Buket Uçar | Yangın Var!

Buket Uçar | Yangın Var!

Buket Uçar, “Yangın Var” adlı öyküsüyle Edebiyat Daima’da.
Buket Uçar | Yangın Var!

Buket Uçar | Yangın Var!

Gözlerinden yollar akıp giderken otobüsün altına, zihninde çürüttüklerini yolculuk boyunca savururdu etrafa. Bir kuşun kanadından, bir dağın yamacından, yeşilini kaybetmeyen bir daldan, topraktan yeni çıkan bir başaktan umut toplardı. Koridor tarafındaki koltuğuna yerleşti bu yolculuğunda. Bu sebeple cam kenarında yapacaklarını yanı başındaki koridora bıraktı. Masmavi gözleri yan koltuktaki yolcunun bakışlarından sıyrılıp cama yapıştı, cama çarpan bakışları yansıdı ona. İnceledi, geri almadı onları yuvalarına, soğuyan havanının kara bulutlarına astı, dışarıda bıraktı. Yanındaki yolculuk arkadaşı, bir yanındaki gözlere baktı gülümseyerek bir de dışarıda kalan bakışlara, ikisi de tepki vermedi ona. “Yer değiştirebiliriz,” dedi. Cevap vermedi, hafifçe gülümsedi. Bu teklif uzun bir sohbete gebe olabilirdi, bunu göze alamadı. Gülümsemesini derinleştirdi “İyi yolculuklar,” diledi. Otobüsün hareket etmesiyle koltuğunu arkaya ittirdi cam kenarındaki kadın, yanındaki beden ile camdan dışarı taşan ruhun arasından çekildi. Gözlerini de kapattı, onları baş başa bıraktı anlayışlı bir sevgiyle.

Gözlerinin maviliklerinde, kararmış kışın arasından, baharı topluyordu. Baharı topluyordu gönlünde kızı için, uzaktan gelenin eli de boş olmazdı gönlü de. Dağlardan, ovalardan çıkıp gelen birbirine ulanan yolları hiçbir şey düşünmeden göz ucuyla izledi. Günün akşama kavuşmasıyla kutlama yapıyordu ışıklar, bakışları o tarafa düşenlere göz kırpıyordu yol kenarından. Küçük pencerelerden yayılan düşük volt çaba, kararan havayı aydınlatamasa da oradan süzülen ışık, açılıyordu umuda.

Evlerin bacasından çıkan yoğun dumanlar gökyüzünde bir yerlerde birleşiyor, bir sohbet baloncuğunu andırıyordu geçmişin kırıntılarında. Zihninde şimdi bir saklambaç oyunu başlamıştı, anlamsız tekerlemelerin arkasında. Bacalardan tütenlerin içinde sobelenecek anılar barınıyor, o arayıp bulamadan oyun sona eriyordu. Gözlerini aldı camdan, aklını bıraktı oraya, büyük bir merakla. Başını dayadı koltuğa, daha önünde epey yol vardı. Heyecanlanmıştı, küçücük bir kız gibi yine şımaracaktı onu görünce içindeki sızı. İşte yine aynı şey oldu, küçük bir kız deyince bir görüntü geldi gözünün önüne, aynı hızla da kayboldu. Giderken gözünde kızını, burnunda yanık kokusunu bıraktı. Önce burnunda tüttü kızı sonra yol kenarındaki evlerin bacasındaki iste, iç geçirilmiş bir özlemle.

Mevsim sonbahar ama kışa giriş yapmıştı İstanbul yavaştan. Evin başköşesine kurulmuştu yine soba, evde iki küçük çocuk olunca. Gelin gelmişti bu şehre birkaç yıl önce. Adı gelin işte, biraz çocuk, biraz eş ama en çok da anne. Yalnızlığını yüklemişti iki çocuğunun sırtına, her şeyi onlar olmuştu hayatta. Koca, gece gündüz çalışıyor, hısım akraba uzakta. Bir günde büyüdü, o gün baba evinden çıktığı gündü. İçinde bir çocuk vardı çocukluğundan taşıdığı. Büyütmedi onu, büyüsün istemiyordu. Sakladı onu yüreğinin büyük bir sırrı olarak, onunla hayattan arta kalan zamanlarda oynadı. İki kızına paylaştırmıştı aslında çocukluğunu ama elinde ona yetecek kadar vardı. Küçük kız bir türlü uyumak istemiyordu. “Hadi uyu!” diyordu sessizce. Ayağında salladığı bebek, uyku ile arası hiç de iyi değildi zaten, uyanmasın diye. Kıpırdayıp duruyordu kız. Anne, gözlerini yakaladıkça kocaman bakıyor, gözlerinden kızın gözlerine oklar atıyordu. Çocuk anlamıyordu bu bakışları, katılıyor güle güle. Anne de gülüyor onunla, neşeyle.

Uyuduğuna emin olduğu bebeği divanın üstüne yatırdı dikkatle. Bir hışımla kucağına aldı büyük ama yaşı küçük kızını, öptü önce, sonra battaniyenin arasına sıkıca sardı. “Uyu çabuk! Ben çamaşır yıkayacağım. Sobaya da yaklaşma sakın!” dedi yine sessizce. İlgi istiyordu, biliyordu bunu ama yapılması gerekenler onu bekliyordu. Çocukluğunu tıkıştırdı büyümüş bedenine, banyoya gitti isteksizce.

Kıpırdamadı kız, pencereye dönük kafasını battaniyeye gömdü, gözlerini dışarıda bıraktı. Bulutlara baktı, kara karalardı. Beyaz bulut seviyordu o, mavi gökyüzünde. Her bulut parçasını bir şekle benzetti, oynadı onlarla. Bir parçacık beyaz bulutu yakaladı kara bakışları, pamuk şekeri yaptı onu avuçladı. Yumruğuyla ağzından akan suyu sildi, kalanını yaladı dudağından, şeker tadı vardı dudağında, kıkırdadı. Kulaklarını arkasına dikti, gözlerinin ikisini birden sol yana çevirdi. Galiba annesi gitmişti. Tülü açtı, hava iyice kararmıştı. Camdan evin içi görünüyordu yansımada. Gelirse annesi hemen yatardı yatağına. Koluna taktığı küçük camekân ile poğaçacının yokuştan aşağı indiğini gördü uzaktan. Her gün yolunu beklerdi, çabucak tanırdı onu kambur sırtının üstünde duran başındaki beyaz şapkasından. Sol elinin işaret parmağını minicik burnuna sıkı sıkı yapıştırdı, ondan gelecek sesin kardeşini uyandıracağını sandı. Birden yumuşacık poğaçanın tadını hissetti damağında. “Dur orada dur, sakın gitme!” dedi, küçücük avucunu cama dayayarak.  Babasının sabah çıkarken öpücük karşılığı verdiği demir iki buçuk lirayı aradı gözleri. Her gün tekrarlayan bu alışveriş, baba ile kızı arasında güne başlamanın besmelesiydi. Çelik masaya kondurulmuş siyah beyaz televizyonun üzerinde parladı para ama almasının imkânı yoktu. Geri oturdu yerine. Yan gözle uyuyan bebeğe baktı, bakışlarını tekrardan dışarı kaydırdı. Çuvalındaki malzemeleri karşı evin kapısının önüne yayan kalaycıyı gördü, yanında birkaç kadın vardı. Atladı yere, divanın altındaki tepsinin içindeki birkaç parça bakır kabı ortaya çıkardı. Parmaklarının ucuna basa basa banyo kapısından kafasını uzattı. Annesinin “ş” seslerini dinledi kıkırdayarak. Kazanın içindeki suda yüzüyordu “ş” ler, başka harfler de çıkıyordu annesinin ağzından ama onları gücüyle boğuyordu kazanda. Ayrıldı oradan, kulaklarında su sesi kaldı.

Ne yapsa da uyku yoktu gözlerinde. Küçücük bedenine yüktü bu uykusuzluk. Balkonun önündeki kocaman ağacın çıplak dallarını araladı gözleriyle, oradan bir yer açtı kendisine, kısık bakışlarıyla görüntüyü netleştirip kalaycıyı izlemeye başladı. Pencerenin orta yerinde bir ışık, sarı… Sokak lambaları yandı sandı önce ya da kalaycının elindeki ateşin yansıması. Işık yavaş yavaş etrafında dağılmaya, camda daha fazla yer kaplamaya başladı. Uyumadığı, daha doğrusu uyuyamadığı zamanlarda kendisine anlatılan bütün korkunç masalları hatırladı. Orada anlatılan hiç bir kahramanın özelliği değildi bu. Arkasına bakmaya korktu. Girdi battaniyenin içine kafasını iyice gömdü bedenine. Evin içinde sesler, hareketler artıyordu. Ani bir kararla kaçma kararı aldı, battaniyeyi üzerinden attı. Sobanın baca deliğinin altındaki bölmeden fışkırıyordu alevler, yangının adresi televizyonun tam arkası. Düşünmeden bağırmaya başladı ama sesini duyuramadı. “Anne ev yanıyor, anne!” Annesi hala çamaşırlara  “Eşhedü ella…” sesiyle fısıldıyordu. Tamamı çok uzun geliyor, bu kadarı çamaşırın Müslüman çamaşırı olduğunu anlamasına kâfi gelir düşüncesiyle yarıda kesiyordu kelime-i şahadeti. Kardeşini kundağından tutup çekmeye başladı. Divanın ucuna gelince kucaklayıp kaçacaktı.  Planının orta yerinde caydı bu fikirden, koştu banyo kapısına. Annesi aynı ritmik hareketlerle çamaşırları bir batırıyordu kazana, bir kazandan çıkarıyordu. Kızın çığlıkları, Müslüman çamaşırının “ş” seslerine karıştı, annesine ulaşamadı. “Eşşşhedü ella…”

Alevler büyümüş, gelmişti odanın kapısına. Sokak kapısına gitti küçük ayaklarının büyük adımları ile açtı kapıyı zıplaya zıplaya. Yağmur başlamıştı. Yağmurun sesi sesini merdivenlere, merdivenlerden demir kapıya, kapıdan sokağa ulaştırabilir mi acaba?  

“Yangın var!”

Bu ses beş yaşında… Yağmur, gök gürültüsü yaşıt dünyayla… Arkasında tıngırdayan kazandaki sulara, önünde gökyüzünden boşalan yağmura gözyaşları karıştı.

“Yangın var! Yangın var!”

Evin bir tarafı ateş, çok tarafı su, ererler mi vuslata? “Yangın var! Yangın var!”

 “Hanımefendi, hanımefendi!”

“Eşhedüella…”

Gözlerini araladı, sırtında hafiften gezinen bir el vardı, burnunda yanık kokusu, yüreğinde korku… “Rüya gördünüz galiba. İyi misiniz?” diye sordu, cam kenarındaki kadın. “İyiyim” diyebildi, harflerin her birinde yıllanmış “ş” sesi yankılandı.

 Otobüs terminale girmişti. Kızını görünce kalbi kuş oldu, çırptı camın ardından ona kanatlarını. Nefesi tam olarak yudumlayamadı ciğerlerine, bedeni ıpıslaktı. Kendisini dışarı attı. Hasretiyle yaktığı günlerin küllerini döktü yere. Gönlünün sol yanını kucakladı, kapının ağzında bekleyen kızını diğer koluna aldı. Dışarıda yoğun bir is vardı bir de karanlık gökyüzünden onlara sarılan yağmur.

Edebiyat Daima
ADMINISTRATOR
PROFILE

Son Gönderiler

Yorum Yap

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

En Son Gönderiler

Popüler Yazarlar