Instagram İçerikleri

  • Editörümüz İsmail Kılınç'ın Balta Dergi ekibiyle yaptığı söyleşiyi okumak için tıklayınız.

    Ahmet Menteş'in "KARANLIĞA TAPANLAR" adlı şiirini okumak için tıklayınız.

    Nisa Eser'in "PAYİDAR ÖMÜR" adlı öyküsünü okumak için tıklayınız.

    Serap Yalçın Pamuk'un Yuva, Radikal Şıkların Sayımı ve Gösteri Toplumu adlı kitapları incelediği yazısını okumak için tıklayınız.

    Deniz Kara Kavalcı'nın Mark Twain'in İnsan Nedir? adlı kitabını incelediği yazısını okumak için tıklayınız.

    Lale Şeyda Gülsoy'un Tarkovsky'nın The Stalker filmine dair yazdığı "YOLCU YOLUNDA GEREK" adlı yazısı için tıklayınız.

    Birgül Yangın Aslanoğlu'nun "HALK KÜLTÜRÜNÜN TÜRK SİNEMASINA YANSIMASI" adlı yazısını okumak için tıklayınız.

    Segâh Gümüş'ün Black Swan (SİYAH KUĞU) filmini psikolojik açıdan incelediği sinema yazısını okumak için tıklayınız.

    ***

    Haydar Ergülen "UYKULAR GAZELİ" adlı şiiriyle Edebiyat Daima'da. Şiire ulaşmak çin tıklayınız. 

    Muhammet Erdevir "SON GÜL İÇİN PRELÜT" adlı öyküsüyle Edebiyat Daima'da. Öyküye ulaşmak için tıklayınız.

    Derya Gündoğdu "ÇOCUK KALBİNDEN DÜNYAYA - BEYAZ GEMİ" adlı yazısıyla Edebiyat Daima'da. Yazıya ulaşmak için tıklayınız.

    Zübeyde Güllüce "RUH ADAM” ROMANI ÜZERİNE “AYKIRI” BİR DENEME adlı yazısıyla Edebiyat Daima'da. Yazıya ulaşmak için tıklayınız.

    Merve Yıldız "GECENİN TILSIMI" adlı yazısıyla Edebiyat Daima'da. Yazıya ulaşmak için tıklayınız.

    Seval Karakoyun "GECE RAHMİNDE CENİN" adlı şiiriyle Edebiyat Daima'da. Şiire ulaşmak için tıklayınız.

    Aslı Hilal Menteş "SÖYLEMEK MÜMKÜN" adlı yazısıyla Edebiyat Daima'da. Yazıya ulaşmak için tıklayınız.

    Saniye Kısakürek "SORGU (II)" adlı şiiriyle Edebiyat Daima'da. Şiire ulaşmak için tıklayınız.

    Damla Nur Akkirpi, "ÖLÜMÜ DÜŞLEŞTİRMEK YAHUT DÜŞÜ ÖLÜMSÜZLEŞTİRMEK" adlı yazısıyla Edebiyat Daima'da. Yazıya ulaşmak için tıklayınız.

    Ersin Kartal" EYYAMIBAHUR" adlı şiiriyle Edebiyat Daima'da. Şiire ulaşmak için tıklayınız.

    Zeynep Yolcu, Süleyman İleri ile "KIRMIZI MÜREKKEP" üzerine bir söyleşi gerçekleştirdi. Yazıya ulaşmak için tıklayınız.

    Mustafa Ersin Taşdemir "GÜN BOZUMU" adlı şiiriyle Edebiyat Daima'da. Şiire ulaşmak için tıklayınız.

    Işık Sungurlar "KAR HELVASI, SOĞUK VE TATLI MANASINDA DİDEM MADAK" adlı incelemesiyle Edebiyat Daima'da. Yazıya ulaşmak için tıklayınız.

    Hatice Tarkan Doğanay, "BENZEŞMEK" adlı şiiriyle Edebiyat Daima'da. Şiire ulaşmak için tıklayınız.

    Emel Koşar "TURGUT UYAR'IN İLK ŞİİR DURAĞI" adlı incelemesiyle Edebiyat Daima'da. Yazıya ulaşmak için tıklayınız.

    Damla Nur Akkirpi "TİLKİ ÖPÜŞMESİ" adlı şiiriyle Edebiyat Daima'da. Şiire ulaşmak için tıklayınız.

    Ersin Kartal'ın, Eray Sarıçam ile şiir ve edebiyat üzerine gerçekleştirdiği söyleşi Edebiyat Daima'da. Yazıya ulaşmak için tıklayınız.

    Birgül Yangın Aslanoğlu, "HALK KÜLTÜRÜNÜN TÜRK SİNEMASINA YANSIMASI" adl

     

    Devamı [...]

Derdimiz Ne?

  • “EDEBİYAT DAİMA” ÜÇÜNCÜ YILINI SELAMLARKEN

    Muhammet Erdevir

    Bir derginin, internet sitesinin hatta fanzinin var olma sebebi nedir? Şüphesiz en başta sesini kalabalıklara duyurma ihtiyacı yatar bunun altında. Ayrıca bir yayın yapıyor olmak, amatörce de olsa, yayıncılık alanında bir deneyim katar.  Sizi yeni kitlelere ulaştırır, edebiyatçı ve okura bir pencere daha açar. Zor olan başlangıçta ortaya koyduğunuz ilkeleri koruyabilmek, çizginizi koruyarak daha ileri taşıyabilmektir. İki yıllık bir deneyim böylesi bir soruya yanıt vermek için kısa bir süre ancak çizgimizden taviz vermediğimiz hissi baskın bende. Bu yüzden Edebiyat Daima ekibi adına içim rahat. Fakat gelecek ne gösterecek, işte bütün mesele bu.

    Ekim 2018’de yayına başladığımızda birkaç kişiyle yola çıkmıştık. Amacımız basılı ve dijital dergilerden farklı olarak edebiyatçı ve okura daha geniş katılımlı bir platform sunmaktı. Geldiğimiz noktada, henüz hedeflerimizin uzağında olsak da bunu başardığımızı söyleyebiliriz. Artık her hafta on yazı ve şiiri yayına alıyor ve site içeriğini her cumartesi güncelliyoruz. Ayda kırk esere ulaşıyoruz ki bu konuda birçok basılı dergiden hem nitelik hem de nicelik bakımından iyi durumdayız. İki yılda 400 esere ulaştık, onlarca yazar ve şairi okurla buluşturduk. Kitap tanıtım yazıları, denemeler, söyleşiler, öykü ve şiirlerle okura dopdolu bir içerik sunduk; sunmaya da devam edeceğiz.

    İlk günden beri editörlü bir yayın politikası sürdürmeye dikkat ettik. Okunmadan, incelenmeden yazı ve şiirleri yayına almıyoruz. Gelen yazıları aynı gün yayına alsak okur ve edebiyatçı nezdinde kredimiz yükselecek belki ama nitelikten uzaklaşmadan çizgimizi korumanın yolu sabırla çalışmaktan geçiyor. Şiir ve düzyazı olmak üzere iki yarı editör grubumuz var ve arkadaşlarımız eser toplama ve incelemede fedakârca çaba sarf ediyor. Bu çabamız ilerleyen yıllarda da sürecektir. Aksi halde yola çıkma amacımızdan sapmış oluruz.

    Salgın sürecinde yerelde yaptığımız okuma programlarını dijital ortama taşıdık. Edebiyat Daima’nın okur atölyesi olan Daima Okur, yirmi beş kişilik bir ekiple her cumartesi birbirinden değerli metinleri inceliyor ve tartışıyor. Edebiyat Daima adına yaptığımız en güzel işlerden birinin bu olduğuna inanıyorum. Sosyal medyada paylaşmadığımız halde YouTube’a yüklenen program kayıtlarının ilgiyle izleniyor olması yaptığımız programların ilgi gördüğünün en büyük kanıtı. Daima Okur programı kasım ayından itibaren yoluna Daima Okur Daima Kitap adıyla devam edecek ve altı aylık bir süreçte on iki kitabı konuk edecek.

    Sosyal medya hesaplarımızı tüm kanallarda aktif olarak kullanıyoruz. Özellikle Instagram’da oldukça ilgili bir takipçi kitlemiz var. Bu yıl başladığımız Instagram canlı yayınlarımız ile edebiyatçılarla okurlar arasında köprü oluşturmak için yeni bir kanal açmış olduk. Instagram canlı yayınlarımız da bundan sonra düzenli olarak devam edecek ve ilgi çekici konuları konuşup tartışmaya devam edeceğiz. Yaklaşık 12 bin takipçiye ulaştığımız bu platformu, sanatın ve edebiyatın güzelliklerini yaymada etkin bir araç olarak kullanmaya devam etmek istiyoruz.

    Okurlara ve yazarlarımıza özellikle teşekkür etmek istiyorum. Çok az takipçiyle yola çıktığımız şartlarda bile bize inanarak eserlerini veren yazar ve şairlere ekip arkadaşlarım adına müteşekkirim. Yazısını ya da şiirini bize emanet eden edebiyatçılar olmasa Edebiyat Daima’nın kişisel bir blogdan farkı olmazdı. Bugün aylık 12-15 bin tıklama bandına oturmuşsak bu, en çok da onların sayesinde gerçekleşti. Dilerim yolculuğumuz devam eder.

    Editörlerimiz: Zübeyde Güllüce, İsmail Kılınç, Hatice Yıldırım, Saniye Kısakürek, Ercan Sağlam, Ersin Kartal ve Emine Gündüz Menteş.

     

    Devamı [...]

Şiir

  • TOPRAKTAN ÖTE
    Emine Gündüz Menteş

    İki dünyadan emdim sütü
    İki tazeliğin apaçık kokusunu işittim
    Yaşamak dediğin cehennemde beyazlık
    İki göğüste yer bulup sığınmak kötülükten
    Eninde sonunda ayrılacak dudağım
    Senin ucu koyu cennetinden

    Dünyaya sığdıramadıkları kutsal rahmim eridi
    Erittiler yılgın çağda varlık sürüsü
    Topraktan öte cennet yok
    Ben dişlerine emek bilemiş yılgın kadın
    Tüm çıplak bedenlerde görmüş ateşi
    Yıkanmış gözlerin şeytanla mücadelesini
    Yanan dudakların şehvetle bakışını...

    Tüm cellâtlar hain ilan edildi
    Ölüm unutur acıyı, ateş unutur
    Toprak unutmaz dediler, cellâtlar inandı
    Zindanlarda doğan çocuklar için ölüm yasaklandı
    Düşünceleri çürüttü doğmak denen yanılgıyı…

    İçimde neye vardımsa
    Ben yoktum orada
    Kadınlığımda gördüğüm kırmızı dişi kuyuda
    Kaç sen boğuldu geceleri, saymadım

    İçimde bir şey var, azalarak artmakta
    Sevgi arzulayarak çürümeyi gerektirir
    Ben unutmadım kadınlığımı
    Dünya unuttu ama…

     

     

     

     

     

     

    Devamı [...]

Öykü

  • YÜZSÜZ YÜZ
    Nuri Tarkan

    “İnsanın sevilebilmesi için yüzünü saklaması gerekir. Yüzünü birazcık gösterdi mi sevgi yok olur.” DOSTOYEVSKİ (Karamazov Kardeşler)

    “Başkasından saygı görmek istersen, önce ve en önemlisi kendi kendine saygı duymalısın; ancak bu şekilde kendini saydırabilirsin.” DOSTOYEVSKİ (Ezilenler)

    Alnından yastığa doğru yavaşça ter damlası süzülüyordu. Yatak odasının penceresinden yüzüne yoğun bir güneş ışığı geliyordu. Uykudan tam uyanamamıştı, ama güneşin ışıkları tüm gücüyle rahatsız ediyordu. Uykuda mı uyanık mı tam kestiremediği bir an. Çok fazla terlemiş. Hem uyuyor hem de vücudunun büyük bir kısmının terden ıslandığını fark ediyor ve rahatsızlık hissediyordu. Sabahın cıvıltısı ve canlılığı bütün gücüyle onu uyandırmaya çalışırken, o olanca gayretiyle uykuya devam etmeye çalışıyordu. Henüz çok erken olmalı. Vücudu ve kasları uyumaya çalışıyor. Dışarıdan gelen uyarıcılara beyninin verdiği tepki yüzünden kendini vücuduna teslim edip uykuya devam edemiyordu. Yavaş yavaş bulunduğu durumu idrak etmeye başladı. Yatak odasındaydı. Sabahın bilinmez bir saatinde. Uyumak istiyor. Güneş ve sıcak onu zorla uyandırıyor. Artık yeri de, zamanı da, koşulları da algılayabilecek kadar uyandı. Altını ıslattığını fark eden ama yataktan kalkmak istemeyen bir çocuk gibi, sanki tekrar uyuyabilse bu rahatsız edici durumdan kurtulacaktı. Gözüne gelen güneşten kurtulmak için kafasını diğer tarafa çeviriyor. Kafasını çevirmek için yastıktan kaldırıp tekrar koyduğunda yastığın ne kadar da fazla ıslandığını fark ediyor. Bütün ısrarına rağmen uyuyamadı. Artık kalkmalı. “Doğanın şartlarına daha fazla direnemeyeceğim. Ölmemişim! Kalkayım.”

    Yavaşça doğrulup yataktan ayaklarını sallandırıp oturdu. Tişörtü ıslak, saçlarının içi terlemiş, yüzü nemli. Kaşından bir ter damlası süzülüyor, kenarından gözünün içine giriyor. Terin yaktığı gözünü tişörtü ile silmek istese de terden ıslanmış olduğu için gözü daha çok yanıyor. Çaresizce, gözünü kapatıp bekliyor. Yüzünü yere doğru eğdi, bekledi, gözünü birkaç kez kırpıştırdı. Yanma hissi azalmaya başlamıştı. Kendini çok bunalmış hissediyor. Bir süre ne yapacağını bilmeden öylece yatakta oturdu. Gözü komodinin yanındaki masketöre ilişti. Sabahın verdiği uyuşuklukla homurdanarak: “Bu masketörleri hiç sevmem. Evin her yeri bunlardan…” yatak odasında, salonda, çıkışta ve evin muhtelif yerlerinde irili ufaklı vardı bunlardan. Bugün işinin olmadığının aklına gelmesi sıkıntısını biraz azalttı. Ayağa kalktı, ıslak tişörtü çıkarıp, terli yüzünü ve saçlarını silip yere attı.  Yenisini giydi. İçeri doğru yürüdü. Hala uyku sersemliğinin verdiği gevşeklikle, “Maskesiz, kahvaltı, güzel.” Diye geveledi.

    Salonun önünden geçerken kapısında durdu ve ne yapacağını bilmez bir şekilde içeri doğru baktı. Salon bu evde yaşayan insanın mutsuz bir insan olduğunu gösteren açık emareler barındırıyordu. Dağınıklığıyla, etraftaki boş şişelerle, hiçbirine başlanmamış kitaplarla, bacağı kırılmış bir sehpayla, tek camı kırılmış gözlükle, hiç temizlik yapma gereksinimi duyulmadığından yerlerde öbekleşmiş toz ve saç kalıntılarıyla içinde yaşayanın mutsuzluğunun veya umutsuzluğunun salonun her köşesine sirayet etmiş olduğu anlaşılıyordu. Yerde duran telefonuna bir mesaj geldi. Hışımla eline alıp mesaja bakmadan telefonu tamamen kapattı. Anlaşılmaz bir sesle söylendi “henüz maskemi takmadım dolayısıyla mesaj attığınız kişi değilim henüz.” Maske takmak zorunda oluşunu hatırlaması içindeki öfkeyi tazeledi.  “Ama neyse ki bugün tatil, gideyim önce bir şeyler tıkınayım.”

    Salondan çıkarken ayağı kenarda duran masketöre takıldı. Masketör yere devrildi. Gülen maske, ağlayan maske, düğündemutluveisteklioynama maskesi, yanındangeçengüzelkızayakışıklıgörünme maskesi ve arkadaşınınaldığıpahalıarabayaeveveyaherhangibirşeyeseviniyormuşgibigörünme maskesi salonun içine televizyonun önüne doğru savrulurken, cenazedeüzgüngörünme maskesi, toplumunyüzdedoksanınıninanıyormuşgibigöründüğüinancainanıyormuşgibigörünme maskesi, hüzünlü maske, ilkbuluşmagünükendiniilginçleştirme maskesi ve çokyıllıkilişkidesadıkbirpartnerolma maskesi de salonun kapısından koridora doğru fırladı. Yeni uyanmıştı, maskesizdi ve rahat denebilecek bir havadaydı. Maskelerin etrafa saçılması bugününün de kötü geçeceğine dair bir düşünce oluşturdu kafasında. Toplamak istemiyordu, elini bile sürmek istemiyordu. Sabahın bu saatinde gereksiz yere kirlenmek istemiyordu. Yine de bu maskelerin hayatının bir parçasında da olsa var olduğu gerçeği onu yere çökmeye zorladı. İstemsizce olduğu yere bağdaş kurdu ve başını ellerinin arasına alarak kalakaldı. Gözü ilkbuluşmagünükendiniilginçleştirme maskesine takıldı. Uzun soluklu bir ilişkisi geçen aylarda bitmişti. İlk buluşmalarını hatırladı, ne aptalca şeyler konuşmuştu. Kızda da aynı maskeden vardı. Ama şimdi uzaktan bakınca kızın saçmalamalarından ziyade kendi zırvalamalarını daha aptalca buluyordu. “Acaba kız da şimdi geriye dönüp baktığında kendini mi yoksa beni mi aptal buluyordu? Kesin o da beni daha aptal buluyordur. Belki de ilişkiyi bu kadar uzun sürdürmemizi sağlayan ortak noktamız da buydu; ikimizin de beni aptal buluyor olması.” Maske takmayı sevmiyordu, ama zorundaydı. Sürekli, maskeli hallerinde yaptığı şeyleri irdeleyip duruyordu. Maskelerden şikâyeti olmayan ezici çoğunluk ise onun gibi kendisine yüklenen insanları görünce hiç fırsatı kaçırmayıp, kendilerini aklarcasına eleştiri maskelerini takıp olanca güçleriyle saldırıyorlardı. Bu ezici çoğunluğa göre maske takmamak en iyi tabiriyle sosyal uyumsuzluktu, ucubelikti. Biraz direnip meramını anlatmaya çalışınca ise işler çirkinleşiyor, ucubelik anarşistliğe, ahlak yozlaştırıcılığına, hainliğe, din ve millet düşmanlığına, toplumsal ayrıştırıcılığa varıyordu. Bu maske sevmezlerin maruz kaldıkları en büyük kötülük ise bir kez daha deneyimlenemeyen, tek sıkımlık olan hayatta(yaşantıda) ya maske takarak kalabalığın içinde yalnız kalmak ya da maske takmayarak gerçekten yalnız kalmaktı.

    Salonun ortasına oturup kalmıştı elleriyle yüzünü yokladı. Dokunduğu şey gerçekti. Gerçek kendisiydi. Yüzsüzdü ama kendisiydi. “Yüzsüz” dedi, “ben Yüzsüz’üm…”

    Yere dağılan maskeler sadece birkaçıydı. Daha çok vardı. Artık yeni yapılan evlerde maske odaları, dolapları, vestiyerleri, opsiyonel değil plandan tasarlanıp yapılıyordu. Biraz eski evlerde ise bu maskeler için değişik çözümler üretiliyor, bizim Yüzsüz’ümüzün de yaptığı gibi maskeleri asabileceğin bir sürü kolları olan masketörler kullanılıyordu. Genelde insanlar bu maskeleri görünmeyecek şekilde saklayabilecekleri bir düzenek oluşturuyordu. Birbirlerine misafirliklere gittiklerinde de ev sahibi misafirperverlik maskesini misafir ise bulduğunuyer maskesini takıyor ve ev ziyaretleri bu şekilde gerçekleştiriliyordu. Yüzsüz ise kimseye gitmez kimseyi de kabul etmezdi genelde. Kötü anıları vardı kendince. Bir keresinde bir misafirlikte, arkadaşının eşi o kadar iğrenç yemekler yapmıştı ki, ağzında çiğnemekte zorlandığı lokmayla ve ablak bir ifadeyle, yemeklerçokgüzelolmuşelinesağlık maskesini az daha yüzünden düşürecekti. Son anda odaya giren çocuk dikkatleri kendisine çekerek Yüzsüz’e, ağzındaki lokmayı peçeteye çıkartarak maskesini toparlama fırsatı tanımıştı. Sonuçta misafirlikte en temel maske bulduğunuyer maskesidir, bunu herkes bilir ve buna kimsenin itirazı olamaz. İtirazı olan da haindir, bölücüdür.

    Uyum sağlamakta büyük zorluklar yaşıyor ve bazen hangi zamanda hangi maskeyi kullanması gerektiğini de karıştırabiliyordu. Bir keresinde de bir kız arkadaşı Yüzsüz’ün evine misafirliğe gelmişti. Bütün maskeleri ortadan kaldırdığını zannederken, kahve içmek için koltuğa oturduklarında mastürbasyon maskesi yastığın arkasından fırlayıvermişti. Kız da sanki kendisinde kendinidahagüzelveseksigösterme maskesi takmamış gibi Yüzsüz’le dalga geçmişti. Aslında o sırada da Yüzsüz’de özgüveniyüksekneyaptığınıbilenkuulgenç maskesi vardı. Esasen mastürbasyon gibi seks gibi cinsellikten utanmadığını gösteren tabularıolmayanentelektüel maskesi de vardı ama nereden bilecekti ki hazırlıksız bir şekilde yakalanacağını. Kız dalga geçince, yüzündeki maskeyle bu durumu ve maskesini toparlamakta zorlanmıştı. Keşke yastığın arkasında kitapkurdu maskesi fırlasaydı. O zaman sadece maskesini saklamayı becerememesinden utanırdı biraz. Kaşla göz arası içeri gidip yüzüne karşısındakiniezereküstünlüksağlama maskesini takmıştı da durumunu ancak toparlayabilmişti. Bu maske pek yüzüne oturmuyordu ama o günü kurtarmaya yetti denebilirdi. Yüzsüz, yaşadığı bu tip zorluklardan ötürü artık gerek kalmadıkça kimseye gitmiyor kimseyi de kabul etmiyordu. Hayatını minimum insan ilişkileriyle yürütmeye çalışıyordu. Gitgide yalnızlaşıyor ve dengesizleşiyordu.

    Salonun ortasında, başı ellerinin arasında, yerde oturan Yüzsüz’ün, bu ve benzeri düşünceler zihninde heyulalar halinde dolaşıyordu. “Herkes biliyor, ama hiç kimse konuşmuyor, dillendirmiyor. Bütün bir toplumun bu kadar sıkı sıkıya el ele olması ve ortak bir noktada ağız birliği yapabiliyor olması ne muhteşem, ne dokunaklı,  ne göz kamaştırıcı, ne acınası, ne hüzünlü, ne adil, ne acımasız, ne kör, ne naçar, ne riyakar, evet evet en doğrusu bu galiba ne riyakar bir durum.” Diyerek kafasını kaldırdı. Canı çok sıkılmıştı. Güzel bir maskesiz gün geçirecekti. Bir türlü kendisini maskelerden sıyırıp gerçek kendisiyle baş başa kalamıyordu. İşte tam zamanıydı. Maske takıp dışarı çıkması gerekmiyordu. Sadece kendisiyle kendisi gibi var olabilirdi. Yoğun çalışma temposunda elde edebildiği nadir fırsatlardan bir andı şuan. Heyulalarını defedip kararlı bir şekilde ve bir hınçla ayağa kalktı. Bu güzel günü saçma sapan düşüncelerle mahvetmeyecekti. Salondan çıktı. Az önce yere savrulan maskelerden görüş açısında olamayan bir maskesi gözüne ilişti ve büyük bir tiksinti ve öfkeyle sert bir tekme savurdu. Havada savrulan maske mutfağın girişindeki diğer masketöre çarptı. O da mutfağa doğru devrildi ve üzerindeki bütün maskeler mutfağa doğru dağıldı. Hınçla tekme savurduğu bu maske idariamirlerineiyigörünme maskesiydi. Bu maske şuan çalıştığı işe girerken ki mülakatta kullandığı,  prezantablgayretlitambuişiçinyaratılmışgelecektekendisinişirketteyöneticikonumundagörenverilenbütüngörevlerimesailerisorgusuzyapanpatronununçıkarıonunçıkarıolandoğmanınveoluşturduğubütünkişiliğinintamdabuişiçinuygunolduğunuhararetlisözcüklerlesöyleme maskeydi. İşi aldıktan sonra da maskenin ismi değişip amirlerineiyigörünme maskesi olmuştu. O gün maskeye çok iyi uyum sağlamıştı. Çünkü hayatta var olabilmesi, varlığını iğrenç olarak algılasa da sürdürmesi gerektiğini düşünmesi, içsel motivasyonu, canlılığı, canlılık motivasyonu Yüzsüz’ü o gün en iyi kabiliyle teşvik etmişti ve tam anlamıyla maskenin hakkını vermişti. Bu maskeden çok iğreniyordu. Çünkü bütün hayatını bu maskenin yalan getirisi üzerine kurmak zorunda kalmıştı. Gerçekte olmadığı bir kişi gibi davranmıştı, mecburdu. Yoksa şirket umurunda bile değildi hatta batsındı. Genleri ve doğası gereği yaşamaya bir şekilde devam etmeliydi. Yalan bir karakterle almıştı bu işi ama bu maske, sıkıcı da olsa bir hayat inşa etmesine de vesile olmuştu Bu maskeye o zaman bu derece uyum sağlayamasaydı şuan nerelerde ne yapıyor olurdu bilemiyoruz. Bu iş sayesinde elde ettiklerine rağmen bu maske sanki bütün bir hayatının boş olduğu algısının altını çiziyor ve sürekli bir huzursuzluk oluşturuyordu.

    Bir maketörün devrildiğini daha görmek Yüzsüz’ü kendinden geçirdi. Mutfağa doğru koştu ve olan gücüyle bir de masketöre tekme attı. Havalanan maketör mutfak tezgahının üzerinde duran boş şişelerden ve bardaklardan birkaçını yere düşürdü. Düşen camlar bir bir yere düşüp kırılırken onlara bakakaldı. Bütün şangırtı bittiğinde etrafına bakındı. Bardağı taşmak üzereydi. En dibi gören insanlarda mecburi görülen gailesiz bir ifade oturdu yüzüne. Kendi farkındalığıyla ne kadar güzel umutlarla başlasa da sabaha, buhranlı uyanışı yılların biriktirdiği bir şeyler söylüyordu kulağına. Ne dediği anlaşılmıyor ama bir türlü umduğu huzuru bulamıyordu. Yüzsüz son zamanlarda böyle günler yaşar olmuştu. Gitgide kendisini toparlaması zorlaşıyordu, bugün ise başlı başına yıkık dökük başlamıştı.

    “Ben de mi gitsem acaba” dedi. “Uzaklara, uzaklarda yok olmaya.” Kimi Yüzsüz’ler vardı, cesur Yüzsüz’ler. Yalnız yaşamamak adına ülkelerini, şehirlerini, doğup büyüdükleri memleketlerini, ‘memleketim’ diyemedikleri için terk edip,  yüzsüzlüklerine saygı duyacak olan kimi coğrafyalara kaçarlardı. Oralarda birikip kendi komün hayatlarını kurarlardı. Bir nebze rahat yaşarlardı belki ama, içlerinde hep terk etmek zorunda kalmanın öfkesi ve hüznü kalırdı. Hep biraz eksik ve yarım yaşamanın verdiği hüzün ve öfke. Bizim Yüzsüz ise başka bir ülkenin, şehrin yeni ve sağlıklı bir kişilik sağlayacağına inanmadığı için terk edip gitmeyi hiç düşünmemişti. Terk edip gitmenin, kendini öldürmenin başka bir versiyonu olduğunu, başka bir dilde, başka bir kültürde atılan kahkahaların bile yabancı kalacağını düşünürdü.

    “Maskeli huzurum zaten yok. Maskesiz de artık yok. Neden ölmüyorum.” dedi yanı başında duran terlikleri giyerken. Kırılan camların ayağını kesmesini istemezdi. “Yaşantımın hiçbir alanında ve zamanında mutlu olamıyorsam neden ölemiyorum? Anlamını bilmediğim, anlam arayışının bile boş olduğunu düşündüğüm bu hayatı neden ısrarla yaşayıp duruyorum?” Yere dağılan maskelerin ve kırık camların üzerine basarken tekrar kırılma çıtırtıları çıkıyordu. Tezgâhın önünde yıkık halde duran masketörü sol eline aldı. Diğer eline ise masketörün hemen yanında duran yabancımüziksevmetürkçemüzikleribayağıvesıradanbulma maskesini aldı. Yüzüne doğru kaldırdı ve bağırarak “ulan ben türkü de seviyorum, sanat müziği de, klasik müzik te hatta bazen oyun havası bile dinliyorum” diye bağırdı maskeye ve kasıtlı olarak karşısında duran mutfak dolabının camına doğru fırlatarak dolabın camını kırdı. Hiç oralı olmadı. Mutfak masasının üzerinde duran derin büyük kâseyi kafasına geçirdi ve mehteran adımlarıyla camların ve maskelerin üzerine basarak, “ölüm diyordum en son değil mi yaşamak diyordum, evet bunlar önemli.” Bir kralın halkını selamlaması gibi sol elinde tuttuğu masketörü havaya kaldırıp bağırarak; “Benim için üzülmeyiniz veya endişe etmeyiniz. Ölemediğim gibi başarısızlıklarla dolu bir hayatı omuzlayabilecek kadar da korkağın tekiyim hayata karşı. Haydi ya Allah” diyerek mutfağın diğer köşesine doğru yürümeye başladı. Yürürken iki ileri bir geri yapıyor, kollarıyla ritim tutuyor ve bundan tuhaf bir zevk alıyordu. Az önce camını kırdığı dolabın önünde durdu, üç yıl önce aldığı arabayı, arabası olmayan arkadaşlarına gösterirken taktığı buhayattaniteliklivebaşarılıolanbenimsizdeğilsiniz maskesini aldı. Duraladı. Bir süre hüzünlü bir şekilde baktı. Bir şeyler söylemek istedi, söyleyemedi. Kafasında ‘yüzsüz yüzünün ikiyüzlülüğü’ gibi imgelemler belirdi. Bu maske Yüzsüz’ü çok incitmişti. Bütün sinirinin öfkesinin altında anlamlandıramadığı bir şeyler yatıyordu sanki; geceleri uyutmayan, gündüzleri bütün enerjisini emen bir şeyler.

    Bir elinde maske diğer elinde masketör, gözleri istemsiz kapanıp açılmaya başladı. Kendinden geçiyordu. Bir histeri krizinin vermiş olduğu duygu karmaşası bütün vücudunu titretmeye başladı. Camların ve maskelerin üzerinde, ayakta kendinden geçiyor, boynunu yırtarcasına kafasını yukarı kasıyor, gözleri yarı açık vaziyette anlaşılmaz kelimeler sarf ederek kendisinden geçiyordu. Bir süre sonra midesinin oralarda bir yerlerde çakan bir kıvılcım Yüzsüz’ü kendine getirdi. Etrafını ve bulunduğu durumu idrak etikten sonra elindekileri yere attı. Histeri nöbeti geçmişti ama dipteki insanın gailesizliği hala yüzündeydi. “Kendine gel” derken terliklerini ayağından çıkarıyordu. Bakışları soğuk ve sabit bir hal almıştı.

    Bedenini bilmez bir vaziyette çıplak ayaklarla camların ve maskelerin üzerine basarak mutfak tezgahına doğru yürümeye başladı. Cam parçalarının küçükleri ayağına batıyor büyükçe olanlar ise kesikler oluşturuyordu. Sandalyeyi çekip oturdu. Çaydanlığa doğru bakıyordu. ‘sadece kendi kendime bir kahvaltı yapmak istemiştim’ diye geçiriyordu içinden. O sırada ayaklarında oluşan kesikler mutfak halısını kana boyuyordu.

    Bir saat sonra.

    Mutfak temizlenmiş. Ocakta çay kaynıyor. Masanın üzeri harika bir kahvaltı ile donatılmış, Yüzsüz de masaya oturmuş kahvaltısına başlamak üzere. Bütün buhranlarından arınmış hissediyor. Bütün ruhsal ve fiziksel dağınıklığını toparlamış. Sandalyeye oturmuş. Ayaklarının kanayan yerlerini sarmış. Mutlu bir şekilde kahvaltısına başlamaması içi hiçbir sebep yoktu. Az önce yaşadıkları hiç yaşanmamış gibiydi. Sadece aklından geçirmiş olduğunu düşündü. Evin dağınık hali ile şu anki düzenli hali arasında geçen sürede neler yaptığını hatırlamıyordu. Mutfağın viran halinden kalan hiçbir belirti göremiyordu. Kahvaltısını hazırlamış ve oturmuştu galiba sadece. “Peki o görüntüler neydi? Buhranlı uyanışım sırasında gördüğüm rüyalardı galiba” dedi. Ellerini ovuşturarak kahvaltıya başlamaya yeltendi. Çay koymadığını fark etti. Ayağa kalktı camı kırık olan mutfak dolabının kapağını açtı, bir çay bardağı aldı, dolabın kapağını tekrar kapattı. Gözü kırık dolap camına takıldı. “Şu dolabın camını da yıllardır değiştiremedim gitti” dedi. Çayını koydu tekrar masaya oturdu. Yine bir şeyler eksikti. Etrafına bakındı, bir şeyler aranıyordu ama ne olduğunu bilmiyordu. “Her şey tamam işte” dedi. Umursamaz bir şekilde tuzluğun yanında duran tatilgünühuzurluvemutlukahvaltıyapma maskesini taktı, ekmeğine tereyağı sürmeye başladı. Mutfağın çıplak zeminindeki fayanslara ayağındaki sargıların arasından sızan kanlar damlıyordu.

    Devamı [...]

Divanlardan

  • AŞKNAME

    Râna Duman

     

    “Çıktı yaşıl  perdeden  arz  eyledi  ruhsâr  gül

    Sildi  mir’ât- i  zamîr-i  pâkden jengâr gül” [1]

    Gözyaşları taç yapraklarını ıslatmış; narin yapraklarına bir yaz serinliği armağan etmişti. Ağlıyordu gül, kanlı gözyaşları döküyordu.

    “ Geldi ol dem kim ola izhar-ı hikmet kılmağa

    İnşirâh-ı  sadr  ile  sadr-ı  saf-ı  ezhâr  gül” [2]

    Fuzuli’nin ölümsüz beyitleri yüreğindeki boynu bükük hüzne bir muharebe ilan etmiş; kazananı belirlemek ise yine gülün yüreğine kalmıştı. Fuzuli ”Şairler yalan söylerler!" diyorken Papatya en asil ve en güzel olduğuna nasıl inanabilirdi? "Veyahut ben!" diye düşündü gül  “Şu gök kubbeden gelip geçen onca gül kasidesine ben nasıl inanayım? " 

    “ Yetti ol mevsim ki açmağa  gönüller mülkünü

    Ola gül-şende  reyâhin hayline  ser-dâr gül“ [3]

    Ansızın buruk bir gülüş yayıldı gülün çehresine. Kanlı gözyaşlarını bir çırpıda sildi; yaprakları ile rüzgârı selamladı. Fuzuli, eğer bana dair güzel bir şey varsa bu senin aşkının güzelliğinden ötürüdür. Avni, benim şu fani taç yapraklarımda sonsuz aşkı tadıyorsa bu Avni'nin ulvi yüreğinden ötürüdür. Baki, sevgilisinin yanaklarında benim kızıllığımı anıyorsa bu Baki'nin vefasından ötürüdür. Nefi, baharı benimle müjdeliyorsa bu Nefi'nin memnuniyetinden ötürüdür. 

    Hani şu nefis dedikleri vardır; div rakip! 

    Fısıldadı ve fısıldadı durmaksızın:" Kıskan o papatyayı! 

    Fuzuli, Avni, Nefi ve daha niceleri sana râm iken 

    Papatya nasıl olabilir ki güzel!" 

    Hayır! Boyun eğmeyeceğim onun karanlık fısıltılarına 

    Âşıklarımın aşkına layık olacağım var oldukça

    Hiç yer bulursa kibir şu fani kızıl taç yapraklarımda

    Tadar mı bende sonsuz aşkı şanlı komutan Avni! " 

     

    “Sureti hayaline hayran eyledi arifleri

    Açtı irfân ehline  gencîne-i  esrâr  gül” [4]

     

    Gül, papatyayı düşünüyor ve ondaki saflığı, duruluğu hayal ediyordu. Derken boynu büküldü ve dikenlerine baktı.

    " Ah... Benim dikenlerim var... Onun bir meleği anımsatan beyaz taç yapraklarındaki saflık ve duruluk... Masumiyet! Çok mutluyum papatya adına! Hep baharın ve huzurun kokusunu verecek masumane melek çehresi ile baharı müjdeleyecek"

    Yapraklarını dikenlerini örtmek istercesine salındırdı gül.

    “Her nevresinde şah-gül aldı eline cam-ı mül 

    Lutf et açıl sen dahi gül ey servkadd ü goncefem”[5]

    Gül, bahar rüzgârı ile mest olmuş bir ahvalde adeta gülücükler saçarak:”-Hani bir zamanlar bir ressam varmış derler! Dünyanın en en en en güzel kadınının resmini yapacağım demiş ve sarılmış fırçasına başlamış çizmeye! Çizmiş... Çizmiş... Çizmiş... Nihayet resmini sona erdirdiğinde... Bir bakmış ki hiç de hayallerindeki gibi güzel bir kadın değil bu! Fakat nerede hata yapmış olabilirim diye düşünmüş; düşünmüş... Nihayet farkına varmış. Karanlık olmadan ışığın kadri hiç anlaşılır mı?! Kusurları yokmuş... Bu yüzden en güzeli çizememiş! Şanlı komutan Avni'nin de bir beyiti vardı bu ressamdan haber veren:

    "Bir güneş yüzlü melek gördüm ki âlem mâhıdur 

    Ol kara sünbülleri âşıklarının ahıdur"[6]  

    Gül, dikenlerine içten bir tebessüm etti ve yapraklarını güneşe çevirerek dikenlerini gökyüzüne sergiledi.”- Kusurlarımla güzelim ben. Beni ben yapanlardan biri de işte şu dikenlerim! Bana râm olacak olan dikenime katlanır, dikenlerimle sever beni. Taç yapraklarımın güzelliğine sevdalanıp da dikenleri görünce kaçan kendini âşık mı sanır?"

    Fuzuli’yi anımsayarak gülümsedi gül. Güneşi ısıtacak kadar sıcak gülümsedi.

    Göğü aydınlatacak kadar mesut gülümsedi.

     

    “Bir yüzi gül gonce-leb dil-dâr dirsen işte sen 

    Sen güle bülbül gibi kim zâr dirsen işte ben “[7]

     

    Gülün taç yapraklarından süzülen kanlı yaşlar yine toprağa bir kılıcın gamlı bir yüreğe saplanması misali saplanıyordu. Neden ağlıyordu yine? Papatya için ağlıyordu! Boynunu bükmüş; sessizce acı dolu yaşlar döküyordu." Biricik papatya! Şair onu güzel olduğu için seviyor! Onu, o olduğu için değil; güzel olduğu için seviyor! Fakat şu güzellik dediğimiz... Gülün de papatyanın da ömrü bir aya varmaz geçer; geriye yalnızca bir kuru ot kalır... Oysa yüreği seven hakiki seven değil midir? Tabiatına yanan... Fıtratına âşık olan...  Fakat papatyayı güzel kılan şairin aşkı değilse ya nedir? Ama yalnızca madden seven nasıl hakiki sever ki! Hani " Aşk biter!" der kimisi oysa aşkta mevcudiyetinden sıyrılıp sen bitersin fakat sevdalandığın taç yaprağı ya da ahu göz, selvi boy veyahut sırma saç ise  biter çünkü fanidir onlar gelir geçer! Yani şair geçici mi seviyor? Ah güzel papatya! Yeryüzünde sayısız papatya varken en asil ve güzeli şairin sevdiği olmalı çünkü o, onun papatyası! Fakat... Fakat ya geçici seviyorsa şair?  Ah güzel papatya! Biricik papatya!" 

     

    “Aşk imiş her ne var âlemde 

     İlim bir kıyl u kal imiş ancak “[8]

     

    Bir çift göz,  piposunu söndürmüş ve derin bir tefekkür haline bürünmüştü. Gülün hıçkırıklarını duyunca yüreğinde bir sızı duydu ve gözlerini güle kenetleyip yavaşça kızıl taç yapraklarına dokundu.

    " Ağlama artık güzel gül 

    Üzgün olmak hiç yakışmıyor senin gibi Avni'nin Fuzuli’nin Nefi'nin aşkını tatmış bir çiçeğe!

    Aldırış etme 

    Nice düşündürür seni

    Kimin gerçekten aşkı yaşadığı 

    Kimin ise yaşadığını sandığı? 

    Sen sev! 

    Sen en güzel sev!

    Sen aşka yan! 

    Düşünme artık

    Baksana nasıl da küsmüş şu taç yaprakların!

    Değer mi hiç böyle ağladığın? " 

    Bir çift gözü görünce bir daha akıtmamak üzere sildi gözyaşlarını gül. Ehl-i dilden bu zâtı çok severdi gül.

    "Bak, bir de beyit okuyayım sana ki 

    Hep gülümse gül! 

    "Leblerimle emrine amadedir canım benim 

    Al da bir buseyle öldür haydi cananım benim" [9]

    Kızıl yaprakları lal gibi parladı gülün.

    Hiç sönmeyecek bir gülüş yayıldı yüzüne.

    " Şairler yalan söylerler, değil mi? Şair çok seviyor papatyayı, gerçekten seviyor! Değil mi? Sadece onu güzelliğinden ötürü değil; fıtratından ötürü seviyor! Değil mi? Sevmeyi biliyor; gerçekten seviyor, değil mi? " 

    Gül, olumlu bir yanıt alabilmek adına yalvarırcasına soruyordu.

    " Evet, evet tabi! Gerçekten seviyor!" 

    Bir çift göz ile kısa bir hasbihalin ardından batan güneşi ölümsüz gülüşü ile selamladı gül.

    “ Biliyor musun gökyüzü, hep mesut olacağım! Şu narin boynumu büken nefsi fısıltıları duyduğum her vakit yüreğimi dinleyip Hak Teâla’yı anıp kendimden geçeceğim ve ben mesut olacağım!

    " Derd-i Işkun ki benüm munis-i gam-harum ola

    Hâşe Li'llah ki dahı yâr-ı vefa-dârum ola" [10]

    Bu eşsiz beyitteki gibi sevilmeyi bekleyeceğim; ölümsüz aşkı bekleyeceğim. Gülüşüm hiç silinmeyecek çünkü biliyorum bir gün bekleyişim nihayete erecek! Mesut olacağım! En mesut olacağım! " dedi fısıltıya dönüşen sesi ile.

    Hep mesut

    Her şeye rağmen

    En mesut!

     

     

    KAYNAKÇA VE NOTLAR:

    [1] Fuzuli, Bahar Kasidesi

    “ Ruhsâr” : Yanak , ‘’ Mir’ât” : Ayna , “ Jengâr” : Pas, Kir 

    [2] ‘’ İnşirâh” : Ferahlık , “ Sadr” : Göğüs , “ Ezhâr” : Çiçekler

    [3] “ Reyâhin” : Fesleğenler , “ Ser-dâr” : Kumandan

    [4] “ Gencîne” : Hazine

    [5] Nefi, Bahar Kasidesi

    “Nevr’’ : Parlaklık , “ Mül” : Şarap , “ Servkadd” : Selvi boylu

    [6] Avni

    “ Mâh” : Ay

    [7] Necati, Gül Kasidesi

    “Dil-dâr” : Sevgili

    [8] Fuzuli

    “ Kıyl u kal” : Dedikodu

    [9] Süleyman Arif Emre 

    [10] Avni

    “ Işk” : Aşk ,  “ Munis” : Cana yakın ,  “Gam-hâr” : Kederlenen

    ‘’ Vefa-dâr” : Vefa gösteren

    Devamı [...]

Haberler

  • SANATÇI VE EDEBİYATÇILARDAN ERMENİSTAN’IN SİVİLLERE KARŞI SÜRDÜRDÜĞÜ SALDIRILARA KARŞI İMZA KAMPANYASI

    Bir grup aydın, yazar ve sanatçı Azerbaycan halkına destek amaçlı bir imza kampanyası başlattı. İmza kampanyasının çağrı metninde Azerbaycan toprağı olan Karabağ’ı işgal eden Ermenistan’ın uluslararası yükümlülüklerini yerine getirmektense Azerbaycan’a ait sivil yerleşim yerlerini vurması ve savaşla ilgisi olmayan bölgelere saldırması kınandı; dost ve kardeş Azerbaycan’a destek mesajı verildi.

    Aralarında Veysel Çolak, Erkut Tokman, Bedri Baykam, Ercan Yılmaz, Bahtiyar Arslan, Cengizhan Orakçı gibi isimlerin de bulunduğu aydınların Ermenistan’ın sivillere karşı başlattığı saldırıları durdurması için katıldığı imza kampanyasının çağrı metni şöyle:

    AZERBAYCAN HALKININ YANINDAYIZ

    Biz, aşağıda imzası bulunan sanatçılar, son günlerde Azerbaycan'a şiddeti artarak devam eden saldırıları kınıyoruz. Gence, Barda ve diğer kentlere ateşkeş sırasında yapılan bu vahşi saldırılar; bire bir anlamda, masum ve sivil halkı hedef almaktadır. Fabrikalara, alışveriş merkezlerine, okullara, evlere atılan bombalar ve açılan ateşler, onlarca sivilin, kadının, çocuğun ve bebeğin canını almıştır. İnsanları uykularındayken bile rahat bırakmayan bu saldırıların sürekliliği insanlık dışı boyutlara ulaşmıştır. Bu saldırılar acilen durdurulmalıdır. Askerlerin büyüttükleri çatışmanın acısı, başka milletlerin sivil halklarından kasti hareketlerle çıkarılamaz. Dünya üstünde sınırları Azerbaycan'a ait olan Karabağ'ın varlığı yasal olarak tanınmıştır. Lakin, buna rağmen uluslararası hukuk ve kamuoyu hiçe sayılarak, buraya 30 yıldır sürekli suretle art niyetli saldırılar düzenlenmektedir. Üstelik, olanlara sessiz kalan devletler, sivil toplum örgütleri, sanatçılar, düşünürler de bulunmaktadır. Bu insanlık ayıbı ve körlük karşısında harekete geçen kimi duyarlı sanatçılar, ellerini vicdanlarına koyarak, Filistin'de, Kırım'da, Uygur Özerk Bölgesi'nde ve Arakan'da  olanlara da tepki göstermektedirler. Savaşın güçlü devleti, güçlü kültürü, baskın görüşü, yanlılığı olamaz; çıkartılırsa da sadece bir kıyıma dönüşür.

    Bu anlamda, herkesi tüm işgallere ve saldırılara karşı ses çıkarmaya yüreklendirmek istiyoruz. Bunun için ulusal, uluslararası tüm güçlerin dürüstlükle ve hakkaniyetle, bir araya gelmeleri çağrısında bulunuyoruz. Uluslararası hukuk kurallarının ve yapılan anlaşmaların hiçe sayılmamasını talep ediyoruz.

    Okuduğunuz metin, üstlerine düşen sorumluluk bilinciyle kimi sanatçıların tepkilerini göstermelerine olanak sağlamak adına yazılmıştır. Susmadan tavır almak, cesurca hareket edebilmek, göle maya çalmak misali bile olsa, önemli bir ilk adım, değerli bir fırsattır. Herkesin barış istediği, ama isteyenlerin bile kendilerine tam dürüst olamadıkları yerde, dünyanın kontrol mekanizmaları son hızla çalışmakta, büyük silah tüccarlarını besleyen ülkeler de avuçlarını hırsla ovuşturmaktadır.

    Mutlak barışın imkânsız bir umut olduğunu bilsek de, gelişmelere sessiz kalmamak vicdani yükümlülüğümüzdür; Azerbaycan'da kundağında öldürülen bebeğe karşı içimizi karartan acının dışavurumudur. Sessiz kalamayız! Siz de sessiz kalmayınız!

    Bütün işgaller, Ortadoğu'ya dair devreye sokulan planlar, bölgesel çatışmalar, terör karmaşası, etnik ayrışmalar altında, bu kirli güce boyun eğmeyeceğimizi bildiriyoruz. Toplumların toprak bütünlükleri, hukukun da üstünlüğü bağlamında önemlidir. Temenni edelim ki barış içinde şarkılar söyleyip şiirler okuyacağımız günler de gelsin.

    Bugün yaşananlar bağlamında, bunun arkasında haksızca duran devletler  ve Birleşmiş Milletler'i işlerini yapmaya, kararlarını huzurdan yana koymaya davet ediyoruz. Azerbaycan'da sivil halkı hedef alan ve ortalığı kan deryasına çeviren saldırılarını da kınayarak, bunların bir an evvel durmasını istiyoruz.

    Kamuoyuna çağrımızdır.

    Bu metnin bağımsız olduğunun; hiçbir kurumu, kuruluşu, siyasi partiyi, derneği ve hareketi temsilen kaleme alınmadığının da altını çizmek isteriz.

    Bedri Baykam (Ressam)

    Ahmet Güvenç-(Gitar-Kurtalan Ekspres)

    Volkan Sevig (Manager-Kurtalan Ekspres)

    Bülent Güven (Klavye-Kurtalan Ekspres)

    Cihangir Akkuzu (Davul-Kurtalan Ekspres)

    Tolga Akyurt (Solist-Kurtalan Ekspres)

    Cem Yalçınkaya (Gitar-Kurtalan Ekspres)

    Özkan Rodi (Kurtalan Ekspres)

    Alper Tonmaster (Kurtalan Ekspres)

    Didem Balık (Opera İkizleri-sanatçı)

    Sinem Balık (Opera İkizleri-sanatçı)

    Adil Salih (Ressam)

    Sema Ündeğer (Karikatür Sanatçısı-Türkiye Karikatürçüler Derneği üyesi)

    Erkut Tokman (Şair-Açık Şiir Hareketi üyesi)

    Neslihan Yalman (Şair-Açık Şiir Hareketi üyesi)

    Yeşim Ağaoğlu (Şair, Sanatçı)

    Gülseli İnal (Şair)

    Mustafa Köz (Şair)

    Özkan Mert (Şair)

    Veysel Çolak (Şair)

    Serdar Koçak (Şair)

    Nisa Leyla (Şair)

    Aslıhan Tüylüoğlu (Şair)

    Sabri Kuşkonmaz (Şair, yazar)

    Hilmi Haşal (Şair, Eliz Edebiyat Dergisi)

    Malak Mustafa (Şair-Suriye-Ispanya)

    Aynazik Adanova (Kırgız Sanatçı)

    Fanis Ziyatov ( Şair-Kazan-Rusya)

    Ahmet Yıldız (Yazar, Şair, Gerçek Edebiyat )

    Prof. Dr. Ahmet Dağduran (Türk Halkları Medeniyeti Vakfı-Genel Başkanı)

    Ümit Yaşar Işıkhan (Uluslarası Aktivist Sanatçılar Birliği)

    Dr. Derya Akdemir(Araştırmacı Yazar)

    Rasim Aşın (Yönetmen)

    Fuat Çiftçi (Şair-Şiiri Özlüyorum Dergisi)

    Onur Şahin (Şair)

    Beytullah Kılıç (Şair)

    Erol Özyiğit(Şair)

    Koray Feyiz (Şair, yazar)

    Ömür Özçetin (Şair)

    Ercan Yılmaz (Şair)

    Yunus Bekir Yurdakul (Şair)

    Yavuz Bülent Bakiler (Şair)

    Yücelay Sal (Şair)

    Hasan Varol (Şair)

    Neval Savak (Şair)

    Erman Akçay (Graphic Art Sanatçısı, yazar)

    Fatma Aras (Şair)

    Muhammet Erdevir (Şair, Edebiyat Daima sitesi)

    Fatih Akça (Şair)

    Seçkin Zengin ( Yazar)

    Fatma Aras (Şair)

    Hüma Erk Görgülü (Yazar)

    Seval Arslan (Şair, yazar)

    Zübeyde Güllüce (Yazar)

    İsmail Kılınç (Yazar)

    Ersin Kartal (Şair)

    Hatice Yıldırım (Yazar)

    Fatih Kasva (Yazar)

    Beyazıt Kahraman (Yazar)

    Mahzun Doğan(Şair)

    Eşref Karadağ (Yazar)

    Nesrin Z. İnankul (Şair, yazar)

    İlhan Soytürk (Yazar, şair)

    İsmail Hakkı Erdoğmuş (Ses sanatçısı)

    Özgür Bacaksız (Şair,yazar)

    Belgin Çoban (Ses sanatçısı)

    İsmail Hakkı Ersoy (Akademisyen)

    Kaan Eminoğlu (Şair)

    Çoşkun Şimşekli (Şair)

    Aygün Eroğlu (Şair)

    Murat Bulgak (Müzisyen, şarkıcı)

    Harun Mutluay ( Yazar)

    Esra Sağlık (Yazar,şair)

    Ozan Baygın (Yazar)

    Hülya Soyşekerci (Şair ,Yazar)

    Ömer Mehmetoğlu (Yazar)

    Muhsine Arda (Yazar,şair)

    Elşen Büyükvend (İranlı sanatçı, yazar)

    Mavisel Yener (Yazar)

    Dilek Özkan (Şair)

    Müslim Oğuz (Yazar)

    Gülen Andak (Müzisyen)

    Özgün Öztürk (Müzisyen)

    Seda Topal (Müzisyen)

    Banu Yücel (Müzisyen)

    Cenk Cam (Müzisyen)

    Yelda Kırçuval ( Sanatçı)

    Ahu Bükülmez (Yazar)

    Aykut Edinsel (Yazar)

    Barış Yosunkaya (Yazar)

    Melih Erdem (Şair)

    Tuna Arman (Müzisyen)

    Ahmet Muhsin Tüzer (Müzisyen)

    Zafer Öztürk (Müzisyen)

    Ozan Demiralp (Şarkıcı-Ses sanatçısı)

    Orçun Sünear (Solist, müzisyen)

    İmdat Avşar (Yazar,çevirmen)

    Mustafa Yıldızdoğan (Sanatçı-Müzisyen)

    Ali Kınık (Sanatçı-Müzisyen)

    Ahmet Şafak (Santçı-Müzisyen)

    Cengizhan Orakçı (Yazar,şair)

    Bahtiyar Arslan(Yazar,şair)

    Tayyip Atmaca(Yazar,şair)

    Duran Tamer(Yazar,şair)

    Betül Övünç(Yazar,şair)

    Fazıl Ahmet Bahadır(Yazar,şair)

    Süleyman Çoban(Yazar,şair)

    Elife Ergan (yazar)

    Fatih Erenler(Müzisyen-Öğretim görevlisi)

    Bünyamin Aksungur(Ses sanatçısı)

    Salih Doğan (Yazar)

    Roza Kurban (Yazar)

    Gülten Urallı (Sanatçı)

    Teoman Oral (Sanatçı)

     

     

     

     

     

     

     

    Devamı [...]

Sinema

  • RÜYA: ZAMANIN VE MEKÂNIN ÖTESİNDE

    Semanur Ulu
     

    Derviş Zaim, 2016 yılında yazıp yönettiği Rüya ile klasik anlatının vazgeçilmezlerinden olan zaman, mekân tutarlılığını kırmayı başararak harika bir iş çıkarmış. Filmin felsefi, dini ve psikolojik okumalarını yapmak mümkün. Zengin bir içerik ustalıkla işlenmiş, semboller ve mekânlar eser içinde mükemmel şekilde konuşlandırılmış. Biçim ve içerik uyumu tam anlamıyla sağlanmış. Bir kitap mı okuyorsunuz yoksa bir film mi izliyorsunuz yoksa bir binanın inşa edilişini mi izliyorsunuz karışıyor bazen. Mekân ve inşa kavramları bu film açısından mühim çünkü filmin merkezindeki temalardan biri mimari.

     

    Filmin konusuna kısaca değinecek olursak film amcasının çalışanı tarafından bıçaklanması üzerine onun mimarlık ofisinde yeniden çalışmaya başlayan Sine isimli mimar bir kadının dönüşüm sürecini Ashab-ı Kehf kıssası etrafında anlatıyor. Sine, Yaren’in ricası üzerine bir cami tasarlıyor. Bu caminin planında Yedi Uyurlar’ın mağarasını örnek alıyor. Diğer yandan amcasının kötü giden işleri nedeniyle istemediği pek çok şeyi de yapmak zorunda kalan Sine psikolojik olarak çöküntüye uğruyor ve uyku problemleri yaşamaya başlıyor. Şikâyeti üzerine uyku kliniğinde tedavi sürecine başlıyor, buradaki uyku seanslarında bir takım rüyalar görüyor. Bir hayli basit görünen bu konu pek çok katmanla anlatılarak gerçek bir sanat eserine dönüştürülmüş.

     

    Filmde Carl Gustave Jung etkisi açıkça görülüyor. Filmin analizini özellikle psikanalitik açıdan yapmak için onun “Dört Arketip” kitabında yer alan Kehf Suresi tartışmasına ilişkin bölümü okumak faydalı olacaktır. Filmin en başında mimarlık ofisinin sahibini bıçaklayan kadının elindeki dosyada bir desen göze çarpar. Sonrasında aynı motifi Sine’nin kolyesi olarak görürüz. Bu iç içe geçmiş düzgün olmayan halkalardan oluşan topografik bir haritayı andıran bir şekildir. Aslında bu sembol anneden doğuşu ve âlem değiştirmeyi simgeliyor. Sine, annesinden kalan (başka türlüsü düşünülemezdi) bu kolyeyi camiyi inşa edeceği araziyi incelerken düşürür ve kaybeder. Anlaşılır ki bu nokta ve inşa edilecek yeni mabet onun kişisel dönüşümünün ve yeniden doğuşunun merkezi olacaktır. Sine’nin yaşadığı deneyimleri Jung öznel dönüşümün çoğalma anlamında dönüşüm alt başlığında tarif ediyor. “İnsanın başlangıçtaki kişiliği ile daha sonraki kişiliği genellikle birbirinden farklıdır.(…) Bu değişim dış katkılarla, örneğin dışarıdan gelen yeni yaşam içeriklerinin benimsenmesiyle gerçekleşebilir. (…) Bu nedenle, dış kaynaklı büyük bir fikrin bizi etkilemesinin tek nedeninin, içimizdeki bir şeye karşılık gelmesi olduğunu kavramamız gerekir.”[1] Başlangıçtaki kişilik ile sonrakinin farklılığını yönetmen Derviş Zaim ilginç bir teknikle veriyor. Her rüyanın ardından Sine karakterini canlandıran oyuncu değişiyor. Böylece film boyunca dört farklı benliği temsil eden dört faklı Sine görüyoruz. Bu minvalde karakterlerin isimlerinin seçilişinde de titiz davranıldığı görülüyor. Zira Sine; iç, gönül, göğüs gibi anlamlara gelmekte ve film mağara ve mimari metaforuyla insanın iç dünyasında gerçekleşen bir dönüşümü anlatıyor. Kişiliğin derinlerinde hatta bilinçdışında gerçekleşen bir değişimi görsel bir sanata dönüştürmeyi başarmak gerçekten önemli bir meziyet.

     

    Film, Sine’nin hikâyesi ile Yedi Uyurlar’ın hikâyesi arasında bir benzerlik kurarak her şeyin kendini tekrarladığını da vurguluyor. Bir yandan her şeyin oluş halinde olduğunu ve sürekli değiştiğini söylerken diğer yandan her şeyin aynı ya da benzer olduğunu, birbirinin yansıması olduğunu anlatıyor. Bunu yapabilmek için sinemanın klasik zaman, mekân tutarlılığını kırmak gerekiyor. Yönetmen bunu başarıyla gerçekleştirmiş. Bu yönüyle tıpkı bilinçdışı gibi film de zamandışı ve mekandışı bir akışa sahip olmuş. Film sona erdiğinde aslında bir çemberin başlangıç noktasına kavuştuğunu anlıyoruz. Yani halka tamamlanıyor. Filmin bu kurgusunu ufak sembollerle izleyiciye hissettiriyor Derviş Zaim. Nitekim Sine’nin bilgisayar duvar kâğıdı olarak kullandığı büyük halka tesadüfî değil. Diğer yandan bu başa dönüş ve tamamlanma ya da “yuvarlak bütünlük” psikanalitik olduğu kadar dinsel bir motiftir. İslami bir okuma yapılacak olursa tasavvuftaki devri daim kavramıyla açıklamak da mümkün olabilir.

     

    Filmin diğer bir yönü ise dönüşüm macerasını Ashab-ı Kehf’i merkeze alarak anlatması. Bu anlatı pek çok kültür ve dinde kendine yer bulmuştur. İslam’da da Kuran’ın on sekizinci suresi olan Kehf Suresi’nde geçmektedir. Bu anlatıya göre dönemin pagan inançlı ve günahkâr toplumuna karşı dürüstlüğü, ahlakı ve tek Tanrılılığı savunan bir grup genç toplumdan dışlanır ve öldürülecekken köpekleri ile beraber bir mağaraya sığınarak kurtulurlar. Bu mağarada yüzyıllarca uyuyup uyanırlar. Jung’a göre bu efsanenin anlamı şudur: “Her kim mağaraya, yani herkesin kendi içinde taşıdığı mağaraya ya da bilincin dışındaki karanlığa girerse, kendini önce bilinçdışı bir dönüşüm sürecinin içinde bulur. Bilinçdışına girmesi, bilinci ile bilinçdışı arasında bir bağ kurmasını sağlar. Bunun sonucunda, kişiliğinde olumlu ya da olumsuz anlamda kökten bir değişim olabilir.”[2] Sine de camiin mimari planını yapmaya karar verdiği gün mağaraya, karanlık bilinçdışına girmeye talip olmuştur aslında. Surede yedi uyurların saklandığı ve uykuya daldığı yer “ortadaki geniş yer” olarak tasvir edilir ki bu mitik zamanın “merkezi” olma anlamına gelir. Ayrıca inşa edilen yapı bir tapınak olması yönüyle de önemlidir. Merkez, tapınak ilişkisini en iyi anlatan isim hiç şüphesiz Mircea Eliade’dir. Eliade, Ebedi Dönüş Miti isimli kitabında tapınakların göksel arketiplerinden bahsederken her tapınağın aslında ilk kutsal dağın kendisi olduğunu yani bir merkez olduğunu aynı zamanda yaratılışın başladığı nokta anlamı taşıdığını söyler.[3] Böylece Sine’de dönüşüm ritüelinin gerçekleşeceği merkezi/tapınağı kendi elleriyle inşa etmeye başlar. Üstelik annesinden kalan ve doğumu simgeleyen kolyesini de burada düşürür. Yani bu noktadan yeniden doğacaktır.

     

    Camiin tasarımı yedi uyurlar mağarasından ilhamla yapılmıştır burada bize gösterilmek istenen bu tapınağın mağaranın bir benzeri değil bizzat kendisi olduğudur. (Filmde mekân olarak kullanılan inşaat halindeki Sancaklar Camii bu fikri tam anlamıyla yansıtmıştır.) Göksel arketipini tekrarlayan bir merkezdir söz konusu olan. Bunu Sine’nin gördüğü rüyalar da doğrular. Bir yandan da merkeze götüren yol zorludur çünkü aslında yolculuğun kendisi insanı kutsal olana doğru götüren bir geçiş ayinidir.[4] Bu yolun/ayinin gereği olarak Sine hem insan ilişkilerinde hem de kendisi ile olan ilişkisinde zorlu sınavlar geçirir. Kehf Suresi’nde anlatılan bir diğer kıssa ise Hz. Musa’nın Yuşa ve Hızır ile olan yolculuğudur. “Yolculuk” deneyimi bunu bildiğimizde daha anlamlı hale gelir. Filmde buna ilişkin göndermeler de bulunmaktadır. Kehf Suresi’nde Hızır ve Musa iki denizin birleştiği yerde buluşur. İstanbul boğazının hem filmin başında ve sonunda yer alması hem de film boyunca tekrar tekrar kadraja girmesi iki denizin birleştiği yer olması hasebiyle bu kıssaya işaret etmektedir.

     

    Kurgu değişimin ve tekrarın, farklılığın ve aynılığın gerilimi üzerine kurulmuş yapısıyla izleyiciye farklı bir deneyim yaşatıyor. Bu yazıda filmin Jung’u merkeze alarak bir tahlili yapılmaya çalışılmıştır. Elbette filmin zengin içeriği ve katmanları karşısında bu yazı yetersiz. Pek çok önemli hususa değinmeye fırsat olmuyor. Filmin yüzeysel olarak içerdiği politik, ekolojik, etik mesajlar da başlı başına tartışılmaya değer meseleler. Derviş Zaim’in bu filmdeki başarısı sonraki yapımlarını merakla beklememizi sağlıyor.

     

    [1] Carl Gustav Jung, Dört Arketip, Çev. Mert Hüseyin Ergül, Erasmus Yayınları, İstanbul, 2017, s. 51

    [2] A.g.e., s. 67

    [3] Mircea Eliade, Ebedi Dönüş Miti, Çev. Ayşe Meral, Dergâh Yayınları, 2. Baskı, İstanbul, 2018, s. 25

    [4] A.g.e., s. 31

    Devamı [...]