Ahmed-i Dai'nin Bir Gazeli

Divan şiirinde sevgili yani mahbup, çok ayrıcalıklı bir yerde düşünülür. Tanpınar’ın “saray istiaresi” olarak isimlendirdiği bir anlayış kapsamında “âşık” basit bir tebaa...

AHMEDİ DÂÎ – GAZEL

Hazırlayan: Faik Muharrem

Şükrâne senin yoluna bin cân ola bir gün
Kim hazretine ermeğe imkân ola bir gün

Aşkın yoluna ok gibi can doğruluk eyler
Tâ kaşlarının yayına kurbân ola bir gün

O zülf-i perîşan bana görsen neler eyler
Demez bana kim gönlü perîşân ola bir gün

Ağyârı sürüp gönlüm evin halvet edindim
Tâ kim gele ol yâr ana mihmân ola bir gün

Ey bülbül-i dilhaste melûl olma kafeste
Kim menzilin ol bağ ü gülistân ola bir gün

Hem bâd-ı sabâ ere beşâret vere gülden
Hem gonce dahi gül gibi handân ola bir gün

Hicrân sonucu vasla dönüp şâdola Dâî
Bu gamdan onun derdine dermân ola bir gün

 

GÜNÜMÜZ TÜRKÇESİ VE KISA YORUMU

1. Şükranımı ifade etmek için, yoluna bin can feda olsun ki bir gün makamına kavuşma imkânım olsun.

Divan şiirinde sevgili yani mahbup, çok ayrıcalıklı bir yerde düşünülür. Tanpınar’ın “saray istiaresi” olarak isimlendirdiği bir anlayış kapsamında “âşık” basit bir tebaa, “mahbup” yani sevgili ise ulvi bir tahtta oturan bir hükümdar olarak konumlandırılır. Bu yüzden aşığın mahbubun huzuruna çıkabilmesi, onun için çok büyük bir talih ve lütuftur. Böylesi bir durum Allah’ın bir ikramıdır. Öyle ki bu uğurda binlerce canı feda etmek işten bile değildir. Peki neden? Çünkü bu ikram karşısında kişi en büyük zenginlikleri bile feda etse, Allah’ın ikramı karşısında verdikleri yok hükmündedir. Belki canını feda ederse, gördüğü latif muameleye denk bir fedakârlık yapmış olur.


2. Can, aşk yoluna bir ok gibi atılır ve dosdoğru ilerler. Ta ki bir gün kaşlarının yayına kurban oluncaya kadar.

Ok, eski toplumlarda çok önemli bir savaş aracıdır. Okun gövdesi dosdoğru olmazsa ok hedefini bulamaz. Ayrıca ok yaydan hızla çıktıktan sonra oldukça düz bir yol izler. Okun düzgün yapısı, hızla ileri atılması ve hedefe doğru düz bir çizgide ilerlemesi, aşığın sevgiliye doğru atılmasına benzetilmektedir. Yani “Ben çarçabuk senin yoluna gelirim ve hedefe atılmış bir ok gibi yalnız sana bakarım, başkasını gözüm görmez.” demek istiyor.

Kaş, bizatihi yaya benzetilir. Şekil itibarıyla çok yerinde ir benzetmedir bu. Can oku sevgilinin muhteşem yayı karşısında kırılıp yere atılır ancak, bir ok gibi ileri atılan aşığın varlığının bir önemi yoktur zira zafer daima sevgiliye aittir. “Can”a düşen mahbuba bende yani köle olmaktır. Burada savaşı baştan kaybetme ve bu durumu kabullenme de söz konusudur.


3. O dağılmış saçlar, bir görsen neler eyler bana? Benim için bir gün gönlü perişan olur, deyip merhamet göstermez.

Sevgilinin zülüfleri, eski edebiyatımızın güzellik unsurları içinde başta gelir. Gece kadar siyah olan bu saçlar âşıklar için tehlikeli birer tuzaktır. Karanlık oldukları için içine düşüp kaybolmak da mümkündür, saçların uçlarındaki kıvrımların oluşturduğu çengellere yüreğini kaptırmak da. Eskiden sakatatçılar omuzlarına astıkları çengellerde ciğer ve yürek satarmış. Bu imaj biraz da o görüntüden ilham almaktadır. Dağınık saç, sevgilinin şuhluğunun da alametidir. Dolayısıyla onun şuh ve gamsız hali aşığın kalbini derinden yaralar.


4. Gönül evimden yabancıları çıkarıp hanemi bomboş bıraktım. Ta ki o yar gelsin ve bir gün misafir olsun.

Yunus Emre, “Gönül Çalab’ın tahtı” diyordu. Aşığın kalbi tasavvufta Allah’ın sığacağı tek yer olarak görülür. Dolayıyla gönlün temizlenmesi önemlidir. Çünkü ona gelip kurulacak hükümdar, her şeyin sahibi ve yaratıcısıdır. Bununla birlikte “saray istiaresi” bağlamında okursak âşık, gönül ülkesini düşmanlardan temizliyor ve mahbubun saltanatına zemin hazırlıyor. Gönüllü teslim oluş, kendini sevgiliye teslim etmenin başka bir biçimi bu.

5. Kafeste kederlenme ey gönlü yaralı bülbül. Elbette günün birinde konacağın yer, bağ ve gül bahçesi olur.

Bülbül, kafes ve gül bahçesi adeta eski şiirimizin temel çatışması olan sevgili-âşık-rakip üçlüsünün bir remzi gibidir. Bülbül, gül bahçesine kavuşmak ister ama arada kafes vardır. Kafese sesinin güzelliği yüzünden hapsedilen bülbül elbette özgürlük ateşiyle yanıp tutuşur ve onun yaralı gönlü başlı başına bir hüzün sebebidir. Onu hayatta tutan ise bir gün gül bahçelerine, bağlara ve özgürlüğe kanat çırpacağı güne dair içinde yaşattığı umuttur. Burada menzil sözcüğü birkaç anlamda birden kullanılıyor. Öncelikle menzil bir hedeftir, varılacak yerdir. Bülbül için hedef daima özgürlük ve gül bahçesine kavuşma anıdır. Bunun yanında menzil sözcüğü konulacak, inilecek yer anlamında kullanılır. Kafesinden kanatlanan bülbülün ilk durağı ebedi aşkı gül olacaktır elbette. Yine menzil sözcüğü mesafe anlamına da gelir ki, bülbül için gül bahçesi aşılması gereken belirsiz bir mesafede bulunur. Bu durum uzaklığı, dolayısıyla gurbette olmayı çağrıştırır.


6. Bir gün sabah rüzgârı yetişip gülden müjde verir. Gonca gül gibi gülümser ve açılır.

Saraylara müjdeciler gelir gider ve hükümdarlığın dört bir yanından güzel haberler getirirler. Bunun karşılığında cömert hükümdarlar tarafından ödüllendirilirler. Sabah rüzgârı, herkesin uyuduğu bir zaman diliminde uzaklardan esmeye başlayan çabuk ayaklı bir müjdeci gibi hayal edilir. Ayrıca onun eli de çabuktur, açamayacağı kapı pencere yoktur. Böylece müjdesini mutlaka sahibine ulaştırır. Sabah rüzgârının gülden taşıdığı haber onun yanık kokusudur. O kokuyu alan diğer goncalar da bir bir gülümserler, dudaklarını aralar ve tebessüm ederler. Bu, çok zarif bir benzetmedir. Zira goncanın ağzını hafifçe aralayıp pembe rengini az da olsa göstermesi, kadınların zarif tebessümlerini andırmaktadır.


7. Gün gelir ve ayrılık vuslat ile sonuçlanır. Böylece Dâi sevinir ve onun derdine, çektiği bu gam derman olur.

Aşkın kaderinde ayrılmak, her ayrılığın sonunda ise kavuşmak vardır: Ama bu dünyada ama ahirette. Tasavvufta vuslat ölüm anıdır. Ölümle birlikte insanın dünya sürgünü sona erer ve yeniden yaratıldığı yere, Allah katına döner. Âşık içinse vuslat türlü biçimlerde olabilir. Sevgiliye doğrudan kavuşma ile olabileceği gibi onun ayaklarının bastığı toprakları öpmek bile bir vuslat olabilir. İşte o anda, kavuşma uğruna çekilen tüm sıkıntılar aslında tatlı birer dermana dönüşür. Elem ve keder, vuslat anından itibaren insana hoşluk veren birer ilaç olur. Bu da tabii ki aşığı sevindirir.

İlk yorumu sen yap!

Yorum Yap

Mail adresiniz görüntelenmeyecek


*

*