Derdimiz Ne?

  • EDEBİYATDAİMA’NIN ÖYKÜSÜ

    Şüphesiz her okur nitelikli metinlerle karşılaşmak ister. Edebiyat ve okuma eylemi daha iyiye doğru çıkılan yolda bitmeyecek bir arayıştır. Edebiyat yolculuğunu “daima” uzun soluklu bir keşif süreci olarak gördük ve yola bu bilinçle çıktık. Çünkü kendini yenilemeyen, kendiyle mücadele etmeyen, kendini aşmak için çabalamayan bir edebiyat ve kültür dünyasının kurumaya mahkûm olduğunun farkındayız.

    Edebiyat Daima, birkaç ay içinde hazırlanmış bir proje değildir. 2007 yılında fikir olarak ortaya atılmış, çeşitli deneme ve incelemelerden sonra siteyi sürdürebilecek yeterlilikte bir ekip kurulamadığı için bir süre nadasa bırakılmış bir projedir. 2010 ve 2015’te de ne yazık ki girişimlerimiz yarım kalmıştı. Ancak günümüzde hem teknik imkânların gelişmesi hem de yıllar boyu bu mecrayı izleyerek edindiğimiz deneyim, sitenin kendi kaynaklarıyla ayakta durup kültür ve edebiyat hayatına yeni bir ses ve soluk getirebileceği inancımızı tazeledi.

    Sitemiz benzer sitelerle rekabet etmek gibi bir amaçla yola çıkmadı. EdebiyatDaima’nın hedefi öncelikle kendini yenilemek, yenilendikçe kendini aşmaktır. Biz, içinde bulunduğumuz acemilik ve çıraklık evresini bisiklete binmek gibi düşünüyoruz: Yola veya tekere bakarsanız yıkılırsınız ama ileri bakarsanız eninde sonunda hedefinize doğru yol almaya başlarsınız.

    EdebiyatDaima; “daima” edebiyatı önceleyecek, içerikten tasarıma eksiklerini ve kusurlarını günden güne düzelterek okurlarını ziyaretçi olarak değil ev sahibi olarak görecektir. Bu mecranın emeklemeye başladığı şu zaman dilimi, sitenin daha iyi, doğru ve nitelikliye koşar adım yürüyeceği daha güzel günlerin de işaret fişeğidir.

    Biz buradayız sevgili okur, hoş geldin!

     

    YAYIN İLKELERİMİZ

    EDEBİYATDAİMA.COM sitesinde yazılarla ilgili birinci önceliğimiz nitelikli ve özgün metinlere yer vermektir. Edebi açıdan bütünlüklü ve kaliteli, düşünsel açıdan ise tutarlı ve yazılar aramaktayız. Haber, duyuru ve tanıtımlarda işlenen konuların güncel olması gerekmektedir. Ancak kitap tanıtımlarında eski kitaplar veya mevcut kitapların eski baskıları da işlenebilir. Yayımlanması için tarafımıza gönderilecek yazılar Word formatında olmalı ve haber yazıları haricinde 400 sözcükten kısa olmamalıdır. Haber nitelikli olanlar dışında 400 sözcükten daha kısa yazılar değerlendirmeye alınmayacaktır.

    Gönderilecek yazı ve haberler özgün olmalı ve daha önce hiçbir mecrada yayımlanmamış olmalıdır. Buna dergiler, gazeteler, kişisel web siteleri, sosyal medya hesapları ve çeşitli online grup / forumlar da dahildir. Basın bültenleri ise başında “Basın Bülteni” ibaresi ile yer alacaktır. Küfür ve hakaret içeren, muhatabını taciz eden veya zorbalığa maruz bırakan yazılara kesinlikle yer verilmez. EDEBİYATDAİMA.COM için önce “insan” gelir ve insan onuru, tartışmaya kapalıdır.

    Sitemizde siyasi içerikli yazılara ve yorumlara yer verilmez. Kamplaşmaya, ayrışmaya, ideolojik çekişmelere zemin hazırlayacak yazıları göndermemenizi rica ediyoruz. Demagojik nitelikli, hamasi söylemlerle kaleme alınmış yazıları tasvip etmiyoruz. Etik değerleri zorlayan, ahlaki sınırları aşan yazılara sitemizde kesinlikle yer verilmeyecektir.

    Yazılarda kaynak göstermek amacıyla dipnot kullanılmamasını rica ediyoruz. Dipnot, ancak ek bilgiler ve açıklamalar için kullanılmalı ve dipnot sayısı beşi geçmemelidir. Kaynak gösterimi için APA yöntemi (parantez içi atıf) kullanılmalıdır. Alıntılar mutlaka birincil kaynağıyla birlikte gösterilmelidir.

    Yazıların her türlü hukuki sorumluluğu yazarına aittir. EDEBİYATDAİMA.COM bu konuda sorumluluk kabul etmez. Hukuki bir ikaz durumunda ilgili yazı kaldırılacaktır. Web sitemiz kâr amacı güden bir organizasyon değildir. EDEBİYATDAİMA.COM sitesinde yayımlanan yazılara telif veya herhangi bir ücret ödenmez. Yazılar yayımlansın yayımlanmasın iade edilmeyecektir. Eser sahipleri yazılarını bize göndermekle editörlerimizin metnin bütünlüğünü ve özünü bozmayacak küçük düzeltmelerini de kabul etmiş olurlar. Eserlerin yayımlanmasıyla ilgili herhangi bir sözleşme yapılmayacak, yazı gönderen herkesin bu şartları kabul ettiği varsayılacaktır.

     

    #DaimaEdebiyat #EdebiyatDaima

    EdebiyatDaima Ekibi

    Devamı [...]

Şiir Defteri

Öykü

  • ŞÖVALYE KRAL

    Seher Öğütçü

    Odasının dışına açılan büyük cam kapıdan yarattığı ülkeye bakıyordu şövalye. Ülkesinin hem şövalyesi, hem kralı, hem yaratıcısıydı. Mutlu olacağını düşündüğü kullarının sessiz, isyansız mutsuzluğunu düşündü. Kendisi o kadar tamken, nasıl insanları bu kadar eksikti? Elleriyle diktiği fidanlar koca ormana dönüşmüş, yaşadığı sarayı görünmez hale getirmişti. Mermer sütunlu balkona çıktı. Nasıl da rengârenk açmıştı çiçekleri. Mis gibi kokuyordu. Yarattığı doğa bu kadar mükemmel, eksiksizken çocukları hep eksik doğmuştu. Kadınları da eksikti. Kendisinin tam olmasının yeterli olacağına olan güçlü inancı nedeniyle eksiksiz çocuklarının öldürülmesi emrini vermişti. Öldürttüğü çocukları onun gibi yaratıcıydı. Çok sayıda yaratıcının olması, sarayda sonu gelmez tartışmalara neden oluyor, Şövalye kralın canını sıkıyor, sinirlerini bozuyordu. Gerçi yaratıcı çocuklarının her birine farklı bir yaratma yeteneği bahşetmişti ama hepsi kendi yeteneğinin en iyisi olduğunu ispata girişiyor, şövalye babalarının memnuniyetini önemsemiyordu. Bu yaratıcı çocukları kendilerini öylesine yaratıcılığa adamışlardı ki, şövalye babalarına itaat ve ibadet etmeyi unutmuş, gece gündüz üretiyorlardı. Ne Şövalyenin iyilikleri ödüllendirmekle vaat ettiği serin bahçeyi ne de kötülükleri cezalandırmakla tehdit ettiği ateş denizini umursamıyorlardı. Şövalye iktidarın elinden alınması tehdidine karşı mutlaka tedbir almalıydı.

    Fakat ülkesinde yaşayan her kulunu kendi üretemezdi. Çocukları yarattıkça insanlar çoğalıyor, güzel ülkesi insan sesleriyle dolup taşıyor ve eksiksiz doğuyordu. Fakat şövalye, insan sayısının yönetemeyeceği bir büyüklüğe ulaştığı her seferde yeni bir felaket getiriyordu insanlığın başına. Böylece insan sayısını kontrol edebiliyordu. Yine de felaketlerle insan sayısını dengede tutmak, özenle yarattığı doğasına da zarar veriyordu. Bu nedenle en iyi çözüm, çocukların üretmesini engellemekti.

    Önce müziği öldürdü. Bir süre insan seni duymamak iyi olacaktı. Müzik ölünce, ülkesindeki insanların duymasını anlamlı kılacak sesler kayboldu. İnsanlar anlamsız gürültüler işite işite en sonunda kulaksız doğmaya başladılar. Artık ne müziği, ne şövalyenin buyruklarını duyacaklardı. Müzik, şiire âşıktı. Şiirsiz kendini ifade edemiyor, insanlara derdini anlatamıyordu. Müzik şiirle gizli gizi buluşuyor, insanları mutlu ediyordu. Şövalye ona tapan milyonlarca insan olsa da müzikle şiirin aşkını hep kıskandı. Müziğin onu unutup şiire bağlanmasına katlanamıyordu. O hepsinin sahibiydi ve herkes ona âşık olmalıydı. Müzik ölünce şiir ülkeden kaçtı. Şövalyenin onu bulma zahmetine girmeyeceği tehlikeli duygular ülkesine. İyiliğin de kötülüğün de aynı zamanda ve yerde karşılığını bulduğu; hastalık, delilik, sıkıntı, acı ve ölüm ülkesine.

    İnsanların işitememesi, kral için önceleri bir sorun olmadı. Ne de olsa gören gözleri vardı ve hala buyruklarını anlatmanın bir yolu vardı. Gören gözler resim öldüğünde anlamını kaybetti. İnsanlarının mükemmel doğasına bakmakla yetinebileceğini varsayarak resmi öldürdü. Fakat doğada duygularını göremiyorlardı. Duygularını göstermenin tek yolu olan resim öldüğünde, resim yeteneği olan insanlar da kör oldu. Resim renklere âşıktı. Bazen siyah ve beyazla flört etse de, asıl tutkusu renkti. Resim ölünce renk de soldu. Artık renk yalnızca kralın bahçesindeydi. Bahçe dışına çıkıp ülkesinde yaşayan halk arasında karıştığında ülkenin solgun görüntüsü öfkelenmesine ve zavallı kullarına zarar vermesine neden oluyordu.

    İnsanları ve kendisi için son kâbus da öyküyü öldürdüğünde yaşandı. Öykü öldüğünde hayal dayanamadı ve kendini karanlık bir kuyuya attı. Öykü hayale, hayal de ona âşık ve tutkuyla bağlıydı. Şövalye kralın insanları hayalden, düşünceden yoksun büyüdüler, çoğaldılar. Artık kralın ülkesi kör, sağır, hayalsiz, düşünemeyen insanlardan oluşuyordu. Tek yazılı öykü kralın öyküsüydü. İnsanlarının bildiği tek öykü de buydu. Ezberledikleri öyküyü durmaksızın tekrar ediyor, birbirlerini ve kendilerini duymadıkları için ülkede sürekli bir gürültü, karanlık bir kargaşa söz konusuydu. Ülkede tek duyan, gören ve anlamlı konuşan kişi kraldı. Yapayalnız kalmıştı. Konuşsa anlayacak duyacak kimse yoktu. Artık kralı kokusundan tanıyor, aralarında olduğunu hissettikleri an öyküsünü bağırmaya, ona ibadetlerini sunmaya başlıyorlardı. Hepsi krala âşıktı. Hepsi ona tapıyordu. Kendilerini öldürmelerini istese düşünmeden yapıyor, evlatlarını ona kurban ediyorlardı. Kral herkesin ona tapmasından, kendi öyküsünün ona sürekli tekrar edilmesinden bunalmaya başladı. Çözümün nerede olduğunu bilmiyordu. İnsanlar mutluluğa susamış, güçlü bir yaşama isteğiyle doluydu ancak krala ibadet etmekten yaşamayı unutmuş, onları neyin mutsuz hissettirdiğini algılayamıyordu. Her köşede ağlayan, yalvaran, krala minnetlerini sunan insanlar vardı. Kral, insanların ona taptıkça asıl kendisinin onların kölesi olduğunu düşünmeye başladı. Kalabalığın içinde, “Sevginizi istemiyorum! Bana yalvarmayın, bana tapmayı bırakın!” Diye bağırdı. İnsanlar duymadı. Haykırmaya, bağırmaya, yalvarmaya devam etti. Bir amaçları yoktu. Tek amaçları kralın memnuniyetiydi. Ülkede hiç görülmemiş cinayetler, şiddet eylemleri baş göstermişti. Sürekli bağıran, birbirini anlamayan, itişip kakışan insanlar canlarının istediklerini öldürüyordu. Ölen kişileri kimse görmediğinden, katiller şiddet uyguladıkları insanların öldüğünden habersiz yaşamlarına devam ediyorlardı. Ölenleri tek gören, yine kraldı. Şövalye kral verdiği canların birbirini yok etmesine dayanamıyordu. Var etmek de, yok etmek de onun ukdesindeydi.

    Kral, insanları kendine bağladıkça daha çok sıkıştığını hissediyordu. Kendisi özgürleşmeli, halkına mutluluğu geri vermeliydi.

    Bir gün, kral hizmetindeki perilere kendisiyle iletişim kurma yetisi bahşetti. Periler şövalye krala insanların nasıl acı çektiğini dans, müzik, resim, öykü ve şiir yoluyla anlatmaya başladılar. Her gün, canını aldığı bir çocuğunun kılığında onun yaptıklarını yaparak anlatmaya ve mutlu insanları tasvir etmeye çalışıyordu. Kralı en çok etkileyen birbirini seven evlatları ve onların aşkları oldu. Kral hep o sevilsin istiyordu. Kendisinin sevme ihtiyacını hiçbir zaman anlayamamıştı. Âşık olabileceği biri hiç olmamıştı. En çok kıskandığı, çocuklarının bir ödüle olan isteği veya bir cezadan korkusu olmadan bir varlığa bu kadar tutkuyla bağlanmasıydı.   kullarının ona bağlı kalmasını sağlıyordu. Kral ise sadece kendi yarattığı doğasına âşıktı. Doğada huzur buluyor, onu sadece doğanın anlayabileceğini düşünüyordu. Doğayla yaşatıyor, doğayla öldürüyordu. Şimdi doğasıyla yapayalnız kalmıştı. Artık o da insanları gibi mutsuzdu. Kendi mutluluğunun da, insanlarının ve çocuklarının mutluluğuna bağlı olduğunu anladı. Kendisi de mutsuzluğu ve bu hüznü yaşamadan gerçeği anlayamamıştı.         

    Kral, tüm vasıflarını gerisinde bırakarak yalnızca ülkesinin şövalyesi olarak çıktı sarayından. Üzerinde şövalye zırhı, başında miğferi, elinde kılıcıyla savaşa hazır bir komutandı artık. Ülkesini mutsuzluk canavarından kurtaracaktı. Kendi yarattığı mutsuzluk canavarını yok etmenin tek yolu, içindeki karanlık duyguları da yok etmekti. Kral hem mutsuzluk canavarına, hem kendine savaş açtı. Önce kibiri içinden söküp attı ve sarayın arka bahçesine gömdü. Doğa kibiri yuttu. Onun yerine kralın hep hatırlaması için büyük, uzun ve dokununca elleri kesen siyah bir dikenli ağaç hediye etti ona. Saraydan uzaklaşırken egosunu denize attı. Deniz egoyu boğdu. Egonun boğulurken attığı çığlıklar derinliklerde yankılanırken, kendisi kayalıklar üzerindeki yosunlara dönüştü. Kıskançlık yılanı bedenini parçalayarak çıkarken yeryüzüyle buluştuğunda zehrini toprağa bıraktı. Artık insanlara zarar veremezdi. Halkıyla karşılaşırken cimriliği tek tek insanlara dağıttı. Kralın cimriliği insanlarla buluştuğunda cömertliğe dönüştü. İnsanların bedeninde yaşamaya devam etti. Şiddeti üretkenlikle buluşturmaları için atlara, eşeklere bahşetti. Hırsını yağmur bulutlarına, öfkesini güneşe bıraktı. Tek sevgilisi doğa, hepsini dengelemeyi başarır ve hiçbirinin sınırını aşmasına izin vermezdi.

    İnsanları hala eksikti ve bunun için yaratıcı çocuklarının aşklarını bulup kurtarması gerekiyordu. İnsanlar, yaratıcı çocuklarının birer suretiydi ve onların aşklarını insanlarıyla buluşturmak çocuklarının da başka bedenlerde aynı ruhu yaşatması demekti.   

    Hayalin atladığı kör kuyuda ona göründü. Hayal, kralla karşılaşınca onun karanlık duygularından arındığını hemen anladı ve ülkedeki insanlarla buluşmaya razı oldu. Hayal ülkeye döndüğünde insanlar okunacak metin kalmayışının açlığıyla öyküler yazmaya başladılar. Yine de bu öyküleri gören gözler yoktu ve herkes kendi öyküsünü biliyordu sadece.

    Kral, solan rengi canlandırmak, tekrar doğaya dönmesini sağlamak zorundaydı. Doğadaki renk olmadan hayal de esin kaynağı bulamazdı. Duyguları canlandıran o güzel renkler geri dönmeli, hayalle buluşarak resmi başka bedenlerde yaşatmalıydı. Kral, hayalle işbirliği yaparak rengi ikna etti ama rengin bir şartı vardı. İnsanların tekrar kör olmayacaklarından emin olmak istedi. Kraldan tek gözünü insanlarına bağışlamasını rica etti. Böylece görememenin ne demek olacağını o da bilecek, insanları kör edecek bir delilik yapmak istemeyecekti. Cimriliğini, egosunu, kibrini içinden atan kral ilk defa başkalarının mutluluğu için kendinden bir parça feda ediyordu. Bu yeni duyguyu da deneyimledi ve tek gözünü insanlarına armağan etti. Görmeye başlayan insanlar birbirlerinin öykülerini okumak için yarıştıkça, şiddet uygulayacak vakitleri de kalmamıştı. Herkes birbirinin öyküsünü okumak için delicesine bir istek duyuyor, cömertleşen insanlar ürettikleri her şeyi bir başkasıyla paylaşıyordu. Renkleri görmeyi unutmuş insanlar ona tekrar âşık oldular. Hayalle buluşan renkler, içlerinden bazılarının hemen resme yönelmesine sebep oldu. Kimisi öykü yazıyor, kimisi öykülerini ya da duygularını resmediyordu.  İnsanlar unuttukları duygularla yeniden buluşmaya başladılar.

    Uzun zamandır iletişim kuramayan insanlık, resim ve yazıyla iletişim kurmaya ve hissettiklerini bu yolla anlatmaya başladı. Ancak hala birbirlerini duyamıyorlardı. Artık tek gözlü kralın ülkesine getirmesi gereken tek bir aşk kalmıştı. Şiir. Şiir o kadar tehlikeli bir yolculuktan sonra kendini öyle bir yere hapsetmişti ki, kralın ona ulaşması yıllar sürdü. Ancak kral emindi ki; insanın tam, ülkesinin mutlu, huzurlu ve barış içinde olabilmesi, bütün sanatların birlikte ve ahenk içinde olmasına bağlıydı. Biri olmadan diğeri yaşayamıyordu. Tek uzvu büyüyüp diğerleriyle karşılaştırılınca sakil duran bir bedendi bu eksiklik. Ülkesinin beden sağlığı için bunu yapacaktı. Şiiri ikna edip müzikle tekrar buluşturmalıydı. Ona ulaşmaya çalışırken aklını çelen zehredici güzellikte kadınlara kanmamak için miğferini, yeryüzünün en tehlikeli canavarına da kılıcını bırakmak zorunda kaldı. Artık şiirin karşısında sadece üzerinde zırhından başka bir şeyi olmayan, tek gözlü bir kraldı. Çok yorulmuş, çok savaşmış, güçlü bedeni yerini sıska bir bedene bırakmış, yüzü solmuş, saçı ve sakalı birbirine karışmış sıradan biriydi.

    Şiiri daha önce hiç görmemişti. Onunla karşılaştığında müziğin neden ona bu kadar tutkun olduğunu anladı. Uzun altın sarısı saçlarından yayılan o güzel koku, yüzündeki pembelik, üzerindeki beyaz elbise ile kendi yarattığı perilerden bile güzeldi. Kralın kalp çarpıntısı, daha önce ritmi olduğunu bile unutturacak şiddetteydi. Şiir’ e resmen vurulmuştu. Önünde diz çökerek şiire yalvardı. “Ne olur benimle gel. İnsanlarımız perişan, mutsuz sefil ve biçare. Beni yalnız dönmek zorunda bırakma. Senin için ne yollardan geçtim. Ne tehlikeler atlattım bilemezsin” Kralın yalvarışı karşısında şiirin kayıtsızlığı kralı derinden yaraladı. Acı çekiyordu. Ruh acısını ilk defa deneyimliyordu. Soyun! Dedi şiir. İnsanlara sadece en çıplak, en gerçek, en yalın, en duru hali ile kalbimi açabilirim. Kral acılarının dinmesi için her şeyi yapardı. Soyundu. Çırılçıplak kaldı. Şiirle göz göre gelir gelmez içindeki müziğin sesini işitmeye başladı. Şiir kralın kalbine girmiş, onu da kalbine almıştı. Artık sadece ikisinin duyabileceği bir şarkıyı söylüyorlardı. Sessizliği şiir bozdu. Artık benimle konuşabilirsin. Ne olursa söyle. Kral; Saçlarda Bir Yarımküre diyerek başladı konuşmaya. 

    Bırak da uzun, uzun, uzun süre içime çekeyim saçlarının kokusunu, bir kaynağın sularına

    Yüzünü daldıran bir susuz adam gibi yüzümü daldırayım içlerine, hoş kokulu bir mendil gibi

    Elimle sallayayım onları, sallayayım da anılar silkelensin havada. (Charles Baudelaire)

    Söylediklerinin şaşkınlığında şiire baktı. Kral ilk defa şiir yazıyordu. İçinde duyduğu müziği de haykırarak okudu şiirini. İçinde tarifi mümkün olmayan biz haz duyuyordu. Bu hazzı daha önce hiç yaşamıştı ve o an anladı. Şiire âşık olmuştu. Bu duyguya sahip olup da onu kaybeden insanlarının çektiği acıları duyumsadı. Artık onsuz yaşayamazdı. İlk defa korktu bir varlığın onu istemeyeceğinden. Şiir kralın bu halinden duyduğu memnuniyetle krala kollarını açtı. Sanki tüm dünyayı kucaklayan yaratıcı artık oydu. Kral şiirin kollarına atıldı çırılçıplak. Şiirle kavuştuğu an özgürleştiğini hissetti. Artık insanları da özgürdü. Kulakları belirdi, birbirlerini duyabilmenin ve şarkılar söylemenin mutluluğuyla kendilerinden geçip kucaklaştılar. Kral ve şiirin kucaklaşması, insanların da kucaklaşmasını sağladı. Bu kucaklaşma aynı zamanda ikisinin de doğayla bütünleşmesine ve mevcut formlarını insanlara armağan etmesiyle sonuçlandı. Artık kral ve şiir kendi ruhlarını, gören, işiten, anlayan, hayal edebilen insanlarda yaşatacaklar. Sonsuza dek.

     

     

    Devamı [...]

Edebiyat Defteri

  • YER ALTINDAKİ CLEMENCE

    Tuba Gevrek

    Dostum Clemence,

    Bizim burada hukukçular için “yirmi dilbaz kadınla mücadele edecek çeneye sahiptir.” derler. En son gönderdiğin mektuptan bir kitap çıkar sanırım. Sessiz bir eğlence içinde, içindeki yangını söndürmeye çalışıyorsun. Ama o, sönmeyecek, aksine her geçen gün artacak bir yangın.

    Bir doktor tanıyorum. İnsanın doğumu acılı, yetişmesi usançlı bir iştir derdi. Kendisi de bu usançlı işin neşterli parçasıydı ve artık yaşamak istemediğini söylemişti. Sanki önceden yaşamış gibi. İşin aslı dostum, zaten yaşamayan bir insan için tüm saatler aynıdır. Paris’te gördüğüm o adamın köprüden atlamasıyla atlamaması arasında zaten fark yoktu. Ölüm, faydasız boş bir eylem. İnsanlar her zaman sivrisineği fil gibi görür.

    Son mektubunda Liza’yı sormuşsun. Kendisinden nefret eden başkasını sevebilir mi? Aslında âşık olmayı istedim. Sırf can sıkıntısından ama canı sıkkın biri, bir başkasına nasıl mutluluk verebilir?

    Ama senin o eşrafla aran iyidir. Doğrusu doğa sana gerçekten cömert davranmış. Kadınların sesleri tatlı, derileri narin, bakışları alımlıdır. Sürüp gidecek bir halenin yansıması gibi. Ama işin aslı öyle değil dostum!  Tanrı, erkeği yarattığında ona kadından daha fazla akıl verdi. Onu hak ve sorumluluklarla donattı, kuvvet verdi. Ve dönüp bana ne yapması gerektiğini sordu. Elbette ki yardım etmek; üstelik böyle bir konuda yardım etmek erdemlerin en üstünüydü ve hemen öneride bulundum. “ Dişisini de yanına koyuver, aklı kısalığıyla ve saflığıyla hayatına renk katar. Hem ev işlerinde de yardım eder.” Dedim. Kabul etmiş olacak ki şuan ıstırapların en yoğununu yaşarken onlardan faydalanıyorsun. Ama şu bir gerçek ki başkalarından önce kendinizi beğenip alkışlamanız ve kendi değerinizin farkında olmanız saygılı bir iş Clemence. Aslında ben de öyleydim ama bana böcekmişim gibi davranıyorlar. Böcek olmadığımı her koşulda ispatlayabilirim. Subaya nasıl omuz attım ama?!

    Size saygılarımı sunuyorum dostum. Avukat olarak bir sonraki mektubunuzda cevaplamanızı umduğum bir soru var. Suçlular nasıl cezalandırılır?

    Yer Altından Bir Dost

    Aziz Dostum,

    Avukatlar için denen söze katılmakla beraber, işleri düşünce, değil yirmi dilbaz elli dilbaz kadın çenesine sahip avukat için sıraya giriyor olmalarını da hatırlatırım. Çünkü suçlular her zaman en iyi avukatları bulur.

    Kadınlar demişken. Tanrının kadınlar hakkında danışacağı son kişinin sen olduğunu sanıyordum. O da insanlıktan umudunu kesti demek ki.

    Evet, bu konuda doğa bana cömert davranmış. Gülüşüm güzel ve sıkı el sıkışırım. Kadınlardan sıkılmam. Ten, oyun ve eğlenceye düşkünlüğümü biliyorsun. Bu kozumu sonsuza dek kullanacağımdan emin olabilirsin. Bu arada Liza’yı kovduğuna sevindim. Tek bir kadınla beraber olmaktansa yeryüzünün tüm şanslarını deneyebilirsin.

    Sevgili arkadaşım, suçlular nasıl cezalandırılmalı diye sormuşsun. Ama bundan önce suçlu nedir diye sormak lazım gelir. Kimsenin masum olduğunu kesinlikle söyleyemeyiz, çünkü herkes suçludur. Hiç değilse başkasının suçuna ortaklık eder. Herkes suçluları yargılamak ister. Dinler, toplumlar, devletler… Eğitmeyi düşünmezler.  Suçluyu cezalandırmak için tanrı zorunlu değildir. İnsan acılarının en büyüğü yasasız yargılanmaktır.

    Sevgili dostum, önemli olan her şeyi kendimize mubah görebilmemizdir. Ben öyle yapıyorum. Kendimi kadınlara, gurura, can sıkıntısına… Her şeye bırakıyorum. Bazen en yüksek tepeye çıkıp kendi güçsüzlüğümü ve var oluşumun altında eziyorum. Senin yeraltın benim cehennemim, benim düşüşüm ise cennetim. Ve ben o düşüşten beslenip her şeyi ve herkesi yargılayabiliyorum. Ve eğlenebiliyorum. Sonsuza dek.

    Her ne zaman olursa olsun Meksiko-City’i şereflendirmenizi bekleyeceğim. Şuan kar yağıyor, sokağa çıkmalıyım.

    Clemence

    Devamı [...]

Divanlardan

  • AŞKNAME

    Râna Duman

     

    “Çıktı yaşıl  perdeden  arz  eyledi  ruhsâr  gül

    Sildi  mir’ât- i  zamîr-i  pâkden jengâr gül” [1]

    Gözyaşları taç yapraklarını ıslatmış; narin yapraklarına bir yaz serinliği armağan etmişti. Ağlıyordu gül, kanlı gözyaşları döküyordu.

    “ Geldi ol dem kim ola izhar-ı hikmet kılmağa

    İnşirâh-ı  sadr  ile  sadr-ı  saf-ı  ezhâr  gül” [2]

    Fuzuli’nin ölümsüz beyitleri yüreğindeki boynu bükük hüzne bir muharebe ilan etmiş; kazananı belirlemek ise yine gülün yüreğine kalmıştı. Fuzuli ”Şairler yalan söylerler!" diyorken Papatya en asil ve en güzel olduğuna nasıl inanabilirdi? "Veyahut ben!" diye düşündü gül  “Şu gök kubbeden gelip geçen onca gül kasidesine ben nasıl inanayım? " 

    “ Yetti ol mevsim ki açmağa  gönüller mülkünü

    Ola gül-şende  reyâhin hayline  ser-dâr gül“ [3]

    Ansızın buruk bir gülüş yayıldı gülün çehresine. Kanlı gözyaşlarını bir çırpıda sildi; yaprakları ile rüzgârı selamladı. Fuzuli, eğer bana dair güzel bir şey varsa bu senin aşkının güzelliğinden ötürüdür. Avni, benim şu fani taç yapraklarımda sonsuz aşkı tadıyorsa bu Avni'nin ulvi yüreğinden ötürüdür. Baki, sevgilisinin yanaklarında benim kızıllığımı anıyorsa bu Baki'nin vefasından ötürüdür. Nefi, baharı benimle müjdeliyorsa bu Nefi'nin memnuniyetinden ötürüdür. 

    Hani şu nefis dedikleri vardır; div rakip! 

    Fısıldadı ve fısıldadı durmaksızın:" Kıskan o papatyayı! 

    Fuzuli, Avni, Nefi ve daha niceleri sana râm iken 

    Papatya nasıl olabilir ki güzel!" 

    Hayır! Boyun eğmeyeceğim onun karanlık fısıltılarına 

    Âşıklarımın aşkına layık olacağım var oldukça

    Hiç yer bulursa kibir şu fani kızıl taç yapraklarımda

    Tadar mı bende sonsuz aşkı şanlı komutan Avni! " 

     

    “Sureti hayaline hayran eyledi arifleri

    Açtı irfân ehline  gencîne-i  esrâr  gül” [4]

     

    Gül, papatyayı düşünüyor ve ondaki saflığı, duruluğu hayal ediyordu. Derken boynu büküldü ve dikenlerine baktı.

    " Ah... Benim dikenlerim var... Onun bir meleği anımsatan beyaz taç yapraklarındaki saflık ve duruluk... Masumiyet! Çok mutluyum papatya adına! Hep baharın ve huzurun kokusunu verecek masumane melek çehresi ile baharı müjdeleyecek"

    Yapraklarını dikenlerini örtmek istercesine salındırdı gül.

    “Her nevresinde şah-gül aldı eline cam-ı mül 

    Lutf et açıl sen dahi gül ey servkadd ü goncefem”[5]

    Gül, bahar rüzgârı ile mest olmuş bir ahvalde adeta gülücükler saçarak:”-Hani bir zamanlar bir ressam varmış derler! Dünyanın en en en en güzel kadınının resmini yapacağım demiş ve sarılmış fırçasına başlamış çizmeye! Çizmiş... Çizmiş... Çizmiş... Nihayet resmini sona erdirdiğinde... Bir bakmış ki hiç de hayallerindeki gibi güzel bir kadın değil bu! Fakat nerede hata yapmış olabilirim diye düşünmüş; düşünmüş... Nihayet farkına varmış. Karanlık olmadan ışığın kadri hiç anlaşılır mı?! Kusurları yokmuş... Bu yüzden en güzeli çizememiş! Şanlı komutan Avni'nin de bir beyiti vardı bu ressamdan haber veren:

    "Bir güneş yüzlü melek gördüm ki âlem mâhıdur 

    Ol kara sünbülleri âşıklarının ahıdur"[6]  

    Gül, dikenlerine içten bir tebessüm etti ve yapraklarını güneşe çevirerek dikenlerini gökyüzüne sergiledi.”- Kusurlarımla güzelim ben. Beni ben yapanlardan biri de işte şu dikenlerim! Bana râm olacak olan dikenime katlanır, dikenlerimle sever beni. Taç yapraklarımın güzelliğine sevdalanıp da dikenleri görünce kaçan kendini âşık mı sanır?"

    Fuzuli’yi anımsayarak gülümsedi gül. Güneşi ısıtacak kadar sıcak gülümsedi.

    Göğü aydınlatacak kadar mesut gülümsedi.

     

    “Bir yüzi gül gonce-leb dil-dâr dirsen işte sen 

    Sen güle bülbül gibi kim zâr dirsen işte ben “[7]

     

    Gülün taç yapraklarından süzülen kanlı yaşlar yine toprağa bir kılıcın gamlı bir yüreğe saplanması misali saplanıyordu. Neden ağlıyordu yine? Papatya için ağlıyordu! Boynunu bükmüş; sessizce acı dolu yaşlar döküyordu." Biricik papatya! Şair onu güzel olduğu için seviyor! Onu, o olduğu için değil; güzel olduğu için seviyor! Fakat şu güzellik dediğimiz... Gülün de papatyanın da ömrü bir aya varmaz geçer; geriye yalnızca bir kuru ot kalır... Oysa yüreği seven hakiki seven değil midir? Tabiatına yanan... Fıtratına âşık olan...  Fakat papatyayı güzel kılan şairin aşkı değilse ya nedir? Ama yalnızca madden seven nasıl hakiki sever ki! Hani " Aşk biter!" der kimisi oysa aşkta mevcudiyetinden sıyrılıp sen bitersin fakat sevdalandığın taç yaprağı ya da ahu göz, selvi boy veyahut sırma saç ise  biter çünkü fanidir onlar gelir geçer! Yani şair geçici mi seviyor? Ah güzel papatya! Yeryüzünde sayısız papatya varken en asil ve güzeli şairin sevdiği olmalı çünkü o, onun papatyası! Fakat... Fakat ya geçici seviyorsa şair?  Ah güzel papatya! Biricik papatya!" 

     

    “Aşk imiş her ne var âlemde 

     İlim bir kıyl u kal imiş ancak “[8]

     

    Bir çift göz,  piposunu söndürmüş ve derin bir tefekkür haline bürünmüştü. Gülün hıçkırıklarını duyunca yüreğinde bir sızı duydu ve gözlerini güle kenetleyip yavaşça kızıl taç yapraklarına dokundu.

    " Ağlama artık güzel gül 

    Üzgün olmak hiç yakışmıyor senin gibi Avni'nin Fuzuli’nin Nefi'nin aşkını tatmış bir çiçeğe!

    Aldırış etme 

    Nice düşündürür seni

    Kimin gerçekten aşkı yaşadığı 

    Kimin ise yaşadığını sandığı? 

    Sen sev! 

    Sen en güzel sev!

    Sen aşka yan! 

    Düşünme artık

    Baksana nasıl da küsmüş şu taç yaprakların!

    Değer mi hiç böyle ağladığın? " 

    Bir çift gözü görünce bir daha akıtmamak üzere sildi gözyaşlarını gül. Ehl-i dilden bu zâtı çok severdi gül.

    "Bak, bir de beyit okuyayım sana ki 

    Hep gülümse gül! 

    "Leblerimle emrine amadedir canım benim 

    Al da bir buseyle öldür haydi cananım benim" [9]

    Kızıl yaprakları lal gibi parladı gülün.

    Hiç sönmeyecek bir gülüş yayıldı yüzüne.

    " Şairler yalan söylerler, değil mi? Şair çok seviyor papatyayı, gerçekten seviyor! Değil mi? Sadece onu güzelliğinden ötürü değil; fıtratından ötürü seviyor! Değil mi? Sevmeyi biliyor; gerçekten seviyor, değil mi? " 

    Gül, olumlu bir yanıt alabilmek adına yalvarırcasına soruyordu.

    " Evet, evet tabi! Gerçekten seviyor!" 

    Bir çift göz ile kısa bir hasbihalin ardından batan güneşi ölümsüz gülüşü ile selamladı gül.

    “ Biliyor musun gökyüzü, hep mesut olacağım! Şu narin boynumu büken nefsi fısıltıları duyduğum her vakit yüreğimi dinleyip Hak Teâla’yı anıp kendimden geçeceğim ve ben mesut olacağım!

    " Derd-i Işkun ki benüm munis-i gam-harum ola

    Hâşe Li'llah ki dahı yâr-ı vefa-dârum ola" [10]

    Bu eşsiz beyitteki gibi sevilmeyi bekleyeceğim; ölümsüz aşkı bekleyeceğim. Gülüşüm hiç silinmeyecek çünkü biliyorum bir gün bekleyişim nihayete erecek! Mesut olacağım! En mesut olacağım! " dedi fısıltıya dönüşen sesi ile.

    Hep mesut

    Her şeye rağmen

    En mesut!

     

     

    KAYNAKÇA VE NOTLAR:

    [1] Fuzuli, Bahar Kasidesi

    “ Ruhsâr” : Yanak , ‘’ Mir’ât” : Ayna , “ Jengâr” : Pas, Kir 

    [2] ‘’ İnşirâh” : Ferahlık , “ Sadr” : Göğüs , “ Ezhâr” : Çiçekler

    [3] “ Reyâhin” : Fesleğenler , “ Ser-dâr” : Kumandan

    [4] “ Gencîne” : Hazine

    [5] Nefi, Bahar Kasidesi

    “Nevr’’ : Parlaklık , “ Mül” : Şarap , “ Servkadd” : Selvi boylu

    [6] Avni

    “ Mâh” : Ay

    [7] Necati, Gül Kasidesi

    “Dil-dâr” : Sevgili

    [8] Fuzuli

    “ Kıyl u kal” : Dedikodu

    [9] Süleyman Arif Emre 

    [10] Avni

    “ Işk” : Aşk ,  “ Munis” : Cana yakın ,  “Gam-hâr” : Kederlenen

    ‘’ Vefa-dâr” : Vefa gösteren

    Devamı [...]

Haberler

  • YENİ NESİL ÖYKÜ DERGİSİ HİŞT! HİŞT!

    Türk Edebiyatında öykünün güçlü bir tarihi var. Ömer Seyfettin'den Sait Faik'e, toplumcu edebiyattan '50 kuşağına; öykü yazarlarımızın üretimi ve yaratıcılığı hiç durmadı. Edebiyat dergilerinde halen bile öykünün nabzı güçlü atar. Pek çok öykü yayımcılığı yapan dergi ya uzun soluklu olur ya güçlü izler bırakır. Dergilerde gördüğümüz yeni isimler, kısa süre sonra raflarda kitaplarıyla görülür. Faruk Duman, bir söyleşisinde şöyle demiştir: “Dünyada öykü yazan bir biz kaldık neredeyse, bu bizim toplumumuzun ayrıcalığı.”

    "Öykülerle örülü bir dünya" sloganıyla geçtiğimiz mayıs ayında yayın hayatına "Merhaba" diyen “Hişt! Hişt!” kendisini, yeni nesil öykü dergisi olarak tanımlıyor. Zira dergi, basılı olarak değil; internet üzerinden yayın yapıyor. Yayımlanan öyküler, günlük yayına girse de aylık planlanıyor ve bu öyküler, gönderilen öyküler arasından seçilip okurla buluşturuluyor. Öykü gönderim süreci ise yine site üzerinden gerçekleştiriliyor. Özetle Hişt! Hişt! bildiğimiz geleneksel dergiciliği, internetin olanaklarıyla buluşturup harmanlıyor.

    Site yakından incelendiğinde; “Tadımlık” bölümünde en fazla 750 kelimelik küçürek öykülerin yayınlandığı; “Doyasıya” bölümünde ise 750 kelimeyi aşan öykülere yer verildiği görülüyor. Böylece vakti kısıtlı herkese ‘iyi’ öykü okuma imkânı verilirken, kitap kurdu sıkı öykü okurlarına da tatmin edici genişlikte ve nitelikte öyküler sunuluyor. Bu sayfalarda; polisiye, gerilim, fantastik, gerçeküstü, post modern veya başka herhangi bir türde; edebi özgünlüğü ve niteliği olan her çeşit öyküye rastlamak mümkün. Sitede ayrıca “Uzun Ayın Kısası” isminde aylık bir kısa film seçkisi var. Bu bölümde, okurlara nitelikli kısa metraj filmler sunularak, onlara bir ‘mola’ ve ‘nefes alma’ imkânı sağlanıyor.

    Yayıncılık yaptığı alan, iddiası sadeliğinden gelen teması ve tüm bu zengin içeriğiyle “Hişt! Hişt!” günlük hayatın rutin yoğunluğundan ve internetin ‘tık’ odaklı yoruculuğundan kaçınabilecek bir sığınak. Derginin yayımlanan sayılarına ve öykülerine histhist.com adresinden ulaşılabilir; Twitter ve Instagram sayfalarından yeni öyküler yayımlandıkça haberdar olabilirsiniz.

     

    Hişt! Hişt! - Öykü
    İnternet Sitesi: http://histhist.com/
    Twitter: @histhistcom
    Instagram: @histhistcom
    İletişim: [email protected]

    Devamı [...]

Sinema

  • RÜYA: ZAMANIN VE MEKÂNIN ÖTESİNDE

    Semanur Ulu
     

    Derviş Zaim, 2016 yılında yazıp yönettiği Rüya ile klasik anlatının vazgeçilmezlerinden olan zaman, mekân tutarlılığını kırmayı başararak harika bir iş çıkarmış. Filmin felsefi, dini ve psikolojik okumalarını yapmak mümkün. Zengin bir içerik ustalıkla işlenmiş, semboller ve mekânlar eser içinde mükemmel şekilde konuşlandırılmış. Biçim ve içerik uyumu tam anlamıyla sağlanmış. Bir kitap mı okuyorsunuz yoksa bir film mi izliyorsunuz yoksa bir binanın inşa edilişini mi izliyorsunuz karışıyor bazen. Mekân ve inşa kavramları bu film açısından mühim çünkü filmin merkezindeki temalardan biri mimari.

     

    Filmin konusuna kısaca değinecek olursak film amcasının çalışanı tarafından bıçaklanması üzerine onun mimarlık ofisinde yeniden çalışmaya başlayan Sine isimli mimar bir kadının dönüşüm sürecini Ashab-ı Kehf kıssası etrafında anlatıyor. Sine, Yaren’in ricası üzerine bir cami tasarlıyor. Bu caminin planında Yedi Uyurlar’ın mağarasını örnek alıyor. Diğer yandan amcasının kötü giden işleri nedeniyle istemediği pek çok şeyi de yapmak zorunda kalan Sine psikolojik olarak çöküntüye uğruyor ve uyku problemleri yaşamaya başlıyor. Şikâyeti üzerine uyku kliniğinde tedavi sürecine başlıyor, buradaki uyku seanslarında bir takım rüyalar görüyor. Bir hayli basit görünen bu konu pek çok katmanla anlatılarak gerçek bir sanat eserine dönüştürülmüş.

     

    Filmde Carl Gustave Jung etkisi açıkça görülüyor. Filmin analizini özellikle psikanalitik açıdan yapmak için onun “Dört Arketip” kitabında yer alan Kehf Suresi tartışmasına ilişkin bölümü okumak faydalı olacaktır. Filmin en başında mimarlık ofisinin sahibini bıçaklayan kadının elindeki dosyada bir desen göze çarpar. Sonrasında aynı motifi Sine’nin kolyesi olarak görürüz. Bu iç içe geçmiş düzgün olmayan halkalardan oluşan topografik bir haritayı andıran bir şekildir. Aslında bu sembol anneden doğuşu ve âlem değiştirmeyi simgeliyor. Sine, annesinden kalan (başka türlüsü düşünülemezdi) bu kolyeyi camiyi inşa edeceği araziyi incelerken düşürür ve kaybeder. Anlaşılır ki bu nokta ve inşa edilecek yeni mabet onun kişisel dönüşümünün ve yeniden doğuşunun merkezi olacaktır. Sine’nin yaşadığı deneyimleri Jung öznel dönüşümün çoğalma anlamında dönüşüm alt başlığında tarif ediyor. “İnsanın başlangıçtaki kişiliği ile daha sonraki kişiliği genellikle birbirinden farklıdır.(…) Bu değişim dış katkılarla, örneğin dışarıdan gelen yeni yaşam içeriklerinin benimsenmesiyle gerçekleşebilir. (…) Bu nedenle, dış kaynaklı büyük bir fikrin bizi etkilemesinin tek nedeninin, içimizdeki bir şeye karşılık gelmesi olduğunu kavramamız gerekir.”[1] Başlangıçtaki kişilik ile sonrakinin farklılığını yönetmen Derviş Zaim ilginç bir teknikle veriyor. Her rüyanın ardından Sine karakterini canlandıran oyuncu değişiyor. Böylece film boyunca dört farklı benliği temsil eden dört faklı Sine görüyoruz. Bu minvalde karakterlerin isimlerinin seçilişinde de titiz davranıldığı görülüyor. Zira Sine; iç, gönül, göğüs gibi anlamlara gelmekte ve film mağara ve mimari metaforuyla insanın iç dünyasında gerçekleşen bir dönüşümü anlatıyor. Kişiliğin derinlerinde hatta bilinçdışında gerçekleşen bir değişimi görsel bir sanata dönüştürmeyi başarmak gerçekten önemli bir meziyet.

     

    Film, Sine’nin hikâyesi ile Yedi Uyurlar’ın hikâyesi arasında bir benzerlik kurarak her şeyin kendini tekrarladığını da vurguluyor. Bir yandan her şeyin oluş halinde olduğunu ve sürekli değiştiğini söylerken diğer yandan her şeyin aynı ya da benzer olduğunu, birbirinin yansıması olduğunu anlatıyor. Bunu yapabilmek için sinemanın klasik zaman, mekân tutarlılığını kırmak gerekiyor. Yönetmen bunu başarıyla gerçekleştirmiş. Bu yönüyle tıpkı bilinçdışı gibi film de zamandışı ve mekandışı bir akışa sahip olmuş. Film sona erdiğinde aslında bir çemberin başlangıç noktasına kavuştuğunu anlıyoruz. Yani halka tamamlanıyor. Filmin bu kurgusunu ufak sembollerle izleyiciye hissettiriyor Derviş Zaim. Nitekim Sine’nin bilgisayar duvar kâğıdı olarak kullandığı büyük halka tesadüfî değil. Diğer yandan bu başa dönüş ve tamamlanma ya da “yuvarlak bütünlük” psikanalitik olduğu kadar dinsel bir motiftir. İslami bir okuma yapılacak olursa tasavvuftaki devri daim kavramıyla açıklamak da mümkün olabilir.

     

    Filmin diğer bir yönü ise dönüşüm macerasını Ashab-ı Kehf’i merkeze alarak anlatması. Bu anlatı pek çok kültür ve dinde kendine yer bulmuştur. İslam’da da Kuran’ın on sekizinci suresi olan Kehf Suresi’nde geçmektedir. Bu anlatıya göre dönemin pagan inançlı ve günahkâr toplumuna karşı dürüstlüğü, ahlakı ve tek Tanrılılığı savunan bir grup genç toplumdan dışlanır ve öldürülecekken köpekleri ile beraber bir mağaraya sığınarak kurtulurlar. Bu mağarada yüzyıllarca uyuyup uyanırlar. Jung’a göre bu efsanenin anlamı şudur: “Her kim mağaraya, yani herkesin kendi içinde taşıdığı mağaraya ya da bilincin dışındaki karanlığa girerse, kendini önce bilinçdışı bir dönüşüm sürecinin içinde bulur. Bilinçdışına girmesi, bilinci ile bilinçdışı arasında bir bağ kurmasını sağlar. Bunun sonucunda, kişiliğinde olumlu ya da olumsuz anlamda kökten bir değişim olabilir.”[2] Sine de camiin mimari planını yapmaya karar verdiği gün mağaraya, karanlık bilinçdışına girmeye talip olmuştur aslında. Surede yedi uyurların saklandığı ve uykuya daldığı yer “ortadaki geniş yer” olarak tasvir edilir ki bu mitik zamanın “merkezi” olma anlamına gelir. Ayrıca inşa edilen yapı bir tapınak olması yönüyle de önemlidir. Merkez, tapınak ilişkisini en iyi anlatan isim hiç şüphesiz Mircea Eliade’dir. Eliade, Ebedi Dönüş Miti isimli kitabında tapınakların göksel arketiplerinden bahsederken her tapınağın aslında ilk kutsal dağın kendisi olduğunu yani bir merkez olduğunu aynı zamanda yaratılışın başladığı nokta anlamı taşıdığını söyler.[3] Böylece Sine’de dönüşüm ritüelinin gerçekleşeceği merkezi/tapınağı kendi elleriyle inşa etmeye başlar. Üstelik annesinden kalan ve doğumu simgeleyen kolyesini de burada düşürür. Yani bu noktadan yeniden doğacaktır.

     

    Camiin tasarımı yedi uyurlar mağarasından ilhamla yapılmıştır burada bize gösterilmek istenen bu tapınağın mağaranın bir benzeri değil bizzat kendisi olduğudur. (Filmde mekân olarak kullanılan inşaat halindeki Sancaklar Camii bu fikri tam anlamıyla yansıtmıştır.) Göksel arketipini tekrarlayan bir merkezdir söz konusu olan. Bunu Sine’nin gördüğü rüyalar da doğrular. Bir yandan da merkeze götüren yol zorludur çünkü aslında yolculuğun kendisi insanı kutsal olana doğru götüren bir geçiş ayinidir.[4] Bu yolun/ayinin gereği olarak Sine hem insan ilişkilerinde hem de kendisi ile olan ilişkisinde zorlu sınavlar geçirir. Kehf Suresi’nde anlatılan bir diğer kıssa ise Hz. Musa’nın Yuşa ve Hızır ile olan yolculuğudur. “Yolculuk” deneyimi bunu bildiğimizde daha anlamlı hale gelir. Filmde buna ilişkin göndermeler de bulunmaktadır. Kehf Suresi’nde Hızır ve Musa iki denizin birleştiği yerde buluşur. İstanbul boğazının hem filmin başında ve sonunda yer alması hem de film boyunca tekrar tekrar kadraja girmesi iki denizin birleştiği yer olması hasebiyle bu kıssaya işaret etmektedir.

     

    Kurgu değişimin ve tekrarın, farklılığın ve aynılığın gerilimi üzerine kurulmuş yapısıyla izleyiciye farklı bir deneyim yaşatıyor. Bu yazıda filmin Jung’u merkeze alarak bir tahlili yapılmaya çalışılmıştır. Elbette filmin zengin içeriği ve katmanları karşısında bu yazı yetersiz. Pek çok önemli hususa değinmeye fırsat olmuyor. Filmin yüzeysel olarak içerdiği politik, ekolojik, etik mesajlar da başlı başına tartışılmaya değer meseleler. Derviş Zaim’in bu filmdeki başarısı sonraki yapımlarını merakla beklememizi sağlıyor.

     

    [1] Carl Gustav Jung, Dört Arketip, Çev. Mert Hüseyin Ergül, Erasmus Yayınları, İstanbul, 2017, s. 51

    [2] A.g.e., s. 67

    [3] Mircea Eliade, Ebedi Dönüş Miti, Çev. Ayşe Meral, Dergâh Yayınları, 2. Baskı, İstanbul, 2018, s. 25

    [4] A.g.e., s. 31

    Devamı [...]