Derdimiz Ne?

  • EDEBİYATDAİMA’NIN ÖYKÜSÜ

    Şüphesiz her okur nitelikli metinlerle karşılaşmak ister. Edebiyat ve okuma eylemi daha iyiye doğru çıkılan yolda bitmeyecek bir arayıştır. Edebiyat yolculuğunu “daima” uzun soluklu bir keşif süreci olarak gördük ve yola bu bilinçle çıktık. Çünkü kendini yenilemeyen, kendiyle mücadele etmeyen, kendini aşmak için çabalamayan bir edebiyat ve kültür dünyasının kurumaya mahkûm olduğunun farkındayız.

    Edebiyat Daima, birkaç ay içinde hazırlanmış bir proje değildir. 2007 yılında fikir olarak ortaya atılmış, çeşitli deneme ve incelemelerden sonra siteyi sürdürebilecek yeterlilikte bir ekip kurulamadığı için bir süre nadasa bırakılmış bir projedir. 2010 ve 2015’te de ne yazık ki girişimlerimiz yarım kalmıştı. Ancak günümüzde hem teknik imkânların gelişmesi hem de yıllar boyu bu mecrayı izleyerek edindiğimiz deneyim, sitenin kendi kaynaklarıyla ayakta durup kültür ve edebiyat hayatına yeni bir ses ve soluk getirebileceği inancımızı tazeledi.

    Sitemiz benzer sitelerle rekabet etmek gibi bir amaçla yola çıkmadı. EdebiyatDaima’nın hedefi öncelikle kendini yenilemek, yenilendikçe kendini aşmaktır. Biz, içinde bulunduğumuz acemilik ve çıraklık evresini bisiklete binmek gibi düşünüyoruz: Yola veya tekere bakarsanız yıkılırsınız ama ileri bakarsanız eninde sonunda hedefinize doğru yol almaya başlarsınız.

    EdebiyatDaima; “daima” edebiyatı önceleyecek, içerikten tasarıma eksiklerini ve kusurlarını günden güne düzelterek okurlarını ziyaretçi olarak değil ev sahibi olarak görecektir. Bu mecranın emeklemeye başladığı şu zaman dilimi, sitenin daha iyi, doğru ve nitelikliye koşar adım yürüyeceği daha güzel günlerin de işaret fişeğidir.

    Biz buradayız sevgili okur, hoş geldin!

     

    YAYIN İLKELERİMİZ

    EDEBİYATDAİMA.COM sitesinde yazılarla ilgili birinci önceliğimiz nitelikli ve özgün metinlere yer vermektir. Edebi açıdan bütünlüklü ve kaliteli, düşünsel açıdan ise tutarlı ve yazılar aramaktayız. Haber, duyuru ve tanıtımlarda işlenen konuların güncel olması gerekmektedir. Ancak kitap tanıtımlarında eski kitaplar veya mevcut kitapların eski baskıları da işlenebilir. Yayımlanması için tarafımıza gönderilecek yazılar Word formatında olmalı ve haber yazıları haricinde 400 sözcükten kısa olmamalıdır. Haber nitelikli olanlar dışında 400 sözcükten daha kısa yazılar değerlendirmeye alınmayacaktır.

    Gönderilecek yazı ve haberler özgün olmalı ve daha önce hiçbir mecrada yayımlanmamış olmalıdır. Buna dergiler, gazeteler, kişisel web siteleri, sosyal medya hesapları ve çeşitli online grup / forumlar da dahildir. Basın bültenleri ise başında “Basın Bülteni” ibaresi ile yer alacaktır. Küfür ve hakaret içeren, muhatabını taciz eden veya zorbalığa maruz bırakan yazılara kesinlikle yer verilmez. EDEBİYATDAİMA.COM için önce “insan” gelir ve insan onuru, tartışmaya kapalıdır.

    Sitemizde siyasi içerikli yazılara ve yorumlara yer verilmez. Kamplaşmaya, ayrışmaya, ideolojik çekişmelere zemin hazırlayacak yazıları göndermemenizi rica ediyoruz. Demagojik nitelikli, hamasi söylemlerle kaleme alınmış yazıları tasvip etmiyoruz. Etik değerleri zorlayan, ahlaki sınırları aşan yazılara sitemizde kesinlikle yer verilmeyecektir.

    Yazılarda kaynak göstermek amacıyla dipnot kullanılmamasını rica ediyoruz. Dipnot, ancak ek bilgiler ve açıklamalar için kullanılmalı ve dipnot sayısı beşi geçmemelidir. Kaynak gösterimi için APA yöntemi (parantez içi atıf) kullanılmalıdır. Alıntılar mutlaka birincil kaynağıyla birlikte gösterilmelidir.

    Yazıların her türlü hukuki sorumluluğu yazarına aittir. EDEBİYATDAİMA.COM bu konuda sorumluluk kabul etmez. Hukuki bir ikaz durumunda ilgili yazı kaldırılacaktır. Web sitemiz kâr amacı güden bir organizasyon değildir. EDEBİYATDAİMA.COM sitesinde yayımlanan yazılara telif veya herhangi bir ücret ödenmez. Yazılar yayımlansın yayımlanmasın iade edilmeyecektir. Eser sahipleri yazılarını bize göndermekle editörlerimizin metnin bütünlüğünü ve özünü bozmayacak küçük düzeltmelerini de kabul etmiş olurlar. Eserlerin yayımlanmasıyla ilgili herhangi bir sözleşme yapılmayacak, yazı gönderen herkesin bu şartları kabul ettiği varsayılacaktır.

     

    #DaimaEdebiyat #EdebiyatDaima

    EdebiyatDaima Ekibi

    Devamı [...]

Şiir Defteri

  • KOL DÜĞMELERİ
    Muhammet Erdevir

    Barış Manço'ya

     

    Can bu, aydınlığa kaçıyorum derken 
    Düşüverir kesif, amansız bir kuyuya

    Tutundum dedikçe satır satır, sayfa sayfa
    Katman katman çoğalıyor
    Çırpınıp içimde döndüğüm karanlığım
    Kararsız bir karanlık bu, sarhoş
    Dalgaları kızgın, rüzgârı kasvet
    Şarkılara sığınmak istiyorum bu kırılmalardan
    Yapma diyor, hatırım için yapma
    Bu kıyısız denizin ortasında, kendini yok yere acındırma
    Sorar gibi yap ama soru sorma
    Anlamazdan gel ama anla
    Her veda imtihanın bir parçası
    Merhabaların hemen ardında

    Kol Düğmeleri’ni açıyorum
    Düğmelerle kavgam var çok eskiden
    Birleşmeyen, kopan, daim ayrılan
    Koparılan düğmelerle aramda hep kavga
    Bir düğme daha kırılacak sonra ben
    Sonra gökyüzü düşecek ardına

    Hayır diyorum, dur
    Şarkılar seni, en çok da gidişini söylüyor
    Acımak değil bu, acındırmak hiç değil
    Yarası yara açan bir izi takip ederek
    Gizemli, tutkun, yorgun adımlarla
    Derin sularda sınıyoruz birbirimizi

    Öyle kurşun misali ölümcül kayalıklarda
    Uçurumlar, sonsuz sivri parmaklarıyla
    Soruyor tek tek, yargılayan ve keskin bir dille
    Bu döngü sonsuz, cevabını bildiğin soruları sorma
    Demek geçiyor içimden dalgaların peşinden

    Ama hayır, acındırmıyorum kendimi
    Dünya kötü, önemsiz bir ayrıntı içinde ben
    Hiçbir sonucu değiştiremeyen yalnız başıma ben
    Şarkıları dinlesem, ciğeri kebap eylesem de hayır
    Acıya kurşun işlemez, böyle demiyorlar mıydı eskiden?

    Çöldür dünya, artık biliyorum
    Çöldür kararsızlığı insan soyunun
    Gözlerini yeteri kadar uzun kapattığında 
    Su, suya yazılan yazılara dönüşür
    Belki de yazı, suya yazılınca değerlenecektir 
    Gelenlerin ve gidenlerin değerini kim kestirebilir?

    Devamı [...]

Öykü

  • RAĞMEN

    Okan ALAY

     

    Ne diye geldik buraya şimdi? Bir açıklama yapmadan beni öylece bırakıp gitti. Hemen dönerim, demişti oysa.

    Sabahtan beri bir şey yemedim. Sadece bir bardak çay içtim biraz önce.

    İçe dönük bir gün. Şu saate dek dışarı çıkamadım. Hoş, çıksam yabancısı olduğum bu yerde nereye gideceğim ki?

    Beklemek yoruyor. Beklerken de kaybolur mu insan? Oluyormuş galiba.

    Dön dolaş aynı yerdeyim. Kapanıp kaldım bu soğuk karenin içinde bir gölge gibi. Masa, sandalye, dolap, sehpa, avize, perde… Etrafımdaki hiçbir şey biraz olsun bu soğukluğu giderecek bir etki uyandırmıyordu. Çoğu eprimiş eşyanın rastgele dizilmiş gibi durduğu ve sanki yıllardır kullanılmamış gibi kir pas içinde göründüğü bu izbe yerde ne işimiz vardı ki? Beni buraya getirdiğine göre, vardır bir bildiği? Bu evin, insanın içini tuhaf eden ekşimsi kokusu, güneşin içeriye sızmaması için perdelerin sıkı sıkıya kapadığı pencereleri ve köşelerini örümcek ağlarının sarıp sarmaladığı heyula gibi duran duvarları, başlı başına yetiyordu kasvetim için. Davetsiz misafir olarak gelmiş olmam umarım örümceğin canını sıkmamıştır. Nerden mi çıkardım bunu? Sevgili yazarım romanıyla ilgili notlar aldığında, Dostoyevski’den aktarırken duymuştum galiba, pekâlâ bir örümcekle aynı odadaysanız sizi oda arkadaşı sanırmış. Bu örümcek efendi de öyle sanmasın! Onu teskin etmeliyim, sen keyfine bak efendi, burada kalacak değilim. 

    Şükür ki caddeye bakan bu oda, biraz daha tahammül edilecek gibiydi.

    Perdeyi açıyorum. Dışarıda çatılarda ve kuytu yerlerde hükümranlığı süren kaskatı kesilmiş kar ve ona eşlik eden kuru soğuğa rağmen, güneşin ışıltısı bir nebze olsun aydınlığıyla sızıyor içeri. Biraz yaşamak…

    Pencere dibindeki sedire uzandım. Zamanın sarkacında sallanır gibi uyku ile uyanıklık arasında gidip geliyorum. Hâlâ dünün yorgunluğu var üzerimde. Gün, nahoş bir şarkıyı defalarca dinlercesine sıkıcı geliyor bana.

    Çıkabilsem.

    Bırakıp gitmeseydi... Böyle eli kolu bağlı kalmasaydım ya burada.

    Hiç böyle yapmazdı oysa! Hiç bırakıp beni gitmezdi, ne bu şimdi? Ne halin varsa gör der gibi.

    Bu yeni romanını yazarken huy mu değiştiriyor ne? Saldı beni bitmemiş bir sayfanın yığılmış sözcükleri arasına, sonra da çekip gitti. 

    Hadi bakalım, ne olacak şimdi? Tabii sizin için hava hoş, umurunuzda mı? Keyfiniz yerinde. Canınız mı sıkıldı, alır başınızı gidersiniz gönlünüzün istediği yere. Ya ben? Kaldım burada cümle yalnızlık içinde.

    Sonraki sayfaya bir taşabilsem... Bir şeyler değişse keşke.

    Önceyi sonraya taşıyamamanın belirsizliğinde, varlık ve yokluk arası bocalıyorum. Olsam ne, olmasam ne? Kim farkında zaten yazarından başka?

    Şimdi benim farkıma varın diye yakaladığım bu fırsatla yazarıma rağmen sesimi ulaştırıyorum size, eminim şaşırıyorsunuzdur. Ne yapayım, başka çarem mi var? Ancak böyle bir nebze olsun nefes alabiliyor, bir ses olup sizde kendimi bulabiliyorum. İçine düştüğüm bu cendere, düş mü, gerçek mi ya da gölge mi, iç ses mi, söylersiniz bana belki.

    Ne dersiniz?

    Ee, konuşmayacak mısınız? Size diyorum, duymuyor musunuz beni?

    (…)

    Haklısınız, henüz bitmemiş bir kurgunun adı sanı bile bilinmeyen bir karakterine kim, niye cevap versin ki? Kendine rağmen hiç/birine!

    (…)

    Sükût ikrardan diyorsunuz. Anlıyorum.

    Öyle olsun, siz öykülerinizi okuyadurun, ben kaldığım bu sayfada başımın çaresine bakarım artık, ne yapayım? Görüşmek üzere. Kim bilir artık nerede, ne zaman, nasıl?

    Peki. Cümleten sustuk.

    Kaldığım yerden devam…

    Dışarıda ipil ipil bir yağmur.

    Gün akşam olmuş bile.

    Gelse ya artık yazar efendi. Umurunda olsam, böyle bekletir miydi beni?

    Allah bilir ne zaman gelecek? Nesibe, Azmi, Hasibe Abla, mahalleli merak etmiştir şimdi beni. Ne umduk, ne bulduk! Onlar önceki sayfalarda kendi mecrasında oh ne güzel, ben burada bir başına... Of, of!

    Neredesin gel artık bilmem kaçıncı günün yazarı, Kaldığı Yerden diyelim.

    Devamı [...]

Edebiyat Defteri

  • DOĞAYA ÖVGÜ

    Elif Yavaş

    Kelimelerimden itizar eden gönül alfabemin masumane heceleriyle diz çöktüm öykümsü satırlarda. Küçük mutlulukların alevlenmesine hayran kaldı hırçın deniz ve deli rüzgâr da. Rengin saçlarını yemyeşil çimlerde savurdu masmavi dalgalar. Eleğimsağmanın renklerine vurgundu yakamoz parıltıları bile. Gözleri hep intizarla yanıp durdu hasretimin. Sen yoksun diye bu şehir bize küstü ey güneş! Ay yüzlü simalarımıza randevu verircesine tabak gibi ısıttın altın saçan ışınlarını.

    Ne güzeldi güneş yüzlü satırlar, ay ışığına damga vuran şiirsel şarkılar. Sait Faik’in deniz öykülerine randevu verircesine şımarttım benzi atan düşlerimi. “Düş peşime!” der gibi emredercesine düş peşine düştüm de düşler diyarıyla yüz yüze görüştüm. Düşeyazdı maziye dair karamsarlıklar, öleyazdı modası geçen hatıralara. Susam tanesine bereket olurcasına gökten “sen” düştü, nefesi kesildi mısralarımın. Şipşirinsin ey güneş! Zarif mi zarifsiniz inci misali yere düşen sevgili kar taneleri. Siz olmasaydınız doğmazdı hiçbir mısra, siz varsınız diye kelime oyunlarından usandı şu doğa. Duamın duasına yetişir de zinciri olur düşlerimin tepetaklak hayalleri.   

    Ansızın Ömer Seyfettin’in edebî hikâyelerine yolcu oluverir yüreğimdeki kar taneleri. Kalemimden sevgi damlar da esiri olurum gökyüzünün. Sevdim seni bir kere, edebiyatsın diye seçtim tabiata bakan gözlerini. Ellerinin sesi oldum bir gram ilham uğruna. Bir kucak dolusu hasrete büründü vuslat saatim. Ne hoşsun ey gökyüzü! Dolunaydan güneşe, yıldızlardan kar tanesine dek roman yazasım var nedense. Bir gece vakti ilham gelir de mum ışığımın kelebeği olurum. Mum ve kelebek timsali aşka kavuşur ellerim. Mevlana’nın altın değerindeki sözlerinin konuğu olur şu dilim. Ah dil’im! Dilim dilim dil/imle beni, ne gelirse başıma senden gelir dil’im. Tatlı sözün de kötü sözün de kurbanı olur şu inci dişlerimin ardına gizlenen dil(im).

    Kuşların çığlığına gelin olur şarkılar, gül dalına asılı kalıverir unutulmuş mısralar. Orhan Veli’nin Boğaziçi’ne olan sevdası misali anamın ninnisinin tutkunu olurum an gelir. An gelir çocukluğumu kucaklar ellerim, gün gelir maşuku olurum geçmişimin. Papatya sarısı düşlerde birken özlem, nasıl da şımarmak ister gökten sağanak boşanırken. Sicim gibi yağan yağmur damlacıklarının gölgesinde duaya uzanır merhamet elleri. Yeryüzü seccade olur, selâma durur ağaç dalları. Ne muhteşemsin ey yeryüzü! Bir avuç tohum eksem bir yerine bin verir toprak kokulu ellerin. Kara toprağın sancısını çeker şu yeryüzü. Topraktan geldi, yine toprağa dönecek âdemoğlu. Esiri olduk şu fani dünyanın, makyaj yapıp da aldattı bizi dünya hayatı.

    Naifsin, muhteşemsin ey gökyüzü! Her şeyinle inci gibisin, doğalsın. Güzelliklerden yana tüm güzellikler benden sana armağan olsun. Çocukken gökteki pamuk beyaz bulutlara bakıp hayaller kurardık. İşte biz o tertemiz neslin çocuklarıydık. Bulutların üstünde kitap okumayı, sonsuzluğa kanatlanmayı, meleklerle komşu olmayı hayal ederdi minik kalbim. Kucakla bizi gökyüzü, tabiat ananın kucağına sımsıkı sarıver. Yok olsun tüm kötülükler, şu fani dünya pamuk misali düşlere bürünsün. Her zıtlığa rağmen yaşamak güzel şey doğrusu…

    Devamı [...]

Divanlardan

  • AŞKNAME

    Râna Duman

     

    “Çıktı yaşıl  perdeden  arz  eyledi  ruhsâr  gül

    Sildi  mir’ât- i  zamîr-i  pâkden jengâr gül” [1]

    Gözyaşları taç yapraklarını ıslatmış; narin yapraklarına bir yaz serinliği armağan etmişti. Ağlıyordu gül, kanlı gözyaşları döküyordu.

    “ Geldi ol dem kim ola izhar-ı hikmet kılmağa

    İnşirâh-ı  sadr  ile  sadr-ı  saf-ı  ezhâr  gül” [2]

    Fuzuli’nin ölümsüz beyitleri yüreğindeki boynu bükük hüzne bir muharebe ilan etmiş; kazananı belirlemek ise yine gülün yüreğine kalmıştı. Fuzuli ”Şairler yalan söylerler!" diyorken Papatya en asil ve en güzel olduğuna nasıl inanabilirdi? "Veyahut ben!" diye düşündü gül  “Şu gök kubbeden gelip geçen onca gül kasidesine ben nasıl inanayım? " 

    “ Yetti ol mevsim ki açmağa  gönüller mülkünü

    Ola gül-şende  reyâhin hayline  ser-dâr gül“ [3]

    Ansızın buruk bir gülüş yayıldı gülün çehresine. Kanlı gözyaşlarını bir çırpıda sildi; yaprakları ile rüzgârı selamladı. Fuzuli, eğer bana dair güzel bir şey varsa bu senin aşkının güzelliğinden ötürüdür. Avni, benim şu fani taç yapraklarımda sonsuz aşkı tadıyorsa bu Avni'nin ulvi yüreğinden ötürüdür. Baki, sevgilisinin yanaklarında benim kızıllığımı anıyorsa bu Baki'nin vefasından ötürüdür. Nefi, baharı benimle müjdeliyorsa bu Nefi'nin memnuniyetinden ötürüdür. 

    Hani şu nefis dedikleri vardır; div rakip! 

    Fısıldadı ve fısıldadı durmaksızın:" Kıskan o papatyayı! 

    Fuzuli, Avni, Nefi ve daha niceleri sana râm iken 

    Papatya nasıl olabilir ki güzel!" 

    Hayır! Boyun eğmeyeceğim onun karanlık fısıltılarına 

    Âşıklarımın aşkına layık olacağım var oldukça

    Hiç yer bulursa kibir şu fani kızıl taç yapraklarımda

    Tadar mı bende sonsuz aşkı şanlı komutan Avni! " 

     

    “Sureti hayaline hayran eyledi arifleri

    Açtı irfân ehline  gencîne-i  esrâr  gül” [4]

     

    Gül, papatyayı düşünüyor ve ondaki saflığı, duruluğu hayal ediyordu. Derken boynu büküldü ve dikenlerine baktı.

    " Ah... Benim dikenlerim var... Onun bir meleği anımsatan beyaz taç yapraklarındaki saflık ve duruluk... Masumiyet! Çok mutluyum papatya adına! Hep baharın ve huzurun kokusunu verecek masumane melek çehresi ile baharı müjdeleyecek"

    Yapraklarını dikenlerini örtmek istercesine salındırdı gül.

    “Her nevresinde şah-gül aldı eline cam-ı mül 

    Lutf et açıl sen dahi gül ey servkadd ü goncefem”[5]

    Gül, bahar rüzgârı ile mest olmuş bir ahvalde adeta gülücükler saçarak:”-Hani bir zamanlar bir ressam varmış derler! Dünyanın en en en en güzel kadınının resmini yapacağım demiş ve sarılmış fırçasına başlamış çizmeye! Çizmiş... Çizmiş... Çizmiş... Nihayet resmini sona erdirdiğinde... Bir bakmış ki hiç de hayallerindeki gibi güzel bir kadın değil bu! Fakat nerede hata yapmış olabilirim diye düşünmüş; düşünmüş... Nihayet farkına varmış. Karanlık olmadan ışığın kadri hiç anlaşılır mı?! Kusurları yokmuş... Bu yüzden en güzeli çizememiş! Şanlı komutan Avni'nin de bir beyiti vardı bu ressamdan haber veren:

    "Bir güneş yüzlü melek gördüm ki âlem mâhıdur 

    Ol kara sünbülleri âşıklarının ahıdur"[6]  

    Gül, dikenlerine içten bir tebessüm etti ve yapraklarını güneşe çevirerek dikenlerini gökyüzüne sergiledi.”- Kusurlarımla güzelim ben. Beni ben yapanlardan biri de işte şu dikenlerim! Bana râm olacak olan dikenime katlanır, dikenlerimle sever beni. Taç yapraklarımın güzelliğine sevdalanıp da dikenleri görünce kaçan kendini âşık mı sanır?"

    Fuzuli’yi anımsayarak gülümsedi gül. Güneşi ısıtacak kadar sıcak gülümsedi.

    Göğü aydınlatacak kadar mesut gülümsedi.

     

    “Bir yüzi gül gonce-leb dil-dâr dirsen işte sen 

    Sen güle bülbül gibi kim zâr dirsen işte ben “[7]

     

    Gülün taç yapraklarından süzülen kanlı yaşlar yine toprağa bir kılıcın gamlı bir yüreğe saplanması misali saplanıyordu. Neden ağlıyordu yine? Papatya için ağlıyordu! Boynunu bükmüş; sessizce acı dolu yaşlar döküyordu." Biricik papatya! Şair onu güzel olduğu için seviyor! Onu, o olduğu için değil; güzel olduğu için seviyor! Fakat şu güzellik dediğimiz... Gülün de papatyanın da ömrü bir aya varmaz geçer; geriye yalnızca bir kuru ot kalır... Oysa yüreği seven hakiki seven değil midir? Tabiatına yanan... Fıtratına âşık olan...  Fakat papatyayı güzel kılan şairin aşkı değilse ya nedir? Ama yalnızca madden seven nasıl hakiki sever ki! Hani " Aşk biter!" der kimisi oysa aşkta mevcudiyetinden sıyrılıp sen bitersin fakat sevdalandığın taç yaprağı ya da ahu göz, selvi boy veyahut sırma saç ise  biter çünkü fanidir onlar gelir geçer! Yani şair geçici mi seviyor? Ah güzel papatya! Yeryüzünde sayısız papatya varken en asil ve güzeli şairin sevdiği olmalı çünkü o, onun papatyası! Fakat... Fakat ya geçici seviyorsa şair?  Ah güzel papatya! Biricik papatya!" 

     

    “Aşk imiş her ne var âlemde 

     İlim bir kıyl u kal imiş ancak “[8]

     

    Bir çift göz,  piposunu söndürmüş ve derin bir tefekkür haline bürünmüştü. Gülün hıçkırıklarını duyunca yüreğinde bir sızı duydu ve gözlerini güle kenetleyip yavaşça kızıl taç yapraklarına dokundu.

    " Ağlama artık güzel gül 

    Üzgün olmak hiç yakışmıyor senin gibi Avni'nin Fuzuli’nin Nefi'nin aşkını tatmış bir çiçeğe!

    Aldırış etme 

    Nice düşündürür seni

    Kimin gerçekten aşkı yaşadığı 

    Kimin ise yaşadığını sandığı? 

    Sen sev! 

    Sen en güzel sev!

    Sen aşka yan! 

    Düşünme artık

    Baksana nasıl da küsmüş şu taç yaprakların!

    Değer mi hiç böyle ağladığın? " 

    Bir çift gözü görünce bir daha akıtmamak üzere sildi gözyaşlarını gül. Ehl-i dilden bu zâtı çok severdi gül.

    "Bak, bir de beyit okuyayım sana ki 

    Hep gülümse gül! 

    "Leblerimle emrine amadedir canım benim 

    Al da bir buseyle öldür haydi cananım benim" [9]

    Kızıl yaprakları lal gibi parladı gülün.

    Hiç sönmeyecek bir gülüş yayıldı yüzüne.

    " Şairler yalan söylerler, değil mi? Şair çok seviyor papatyayı, gerçekten seviyor! Değil mi? Sadece onu güzelliğinden ötürü değil; fıtratından ötürü seviyor! Değil mi? Sevmeyi biliyor; gerçekten seviyor, değil mi? " 

    Gül, olumlu bir yanıt alabilmek adına yalvarırcasına soruyordu.

    " Evet, evet tabi! Gerçekten seviyor!" 

    Bir çift göz ile kısa bir hasbihalin ardından batan güneşi ölümsüz gülüşü ile selamladı gül.

    “ Biliyor musun gökyüzü, hep mesut olacağım! Şu narin boynumu büken nefsi fısıltıları duyduğum her vakit yüreğimi dinleyip Hak Teâla’yı anıp kendimden geçeceğim ve ben mesut olacağım!

    " Derd-i Işkun ki benüm munis-i gam-harum ola

    Hâşe Li'llah ki dahı yâr-ı vefa-dârum ola" [10]

    Bu eşsiz beyitteki gibi sevilmeyi bekleyeceğim; ölümsüz aşkı bekleyeceğim. Gülüşüm hiç silinmeyecek çünkü biliyorum bir gün bekleyişim nihayete erecek! Mesut olacağım! En mesut olacağım! " dedi fısıltıya dönüşen sesi ile.

    Hep mesut

    Her şeye rağmen

    En mesut!

     

     

    KAYNAKÇA VE NOTLAR:

    [1] Fuzuli, Bahar Kasidesi

    “ Ruhsâr” : Yanak , ‘’ Mir’ât” : Ayna , “ Jengâr” : Pas, Kir 

    [2] ‘’ İnşirâh” : Ferahlık , “ Sadr” : Göğüs , “ Ezhâr” : Çiçekler

    [3] “ Reyâhin” : Fesleğenler , “ Ser-dâr” : Kumandan

    [4] “ Gencîne” : Hazine

    [5] Nefi, Bahar Kasidesi

    “Nevr’’ : Parlaklık , “ Mül” : Şarap , “ Servkadd” : Selvi boylu

    [6] Avni

    “ Mâh” : Ay

    [7] Necati, Gül Kasidesi

    “Dil-dâr” : Sevgili

    [8] Fuzuli

    “ Kıyl u kal” : Dedikodu

    [9] Süleyman Arif Emre 

    [10] Avni

    “ Işk” : Aşk ,  “ Munis” : Cana yakın ,  “Gam-hâr” : Kederlenen

    ‘’ Vefa-dâr” : Vefa gösteren

    Devamı [...]

Haberler

Sinema

  • GOOD HUNTING: RUH VE AVCININ VAROLUŞSAL İLİŞKİSİ

    Hatice Yıldırım

    Film, Çin asıllı Amerikalı yazar Ken Liu’nun aynı adı taşıyan kitabından uyarlanmış ve “Love, Death and Robost” dizisinin 8. bölümü olarak piyasaya sürülmüştür. Her biri konu, içerik ve tarz bakımından birbirinden farklı olan diğer bölümler arasında öne çıkan bu bölüm, 17 dakikaya çok geniş bir felsefe ve çeşitli mesajlar sığdırması bakımından izleyicilerin en çok beğendiği bölüm oldu. Bu hacmi küçük ama arka planı zengin kısa filmi farklı açılardan inceleyerek, neden beğenildiğini anlamaya çalışacağız.

    Çin mitolojisinde mistik canlılardan biri olan Huli Jing efsaneye göre kadın kılığına girerek erkeklerin arzularından yararlanan kötü bir ruhtur. Kore efsanelerinde Gumiho, Japon mitolojisinde ise Kitsune olarak karşımıza çıkan bu varlık, dokuz kuyruğu olduğuna inanılan doğaüstü güçlere sahip bir tilkidir.

    Film efsanenin öğretisine uygun olarak başlıyor. Ruh avcısı ve oğlu, bir gence musallat olduğunu düşündükleri Huli Jing’i avlamak için beklemektedirler. Güzel bir kadın kılığında gelen Huli Jing ile ruh avcısı mücade etmeye başlar. Bu kısımda Çin geleneksel filmlerinde alışık olduğumuz bolca sahne var: çatılarda yapılan kovalamaca, havada kung-fu tekniklerinin sergilenmesi, gecenin ortasında görülen koca bir ay, kenti tepeden gören bir tapınak. İlk dakikalarına sığdırılan bu sahneler, Çin geleneğini ve kültürünü yansıtmak için yerleştirilmiş gibi görünüyor. Siz film sonuna kadar bu tema ile ilerleyecek diye düşünürken baba ölüyor. Eskiyi temsil eden babanın ölümü ile yeni bir kültürün başlayacağı mesajı veriliyor. Bir karede çocuk büyüyor ve ilk sahnelerde karşılaştığı yavru Huli Jing’e yardım ederken görülüyor. Hemen arkasından şehre tren hattının gelmesinden bahsedilerek filmin yörüngesi değiştiriliyor. Başlangıçta sizi doğaüstü olayların ve karakterlerin olduğu bir dünyada gezdirdikten sonra film, adeta üzerindeki kabuğu çıkararak SteamPunk (Sanayi devrimi ve buharlı makinelerin hâkim olduğu dönemleri anlatan film türü) formatına geçiyor. Her yerde buharlı makineler, dişliler ve yabancı insanların olduğu bu yeni sahnelerde, sömürgeciliğe yönelik ağır eleştiriler yapılıyor.

    Kahraman, genç ve dinamik Çin halkını temsil ediyor. Ülkesine gelen emperyalist güçlerin emrinde sessizce çalışan kahraman üzerinden, emperyalizmin girdiği ülke halklarını, boyun eğen kitleler haline getirip kullanması vurgulanıyor. Kahramanın arkadaşı olan Huli Jing ise izleyiciyi şaşırtarak sanayileşmesi göze sokulan o şehrin içinde bir anda karşımıza çıkıyor. Modern zihniyetin inşa ettiği bu yendünyada, eski doğaüstü özelliklerini kaybederek kadın vücuduna hapsolması, onu av haline getirmiş. Hayatını güzelliği ile kazanan bir hayat kadını olarak tekrar sahneye gelmesi; doğaya ve insana farklı bir bakış açısıyla bakmamız gerektiğini söylüyor. Bu sahneyi izleyen sahnelerde kasıtlı bir iyi-kötü yer değiştirmesi yapıldığını görüyoruz. Kadını kendi arzuları için kullanan kötü ruhlu erkekler ile onlara av olan Huli Jing vurgulanırken, adeta efsanenin modern zamanda aldığı hali bize fark ettirmeye çalışılıyor. Sonlara yaklaştıkça kent hızla gelişiyor. Bu gelişime orantılı olarak parayı elinde tutan güçler Huli Jing’den her şeyini alıyorlar. Film burada izleyiciyi kendince bir toplum ve vicdan eleştirisi ile baş başa bırakarak bir sonraki dönemece geçiyor. Emperyalizmin tüm oyunlarına boyun eğen erkek kahraman, zeki ve güçlü Çin halkını temsilen, kendi kaderini değiştirecek beklenmedik bir hareket yapıyor. Bu sistemin getirdiği teknik ve mekanik imkânları, sisteme karşı kullandığı bir silah haline getiriyor. Son sahnede, sömürgeci düzenle yapılan bir hesaplaşma olarak, Hulii Jing’i ava çıkmış mekanik bir tilki haliyle görüyoruz. Ve intikam alınıyor. Sembolik olarak hem olaylara, hem karakterlere birçok anlam yüklendiği için, filmin bu yönü izleyicide büyük etki uyandırıyor.

    İnsani güdülere geniş yer veren filmde, onları olayların arka planındaki güç olarak merkeze koyuyor. Bir suçlu arama eğilimi, bilinmeyeni kötüleme eğilimi, güçlünün güçsüzü kullanması ve cinsellik. Tüm olayların çıkış noktası gibi gösterilen bu eğilimler bizi, seçimlerimiz üzerinde uzun uzun düşündürüyor. Bu amaçla filmin her karesinde oldukça açık bir biçimde sık sık tekrarlanıyor. 

    Filmin dikkat çeken diğer yönü ise; film boyunca vurgulanan zıt cinsiyetler arası ilişkinin ana karakterler arasında bu yönüyle ele alınmaması. İki karakter de birbirine cinsiyete dayalı hiç bir tutum takınmıyor. Birbirini anlama, yardım etme ve yanında olma gibi insani yönlerin, davranışa döküldüğü sahneler ile asıl odaklanılması gerekenin ‘insan’ olduğu vurgusu yapılıyor. Bu anlamda ahlak dersi verme amacı taşıdığı sonucu çıkıyor.

    Filmin başından sonuna kadar, doğaüstü bir varlığın farklı koşullara uyum sağlayarak yaşamını sürdürmesi ise bir başka dikkat çekici nokta. İzleyiciye, mitolojik varlıkların yok olmadığını, hayatlarına yeni bir rolle devam ettikerini düşündürerek, sempatiyle karışık bir tedirginlik vermeyi de ihmal etmiyor.

    Klasik Yin-Yang felsefesine göre ‘her iyinin içinde bir kötü, her kötünün içinde bir iyi vardır’ mesajı net olarak görülmese de, daha dar bir dairede kolaylıkla hissediliyor. Filmin başındaki avcı Huli Jing, ortalarda ava, sonda yine avcıya dönüşüyor. Ana etmen olarak vurgulanan insan ise; başta kullanılan, ortada kullanan, sonda ise adaleti sağlayan ve bedel ödeyen olarak rol alıyor.

    Son olarak dikkatleri çeken şey: filmin,  insan-çevre arası etkileşimine yaptığı vurgu. İnsan kendi güvenliği, menfaati ve çıkarı doğrultusunda tarihin başından beri çevresinde olan her şeyi, bilerek ya da bilmeyerek tahrip etmiştir. Bu tahrip doğa ile başlamış, zamanla hayvanlar ve nihayet kendi türünü de içine alarak genişlemiş. Bunu durdurabilmek ise; gücü, zekâyı ve teknolojiyi doğru amaçlar için kullanan insana bağlıdır.

    Devamı [...]