Hüseyin Kılıç | Derya Kuzusu

Hüseyin Kılıç | Derya Kuzusu

Hüseyin Kılıç “Derya Kuzusu” adlı öyküsüyle Edebiyat Daima’da

Hüseyin Kılıç | Derya Kuzusu

Pazar günleri Galata Köprüsüne balığa giderim. Çok acele etmem evden çıkmak için; alarm kurmadan kalkar, rahat rahat kahvaltımı yaparım. Köprüye gittiğimde Sadık Abi’nin yanında benim de olta atabileceğim bir yer tuttuğunu bilirim. Bu bilgi bana huzur verir. Yine bilirim o hafta başına gelenleri anlatmak için beni beklediğini. Severim onunla konuşmayı. Ben “Eee” derim, o anlatır; ben “Hmmm” derim, o yine anlatır.

Sadık Abi Kasımpaşa’da bir lokantada hem garson, hem komi, hem de bulaşıkçı. Her sabah altıda uyanır anayola kadar yürür ilk otobüse biner. “Hava,” der, “horon teptirir adama o saatte.” “O saatte çıkan herkes benim hemşerimdir” der gülerek. Gülerken burnundan öyle bir ses gelir ki “Horona mı başladı yoksa bana mı bir şey dedi?” diye düşünür insan.

Rizelidir aslen ama İstanbul’dur onun şehri. Bu şehirde doğup büyümüş, Ortaköy’de öğrenmiştir yüzmeyi ve balıkları ve balık tutmayı ve şarabı. Dolapdere’de cıgarayı, Karaköy’de sevişmeyi… Sevilmeyi öğrenememiştir pek. Belki sevilirim diye kimi bulsa başlar hayatını anlatmaya. Ben severim aslında, dinlerim onu, o yüzden sever beni ama yine de bir kişi kime yetmiş ki ona yetsin. Sadık Koca işte o balıkçılardan biri: Sadık abi, ya da kısaca Sadi.

Her hafta sonu köprüdedir. Adı Sadık Koca ama ne sadık olduğunu, ne de koca olduğunu tam olarak söyleyemeyiz. Dünyanın en güzel işi balık tutmaktır der sonra güler, o işten sonra. Şu uçkuru yok mu? Habire başına bela açar Sadık Abi’nin. Bu anlatacağım da işte o belalardan birisi.

Bu sabah, yine Pazar geldi çok şükür, diyerek sallana sallana gittim köprüye. Sadık Abimin her zamanki yerinde olduğunu görünce yüzüme oturan gülümseme yanına gidince bir anda silindi. Bu sefer yüzü gözü şiş, dayak yemiş belli. Ama hiç umurunda değil görüntüsü. “Hoş geldin Nevzatçığım” dedi, “yerin hazır.”

“Keşke bir saat önce gelseydin baksana şunlara,” deyince baktım kova dolmuş neredeyse. Aklımdan “Keşke bir saat önce gelseydim.” diye geçirdim. Ben daha oltayı açmadan başladı konuşmaya. “Nasıl? Şekil olmuşum de mi?” Gözüm yarısı kapalı sol gözüne ilişti. “Geçmiş olsun ağbi, hayırdır? Yenge mi getirdi seni bu hale?” Gülerek başladı anlatmaya. 

Pavyona götürmüş bunu lokantanın müdavimlerinden biri. Daha önce de gitmişler de ilk defa böylesi gelmiş başına. Herkes kendine bir yoldaş bir dert ortağı ararmış. Müdavim de öyle, sevmezmiş tek kalmayı. Başka kimseyi bulamadığında Sadık abiyi götürürmüş ama olsunmuş. 

Bu sefer polis basmış pavyonu. Tam da masadaki bayana havuçlu içkiden söylediği sırada!  Oltanın kamışını biraz havaya kaldırıp gösterip “Bak böyle olan mal polisi görünce içime kaçtı yeminle” diyor gülerek bir yandan. 

Nerdeyse her masaya bir polis düşmüş, hepsi aynı anda kimlikleri görelim demişler. Kimi gülerek kimi kaçmaya çalışarak kimi başını öne eğerek karşılamış polisi. Bizimki önce kaçmayı düşündüyse de önce bir çevresine bakmış sonra önündeki tümseğe bakmış utanıp kıpırdamamaya karar vermiş.

Kapıdaki goriller polisleri oyalamaya çalışmış özellikle en köşedeki masadan uzak tutmaya uğraşmışlar. Bunun masasındaki konsomatris Gassaraylı Ergün gibiymiş maşallah hiç bir şey olmamış gibi bakıyormuş yirmi iki yaşındaki polis memuruna ama o köşedeki kız tir tir titriyormuş. Tam perdenin yanından kızı kaçıracaklarken Ergün öyle bi bağırmış ki “S..tirin gidin lan burdan!” diye herkes ona bakmış. Bir de masadakileri yere atıp “Siz ödüyorsunuz de mi benim kiramı or.spu çocukları” demiş üstüne. Kim gelse bunu söyleyecekmiş gibi bir havası varmış. Bunun masadaki yirmi ikilik polis afallamış ama başlarındaki komiser de ondan beter bağırmış “Sus lan s..tirtme belanı” diye. “Tutun şu kızı” demiş komiser. Goriller daha fazla gitmeden. On yedi yaşındaymış meğer gariban. Ama boyasına baksan vallaha da billaha da tallaha da en az otuz yaşında gibiymiş. 

Bizimki bir anlık dalgınlıkla yirmi ikilik polise gülünce “Ne gülüyon lan yavşak” diye kükremiş polis buna. “Yüzüğe bak utanmaz adam evli bi de” diye eklemiş. Sadık Abi bu sefer “Yaşamayak mı yauvv amirim?” diye soracak olmuş. Tütün kolonyasının üstüne konsomatris kokusu sinmiş, üstüne bir de polisi görünce heyecanlanıp üstüne devirdiği rakı eklenince esansı kendine has bir hayvan gibi kokusunu alan delikanlı polis “Leş gibi de kokuyor” demiş. Der demez de bir tane oturtmuş gözüne. Bu “Yapma amirim” dedikçe bir daha vurmuş. En son Ergün’ün eteğine sarılmış kurtar beni diye. Dayağını güzelce yedikten sonra bırakmışlar bunu. Zaten on yedilik kızın babası şikâyet ettiği için baskın olmuş. Müşterilerle işleri yokmuş. 

 “Eve gittim,” diye hikâyenin sonuna geldi, “Yengen sordu ‘N’oldu?’ diye. ‘Kavgayı ayırırken oldu’ dedim ama inanmadı.” Yine de gönlü elvermemiş yengemin “Soyun da yıkayım,” demiş buna. Yıkarken de iyice bastırmış yaralarına ama bizim Sadık Koca bir kelime laf edememiş.  

Ben tüm bunları nasıl da keyifli, nasıl da bakkala gidip ekmeğe gittiğini söyler gibi anlattığını algılamaya çalışırken birden kafama vurdu hafifçe. “Sarsana oğlum oltanı,” dedi “Ne?” dedim gayriihtiyari. “Baksana oltaya, doldu senin takım.” Bunun üzerine heyecanla sarmaya başladım. Görevimi hakkıyla yaptığıma kanaat getirince “Benim hikâyeleri çok düşünme sen, bak bana,” dedi çarpık yüzünün her bir kasıyla gülerek. “Oltan dolu mu boş mu ona bakacaksın bu dünyada. Sar sar, yavaş biraz. Heyt be! Derya kuzusu bunlar.” 

Bir ona baktım, bir kendime. Hangimiz daha bilgili, daha akıllıyız diye düşüntüm. Sonra taze tavsiyesi aklıma geldi. Oltama baktım. Tüm iğneler doluydu. Onu taklit ettiğimn çok da farkında olmadan tekrarladım. “Heyt be! Derya kuzusu bunlar!”

Edebiyat Daima
ADMINISTRATOR
PROFILE

Son Gönderiler

Yorum Yap

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

En Son Gönderiler

Popüler Yazarlar