayacak kadar çok sevebilirim.

 

YEDİNCİ BÖLÜM

Sabır taşı olsa çatlardı. Yakınımdaki herkes böyle söyledi. Bense, nasıl ve neden bekleyip durduğumu çok da didiklemeden senden gelecek bir haber bekledim. Sen, odanın ortasında bir bavulla yaşadın mı hiç. Ben, yaşadım. Aylarca, o çalışma temposuna ve o uykusuzluklara dayanmamı sağlayan sendin budala. Yorgunluktan göz kapaklarım ağırlaştığında, seninle görmek istediğim yerlerin fotoğraflarına baktım ve yüzümde kocaman bir gülümseme ile döndüm ben çalışmama.

Hani birlikte balık tutacaktık, saatlerce dans edecektik kumsalda, sabaha kadar kayan yıldızları sayacaktık, yemek pişirecektik, kamp ateşinin etrafında bildiğimiz tüm şarkıları avaz avaz söyleyecektik, sabahın ışıltısına ve ufuk çizgisine gözlerimiz hayranlıktan yaşararak uyanacaktık. 

O bavulu kaç kere açtım ve kaç kere katladım o giysileri, tahmin bile edemezsin sen. Tatili değil, aramızdaki uzaklığı önemsemeye başlamama sen neden oldun. Derin suskunlukların, benim çığlığım oldu. Duymadın.

Sabır taşı olsa çatlardı. Çatladım. Sen, kapılarını açmak istemediğin sürece birileri kapılarını yumruklasa ne fark eder! Zorla içini açmak diye bir şey yok. Bana içini açsaydın, seni dinlerdim. Senin suskunlukların hakkında tahmin yürütmekten yoruldum. Seni kaybetmemek uğruna, yaşamak istediklerimi sürekli ertelemekten de yoruldum. Yoruldu aşkım. Yoruldum aşkım.  Demek ki, benim gücümün de sınırları varmış. Sınırlarımı bir akrebin kollarında sınadım.

Bavulumu topladım. Bu bavullar hep böyledir. Nedense, yola ilk çıktığımızda içine koyduklarımızın aynısı dönüş yolunda toparlanırken sığmaz olur bavula. En büyük yanılgımız, bavulun içindekileri başta içine koyduklarımızdan ibaret sanmamız gibi geliyor bana. Yanımıza aldıklarımız ağır geliyor bavula. Ne hikmetse, onlarsız da olmuyor. Her yolculuk, içinde bir başkalaşma ihtimali barındırıyor. Döndüm. Her şey eskisi gibi... Döndüm. Hiçbir şey eskisi gibi olamaz artık.

Gözlerimin içine bakıp, bana “Mutlu aşk diye bir şey var mı ki?” diye sormuştun. Soruyorum çünkü ben, hiç görmedim de diye de eklemiştin. Mutlu bir aşka inanma isteğini bastıran gölgeler dolaşıyordu yüzünde. Şimdi, bunca zaman sonra o sorunu cevaplayayım Kara Şövalye. Bu ismi de sana ben koymuştum. Mutlu aşk diye bir şey vardır. Aşk, bizi böylesine sarsarak ya da içimizi kanırtarak âşıklarına çok başka bir şey yapar. Onları açmazlarıyla ve tuzaklarıyla yüzleştirir ve o mutluluğa hazırlar. Bu bile, yaşadığımız her aşkı değerli kılmaya yeter de artar. Öyle değil mi?

Kendine iyi bak. 

Maya

 

İlk yorumu sen yap!

Yorum Yap

Mail adresiniz görüntelenmeyecek


*

*