Serap Yalçın Pamuk | Lizbon’a Gece Treni

Serap Yalçın Pamuk | Lizbon’a Gece Treni

Serap Yalçın Pamuk, Pascal Mercier’in “Lizbon’a Gece Treni” adlı romanına dair yazdı.

Serap Yalçın Pamuk | Lizbon’a Gece Treni

Berlioz’dan parçalar dinliyorum tıpkı hikâyenin gizemli kahramanı Prado gibi. Elbette dinlerkenki amaçlarımız ve bu amaçlar doğrultusunda ortaya çıkan hissiyat çok farklı. Ama yine de Berlioz’u dinleme paydasında buluşarak Prado’ya bir nebze yaklaşıp onu anlamak istiyorum.

Yazarken dışarda lodos esiyor. Doğa kendisi için doğal olan döngüyü devam ettirirken bizim ruhumuzda estirdiği rüzgârlardan haberdar mıdır acaba? Müziğin sesini kısmalı, yoksa birazdan yazmak anlamsız hale gelecek. Kelimeler notaların önünde diz çökecek…

Puslu ve yağmurlu bir İsviçre sabahı. Ve Bern de bir lise öğretmeni olan Raimund Gregorius okula gitmek için ilerliyor. Her zaman geçtiği bir köprü var. Arayı açan suya inat karaları birbirine bağlayan bu köprünün kenarında da hayatla arasındaki köprüyü koparmak üzere bekleyen bir kadın.

Bir sorun var: Hayat kadınla bağını koparmak istemiyor, bu nedenle kutsal karşılaşma kaçınılmaz!

Gregorius kadını köprünün parmaklıklarından tutup çekmeli, çünkü güneşli bir Avrupa kentinde köprü olma görevi onu bekliyor… 

Kelimeler de bir köprü. Zihnimizi, kalbimizi birbirine bağlıyor. Birbirimizi ortaya çıkan bu ortak anlamlar üzerinden tanıyor tanımlıyoruz. Onlarsız eksik, onlarsız birbirimizden sandığımızdan çok daha uzağız. “Çünkü biz kendi sözlerimizle kendimizi açığa çıkarmakla kalmayız, kendimizi ele veririz. Açığa vurmak istediğimizden çok daha fazlasını ifşa ederiz, bazen de tam tersi olur. Ve başkaları bizim sözlerimizi kendimizin belki de hiç bilmediği bir şeyin belirtisi olarak yorumlayabilirler. Kendimiz olma hastalığının belirtisi olarak!”

Kitabı okurken hiç düşünmediğim kadar kelimeler üzerine yoğunlaştığımı fark ettim. Belki yazarın istediği şey tam da bu. Nasıl bir hazineye sahip olduğumuzu anlamamızı istiyor. İçimizi dışımıza, dışımızı içimize bağlayan ve her gün hunharca kullandığımız ve yıprattığımız bu köprünün hayatla hayatımızla olan bağını.

Gregorius bir antik dil uzmanı. Kelimeler üzerinde bir arkeolog gibi çalışıyor.  Prado bir doktor ama asıl tutkusu kelimeler. İki farklı Avrupa kentinde yaşayan ve biri çoktan ölmüş bu iki adamı buluşturan şey de yine kelimeler.

Gregorius’un eline Prado’ya ait bir günlük geçiyor. Portekizcenin ahengine kapılan ve diktatörlük zamanında yaşamış ve direnişe katılmış bu aristokrat doktorun hikâyesini merak ederek soluğu Lizbon’da alıyor. Bir taraftan Portekizce öğrenirken bir taraftan da Prado ve onu tanıyanları arayarak merak ettiği bu yaşamın bilinmeyenlerine de tanık oluyor.

Prado’yu kız kardeşlerinden, sağ kalan bazı arkadaşlarından, kendi mektuplarından ve babasının ona bıraktığı mektuplardan ama en çok da günlüğüne yazdıklarından tanıyoruz.

Hepsi Prado’yu anlatıyor. Ama kendi tanıdıkları Prado’yu. Asıl Prado’yu ve onu Prado yapan şeyleri ise günlüğüne yazdığı kelimelerle anlıyor ve eksik kalan parçaları anlatılan Prado’yla tamamlıyoruz. Böylece bir insanı tanımanın hiç de kolay olmadığını fark ediyoruz. Tanıdım demenin ne büyük bir iddia taşıdığını da.  Bir taraftan da kendi korkularıyla yüzleşiyor öğretmenimiz. Kendi hayatıyla yaşamak istediği ve yaşadığı hayat arasındaki uçurumla.  Araya bazen doğunun masal şehri Isfahan giriyor. Gençlik hayali yeniden canlanıyor ve bir Farsça sözlükle bu hayale sarılmak istiyor. Ama hayat bu ve  her zaman alternatif plana sahip bize dair.

Belki de hayatın bu üstünlüğü “Olmak istediğimiz  kişi  olamamak korkusuyla ölüm korkusu” olarak yansıyor bize. Oysa “hayat sadece yaşadığımız şey değil, yaşadığımızı hayal ettiğimiz şeydir” de. Eksikliğini duyduğumuz şeyleri hayal ederek vücuda getirmiş ve “hayal gücünden son bir mabed” inşa ederek bizde eksik olanı tamamlama gücüne erişmişizdir. Ama insan bu. İlla somutlaştırma arzusuyla vehimden demir kafesler örüyor ruhunun etrafında.

Belki de sırf bu yüzden “Dua eden insanları seviyorum. Onları görmeye ihtiyaç duyuyorum. Yüzeysel ve düşüncesiz olanın sinsi zehrine  karşı onlara ihtiyacım var.” diyordu  Prado. Zira “İnsanın kendisiyle mutlak bir sahihlik içinde yaşaması için ilahi bir cesarete ve ilahi bir güce ihtiyacı vardır.”

Altı çizilmiş bir dolu yeri hızlıca göz gezdiriyorum. Çok şey söylenebilir ve daha üstüne epey yazılabilir belki ama ben, ben de bıraktığı duygulardan bir demet bırakmak istedim. Kokusunu seven kitabı okuyabilir…

Not: Kitap aynı isimle sinemaya aktarılmış.  Jeremy  Irons, “Gregorius” karakteri olarak çıkıyor karşımıza. Kurgu, akış açısından muhtemelen, belli oranda değiştirilmiş olsa da seyir açısından bir sorun teşkil etmiyor. Özellikle sonunu kitaba ait  sondan daha çok sevdim. Kitaptan sinemaya aktarılan filmlerde hep telafi edilemeyen bir boşluk vardır. Bu filmde de aynı şeyi hissediyor insan. 

Ama yine de izlenebilir olanlardan…

Edebiyat Daima
ADMINISTRATOR
PROFILE

Son Gönderiler

Yorum Yap

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

En Son Gönderiler

Popüler Yazarlar