“HEBA” VE GÖLGEDEKİ HAYATLAR

Hasan Ali Toptaş 2013 yılında Everest Yayınlarından çıkan kitabı Heba için “Kelimelerin çağrısına uydum ve seslerini dinledim.” diyordu bir röportajında.

“HEBA” VE GÖLGEDEKİ HAYATLAR

Birgül Temur

 

“Ben hayatın uzak ve yorucu bir köşesine hızla gidip gelmiş oldum bir bakıma. Ardından tuttum, zaman denen büyük silginin himmetine sığındım. Acımı içime gömmekten ve olup bitenleri kabullenmekten başka çıkar yol bulamadım” (Hasan Ali Toptaş, Heba, 2013, s: 142)

 

Hasan Ali Toptaş 2013 yılında Everest Yayınlarından çıkan kitabı Heba için “Kelimelerin çağrısına uydum ve seslerini dinledim.” diyordu bir röportajında. Bir yazar için dil işçiliğinin önemi malum. Belki de bundandır ki Heba çok katmanlı ve her yönüyle insana dair bir roman olmayı başarıyor. Hayatları heba olan insanların yaşamlarına ustalıkla dokunan yazar, önceki romanlarından okurunun aşina olduğu dil ve kurgudaki başarısını bu kitabında da sürdürmekte.  Bu romanda; şehirden ve yaşadıklarından bunalan, kent ile köy yaşamı arasında meşum bir çıkmaza düşen Ziya’nın, askerlik arkadaşı Kenan’ın memleketine, Yazıköy’e yerleşmesi ve sonrasında gelişen olaylar anlatılmaktadır.  Roman, “Anahtar, Rüya, Huzur, Yazıköy, Sınır, Minnet, Fena” ismiyle toplam yedi bölümden oluşuyor.

Romanın en uzun bölümü 1970’lerde Ziya’nın Suriye sınırında geçen askerlik anılarının anlatıldığı “Sınır” bölümü. Suç, cinayet, üstünlük savaşı, acımasızlık, adaletsizlik, askerlikte çekilen sefalet, sınırdaki kaçakçılık gibi konuların insanı sarsan bir şekilde anlatıldığını görüyoruz bu bölümde. Toplumsal eşitsizlikler, vatani hizmet esnasında bile hissedilen yoksulluk bir sistem eleştirisi halinde dile getirilir:

Banyosu ve tuvaleti olamayan bu uyduruk binaları buraya diken ve bizi badem ağacına astığımız aynada tıraş olmaya mahkûm eden yarım akıllı heriflere de ben ne diyeyim bilmem ki? Müstahak mıyız bu sefaleti yaşamaya ha? Ayrıca, on üç aydır buradayım, bölükteki bütün karakollarda görev yaptım ve herkesle tanıştım ama bir tek zengin çocuğu görmedim ben, kitap çarpsın görmedim; gören bir Allah’ın kulu varsa, çıksın söylesin.” (s.247)

Anılar biçiminde dile getirilen bazı anlatımlar insani ilişkilerdeki şiddeti anlamlandırma süreci hakkında da çok şey söyler:

Gördüğü hatalar yüzünden değil de, bu teğmen insanlara, insanlara neden dayak attığını anlamak için dayak atıyordu sanki.” (s.211)

Heba’da sınır karakolunda yapılan askerliğin ne kadar zor olduğunun anlatıldığı bölümler peş peşe ilerlerken insanın üstün değil aslında aciz bir canlı olduğuna dikkat çekilir:

Bu arada dikkat ettin mi bilmiyorum, teğmen öküz, bugün dayak atan komutan da hayvan diye bağırdı bana. Karargâhtaki subay da it dedi. Bu fukaralar insanı yüce, hayvanı da aşağılık bir şey sanıyorlar.” (s.223)

Heba’da; rüya, gerçeklik, belirsizlik, gelecek, bilinçaltının insana oynadığı oyunlar gibi iç içe geçmiş olgular okuru düşünmeye ve kuvvetli bir merak duygusuna sürüklüyor. Yazar kullandığı ayrıntılı tasvirlerle okurun hayal dünyasına canlı bir şekilde dokunarak kahramanlar ve olaylara bir yaka çiçeği gibi yakın olduğumuz hissini yaşatıyor.

Hasan Ali Toptaş’ın kitaplarına genel olarak baktığımızda onun iyi bir bilinçaltı anlatıcısı olduğunu görürüz. Bilinçaltının insana oynadığı oyunlar ve günlük yaşamın içindeki etkisine aynı şekilde Gölgesizler romanında da rastlıyoruz. Çocukluğunda hiçbir neden yokken öldürdüğü kuşun vicdan azabını ömrü boyunca bilinçaltında taşıyan Ziya, onun varlığını gözünü her açıp kapattığında yatağının altında, battaniyesinin üzerinde, pencerenin kenarında uyku ile uyanıklık arasında mütemadiyen hisseder:

Ziya sesini çıkarmadı, doğrulup üstündeki battaniyeyi yavaşça kenara itti ve iter itmez de yorganın sarı çiçekleri arasında tam da kuşa benzeyen o lekenin çırpındığı noktada küçük bir tüy gördü. Ne yapacağını bilemeden öylece bakakaldı ilkin

Rüyalar her insanın yaşamında önemli bir yere sahiptir. Yazının başında da Heba’nın bütünüyle insana dair bir roman olduğunu söylemiştik. Toptaş bu anlamda rüyaların yaşam içinde insan üzerinde bıraktığı mistik tesiri irdelemiş. Düş ve gerçeklikle yaşam boyu iç içe olduğumuz vurgusunu Ziya’nın gördüğü rüyalarla pekiştirmiş:

“…biliyorsunuz, uyku yekpare bir şey değildir. Karmaşık safhaları, inişleri çıkışları, iç içe geçmiş dönemeçleri, dehlizleri, kuyuları ve çeşitli basamakları vardır onun.”  (s.110)

İlk bölümle birlikte başlayan kurgu içinde kurgu, rüya içinde rüya anlatımı Ziya’nın köye yerleşmesiyle bir taşra hikâyesinin içine çekmektedir okuru. Yazarın sıkça yararlandığı, yazılı dilde pek duyulmamış veya unutulmaya yüz tutmuş sözcük ve ifadeler dikkat çekici. Bunlarla birlikte geleneğe ait birtakım ilgi çekici anekdotlar, yazarın kitabı yazmaya başlamadan önce hikâyesi için ciddi bir araştırma ve gözlem yaptığını ortaya koyar. “Senit, erkeç, hamaz, hasıl, omça, kesek, çeven, üvendi…” gibi kelimeler metindeki taşra vurgusunu güçlendirmektedir:

 “Sonra rehavete kapılmış gibi hissetti kendini, toparlanıp avlunun köşesine kurulan yemek kazanlarına doğru yürüdü telaşla, senitlerin üstünde harıl harıl et doğrayan kadınların yanında durdu ve onlara, etiniz yetecek mi, bir erkeç daha kestireyim mi, diye sordu” (s: 104)

Yine romanda Anadolu’ya özgü gelenek ve göreneklerin de incelikle anlatıldığı insanın içini ısıtan detaylarla karşılaşıyoruz. Yazar köydeki bir düğünü anlatırken de şu satırlara yer verir:

 “Üçüncü gün kuşluk vakti, birkaç oyun havası çaldıktan sonra peşlerine takılan kalabalıkla birlikte Hacı Veli’nin hısımlarından birinin evine, ta kasabanın öteki ucuna sağdıç almaya gitti çalgıcılar; giyinip süslenen ve omuzlarına çengelli iğnelerle rengarenk birer poşu tutturulan damatla sağdıcı alıp sokaklarda gezdire gezdire yavaş adımlarla yeniden avluya döndüler. Ardından da çalgılar ansızın sustu ve ortalığı kaplayan derin bir sessizliğin içinde baş derme törenine geçildi. Orta yaşlı iki erkeğin beraberce getirip yere serdiği, Çataloba nakışlarıyla süslü, naftalin kokan kullanılmamış bir kilimin üstüne damatla sağdıç geçti önce; gözlerini ayaklarının ucuna dikerek mahcup bir ifadeyle yan yana durdular.” (s: 114)

Kitabın her bölümünde Ziya karakterinin ekseninde birbirine bağlı bir o kadar da ayrı konulara değinilmiş. Her bölüm aynı zamanda ayrı birer hikâye tadında kurulmuş. Bu alt bölümler toplumsal olaylarla iç içe bir şekilde; iyilik, kötülük, vicdan, acımasızlık, taşrada insanların yakasını bir türlü bırakmayan cehalet ve daha birçok sorunu okurun önüne koyuyor.   Zengin dili, betimlemeleri, metaforları ve masalsı anlatımıyla zaman zaman insan bir büyünün içinde yol alıyormuş gibi hisseder:

 “Derken dağlar sise gömüldü yavaş yavaş, köpüksü bir beyazlık kayalıkları ve çamlarla kaplı tepeleri yuta yuta aşağıdaki meşeliğe kadar indi, inerken bazı bölgelerde tüle dönüşüp yırtıldı ve işte o vakit tepelerin uçlarıyla ağaçlardan bazıları sanki yerlerinden kopmuş da gökyüzünde uçuyormuş gibi oldu.” (s:344)

Heba; baştan sona heba olan hayatları, onların içsel karmaşasını, çıkmazlarını kendimizden bir parça da bularak şeffaf bir şekilde göz önüne getiriyor. Yazıyı kitaptan altını çizdiğim satırlarla bitirelim:

Elindeki kuşun sıcaklığı gövdesinin sıcaklığına karıştı ve bir yol bulup kalbine kadar gitti de, orada uyuyan hassas bir noktaya dokundu sanki. Ya da kuş dokunuşuna dönüşen bir sesle o kalbin içinde son kez öttü de, bu ötüş gelip aniden çocuğun betinde benzinde yankılandı.”

 

___

 

EDEBİYATDAİMA'NIN SOSYAL MEDYA HESAPLARINI TAKİP EDİYOR MUSUNUZ?

https://twitter.com/daimaedebiyat

https://www.facebook.com/daimaedebiyat/

https://www.instagram.com/daimaedebiyat/

https://www.youtube.com/channel/UCik7vL5LAdcYh1bRZ0hx9jQ?

İlk yorumu sen yap!

Yorum Yap

Mail adresiniz görüntelenmeyecek


*

*