Öykü

  • DEVRİK CÜMLELERİN MAHKÛMU

    Birgül Yangın Aslanoğlu

     

    “Savrulmuş bir güzün avuntusu,

    Avuçlarımda kalan.

    İstemsiz çıkışların ardından,

    Dökülüveren gözyaşlarım,

    Anlamsızlaştırırken hayatı,

    Hiçlik denizinde boğuluveririm.”

     

    -Hayır, hayır olmadı böyle. “Boğuluveririm, hiçlik denizinde” diye düzenlediğimde, dize daha etkili sanki. Şiirimin son halini veremiyorum bir türlü Rana Hanım. Şiirlerimde olduğu gibi eylemi başta cümlelerden de vazgeçemiyorum hayatımda. Devrik cümlelerin insanıyım belki de. Hayatımda yok özneler, eylemlere boğulmuş bir dünyam var onun yerine. Öznesinin, başkası olması gereken eylemleri üstlenmişim çünkü. Babam der ki hep “Bir koltukta iki karpuz taşınır mı?” Bu koşuşturma, ruhumda zaman zaman bir Oblomovluk oluştursa da devam ediyorum eylemlerin insanı olmaya. Ne çok hayıflanma ve zamana yetişememe telaşı taşıyorum, kırkına merdiven dayamış bir insan olarak. Yaşayamadıklarım, özlemini duyduklarım, pişmanlıklarım büyüdükçe devrik cümlelerim de çoğalıyor git gide. Neden peki, neden böyle oluyor doktor hanım?”

    Uzandığım koltukta gözlerim kapalıyken nasıl da rahat dökülüvermişti bu sözler ağzımdan. Sanki gözümü kapatarak cesaret alıyordum söyleyemediklerim için. Gözüm kapalı olursa, ağzım daha rahat açılacak ve dökülüverecek gibiydi içimde tuttuklarım. Arada bir gözümü açıp bakıyordum, karşımda duran kitaplığa. Rana Hanım’ın kitaplığındaki bir yığın kitap arasında, iki kitaba ilişivermişti gözüm. Hacimlerinden ötürü belki de. Biri Budala, Dostoyevski’nin; diğeri Oblomov, İvan Gonçarov’un. Hayatımda iz bırakan kitaplardan ikisi. Başlayıp da bir türlü bitiremediğim için yıllardır peşimi bırakmayan bir kitaptı Budala. Bitiremediğim kitapların karakteri, bırakmazdı hiçbir zaman peşimi. Sara hastası Prens Mişkin’in budalalık derecesinde iyi kalpli olması, insanları sevmesi, kimse hakkında kötü düşünmemesi mi yoksa Dostoyevski’nin yer yer kendi hayatından izleri taşıyan insanüstü bir karakter çizmesi miydi Mişkin’in hayatımın bir köşesinde her daim yer alması.

    “Kitap Kurtları” diye adlandırdığımız söyleşi grubumuz için önerdiğim bir kitaptı, Oblomov da. O, öyle bir kitaptı ki kahramanın tembelliği, biz okuyucuları daha okumadan sarmış, aylarca ötelemiştik bu kitabı okumayı. Neden bu kitap bu kadar önemliydi benim için? Hayatımın heba olmuş yıllarını, Oblomov gibi tembellikle geçirmenin verdiği bir pişmanlığı yaşadığım için belki de. Hep şikâyet ettiğim yaşamımı değiştirmek adına hiçbir çaba sarf etmediğim için belki de. Karakter olarak beni, çok etkilemişti Oblomov. Bu hassas kalbin, tembel olarak adlandırılması, haksızlık derdim çoğu zaman. Peşimi bırakmayan bir roman karakteri oldu o yüzden Oblomov.

    -Nedenini sen de biliyorsun? Bunu daha önceki seanslarda da görüştük. Artık aşmış olman gerekiyor bu durumu, dedi doktorum, bacak bacak üstüne attığı dizinin üzerindeki dosyaya not alırken. Beni dinlerken o dosyaya neler not ettiğini merak etmişimdir hep. Bu notları, nasıl ve neye göre değerlendirdiğini de.

    -Farkındayım her şeyin, biliyorum elbet nedenini. Ama sorun da bu ya! Her şeyin farkında olup da yapamamak hiçbir şey.

    -Bedenin ve zihnin o kadar yorgun düşmüş ki ruhun bu yorgunluğu kaldıramadığı için tembelliğe kodlamış seni. İyi bir eş olma, iyi bir anne olma, iyi bir öğretmen olma, iyi bir evlat olma, iyi bir ev hanımı olma gibi pek çok misyonu üstlenmişsin, her çalışan kadının yaptığı gibi. Ama unutma ki hepsini en iyi şekilde yapma gibi bir zorunluluğun yok.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                     

    Sorun belki de bu mükemmeliyetçi yapından kaynaklanıyor.

    -Mükemmeliyetçi miyim ben? Hiç de öyle değilim oysa. Hiç bir şeyi tam yapamıyorum. Ne iyi bir anne, ne iyi bir eş, ne iyi bir evlat, ne iyi bir ev hanımı, ne iyi bir öğretmenim. Bir bakıyorum o gün çok iyi bir anneyim, bir başka gün iyi bir öğretmenim. Ama sürekliliği olmayan bir iyilik bu. Ben kendimi hep eksik, hep yoksun hissediyorum çoğu zaman.

    Bu sözleri sarf ederken bir yandan doktorumu dikkatle izliyordum. Rana Hanım, hastalarına karşı nasıl bu kadar sakin kalabiliyordu doğrusu, anlamak mümkün değildi. Bumerang gibi, hastalar, sorununu çözemiyor başa dönüyordu her seferinde. Tıpkı şu an benim yaptığım gibi. Defalarca konuştuk bu mevzuları onunla hâlbuki. Her seferinde, aynı sükûnet ve sabırla, o insanı dinlendiren ses tonuyla, sanki beni ilk kez dinlermişçesine konuşmasına devam ediyordu.

    -Kendine haksızlık ediyorsun böyle düşünerek.

    -Maymun iştahlının tekiyim ben. Hiç unutmam, ilkokuldayken bir mandolin almıştı, babam. O an çok mutlu olmuştum mandolini görünce. Babam “Mandolinle başlar sonra bağlamaya geçersin” demişti. Ben de, babam gibi bağlama çalmayı çok istedim. Ama gitar da çalmak istiyordum, kanun da piyano da. Her şeyi öğrenme isteğim, bağlamayı iyi çalamama sebep oldu. Mandolinden bağlamaya geçtiğimde başka enstrümanlar çalma isteğim, engel oluvermişti elimde olanı öğrenmeme. Bu belki çok komik bir örnek gibi gelecek size ama hayatım böyle hep işte.

    -Her şeyin en iyisini yapmaya çabalarken bazı şeylerin aksamasına tahammül edemiyorsun. Sonra zamana yetişmekte zorlandığın an da, yapman gereken yükümlülüklerin sırtına bir kambur olmaya başlıyor ve sen bu ağırlık altında ezilmeye başlarken yıpranıyorsun ister istemez. Her şeye yetebilme çabası, hayatındaki özneleri geri plana itip eylemleri ön plana çıkarıyor. Sen de o yüzden yapman gerekenler listeni çoğalttıkça, hayatı ıskalamak adına belki de zamana yenik düşmemek için bir telaş içine giriyorsun. Cümlelerinin eylemle başlaması veya senin ifadene göre devrik olması hep yapmak istediklerinin yoğunluğuyla alakalı. Bırak sırtına kambur bu eylemleri, asıl sahibi olan öznelere, dedi doktorum yine aheste aheste.

    -Deneyeceğim, teslim edeceğim eylemleri öznelerine, derken geliverdi aklıma devamı, “Çığlık” adını verdiğim şiirin:

    “Küskünlükler gelir ardı sıra,

    Sebepsiz, izahı olmayan,

    Kimi zaman küstahça.

    Kelimeler seni götürürken ummana,

    İçinde tuttuğun çığlıkla,

    Boğuluverirsin,

    Düğüm düğüm olmuş bilinmezler silsilesiyle…”

    Devamı [...]

Edebiyat Defteri

  • BİR MEKTUPLA SANA…

    Murat Göğekin

     

    Ey Seslenecek Kimsem,

    Sana Enver’in, “Naciye’m, ruhum, efendim...” hitâbı gibi hoşluklar içeren mektuplar yazmayı isterdim.

    Fakat Kafka’nın onulmaz aşkı Milena’ya olan, “Yarım kalmış bir düş gibi. Önümden geçip gidiyorsunuz. Masalar, sandalyeler, geçtiğimiz yer, hatta elbiseniz bile gözümün önünde...” ve “Burada olmadığınızı söylersem aslında kendime deli demeliyim. O kadar kuvvetli bir şiddetle hissediyorum ki burada olduğunuzu...” deyişi gibi satırlar yazmak zorunda kalıyorum.

    Sen, hayatımın sevda sınavı olarak yüreğime oturdun. Kalkma sevgilim! Şimdi olmasan da burada, bir zamanlar buradan geçmiştin ya. Hani gülüşün doldurmuştu gökyüzümü. Şen bir yel esiyordu hafiften, tüm açlar doymuştu, durmuştu savaşlar, yetimlik yok olmuştu. Gülüyordum güne, gülüyordu insanlar. Barışmıştı gündüzle gece, karışmıştı kurtla kuzu, fakirinin yokuşu zenginin düzü, hep bir olmuştu. Yol veriyordu kabadayılar, tutuyordu tüm sayılar. Bir rüyâdaydım sevgilim. Bu rüyâ; nazlı bir edâ, acemi bir sevdâ... Ne yapacağını bilmez hâllerin vardı sanki. Öyle hâller, öyle tavırlar ki sevdâ tuzağına düşmeye gönüllü yazıldım.

    Sonra?

    Sonra düştüm. Dizlerim kanamadı bu sefer. Yere basmıyordum ki dizlerim olsun. Unutmuştum ayaklarımı, bir yeryüzü olduğunu, bir göğün altında durduğumu… Tam da bu hâldeyken düştüm. Bilmediğim bir âlemden yerin de altına düştüm.

    Sensiz, düzenim, planım hiçbir şeyim kalmadı. Olacak olanım olmadı. Olanın, olmuşun; olacakken olmamışın, dalında kurumuşun, avcı elinden vurulmuşun,  geçmişin, geçip gitmişin, sensiz her nefeslenişin hükmü düşmüş. Ben, olacak olanın peşinde önüme bakmak istiyorum. Ve senin, yanımda olmanı bile değil; benimle “birlikte” olmanı istiyorum. Ben, kalkmak istiyorum.

    Bir hissizlik sarmış bizi. Budanmış bir dal gibi, kesilmiş bir kök gibiyiz şimdi. Hâlbuki bir zamanlar bizim de kökümüz suya varırdı. Tatlı bir rüzgâr esse, yapraklarımız edâlanırdı. Sabırlı bir sevdâ, vefâlı bir kavga yaşardık seninle. Kışın ortasında bahardık biz, zemheride çiçek açardık biz. Ah çiçekler! Ne de yakışırlardı bize. Taşırdık baharı, taşırdık üstümüzde. Taşırdık, yaşanmamış duygulara ulaşırdık.

    Şimdi bu sözlerden habersizsin. Bu mektup gelmedi çünkü kapına. Hatırlıyorum, senin kapın kilitli kalmıştı benden olana. Belki açıldı kapılar, mazruftan çıktı hüzünlü kâğıtlar. Belki, okuyorsun da hiçbir tesirde bulunamıyorlar. Belki az da olsa sol tarafında bir sıcaklığa vesile oldular. Ve belki de... İçinde sana dâir umutların yüklü olduğu belkiler çok ağır. Belki sen artık durulmuş bir pınarsın. Çok çağladın, beyaz köpükler sundun havaya. Savaşçı kuşlar içti suyundan, yırtıcılar serinledi. Ama bak, ürkek ceylanlar bekliyor durulmanı, zayıf toynaklar, acemi soluklar bekliyorlar. Durul sevgilim. En deli çağında bunu istememe kızma. Sen ki kızınca volkanlar utanıyor kendinden, yüce dağlar siniyor kuytulara. Doğrul sevgilim. Doğrul, kalk ayağa. Kaldır ayağa sevdâmı. Tut ellerimden. Ben ki denizleri kurutacak bir hasretle yoğruldum, artık çok yoruldum.

    Niçe, hasreti Lou’ye diyordu ya:

     

    “Öyle bir hayat yaşıyorum ki,

    Cenneti de gördüm cehennemi de.

    Öyle bir aşk yaşadım ki,

    Tutkuyu da gördüm, pes etmeyi de.

    Bazıları seyrederken hayatı en önden,

    Kendime bir sahne buldum, oynadım.

    Öyle bir rol vermişler ki

    Okudum, okudum, anlamadım.”

     

    Bu ruh hâlindeyim. Işıkların gözü kör ettiği bir sahnedeyim. Sahneden çekilip, sahne arkasında yalnız seninle olmak istiyorum.

     

    Hasret demindeyim, gözüm hiçbir şey görmez şimdi. Demi kaçırma, umudumu kırma... Usandırma gönlümü. Ben eyvallah çağındayım, sen eyvah çağına düşme sonra. Dem bu dem, her şey için. Kaçırma... Kaçırma sevgilim! Kaçırma çünkü:

    “Yarayla alay eder yaralanmamış olan

    Bak nasıl da sararıp soluvermiş tanrıça kederlerden

    Sen çok daha parlaksın çünkü

    Sen tüm göklerdeki yıldızların ilki

    Sen aydınlatırsın geceyi.”

     

    Muradın.

    Devamı [...]

Röportaj

  • DURSUN ALİ SAZKAYA: YAZMAK FARKINDA OLMAKTIR

     

    Münevver Saral, Edebiyat Daima için “Farzet ki Dönemedim”, “Geceleyin Bir Yolcu”, “Petersburg’ da Ölüm” kitaplarının yazarı Dursun Ali Sazkaya ile “Farzet ki Dönemedim” hakkında söyleşti.

     

    “Eski havaları çalacak kadar uzun mu parmakların?” Hard Crane, kitabınızın başına alıntıladığınız bu soruyu sanki sırf sizin anlatınız için sormuş. Çocukluğunuzu basamak yapıp atalarınızın yaşamlarına uzanıyorsunuz anlatınızda.  Anılarınızı bu kadar diri tutmanızın sebebi nedir?

    ‘Eski havaları çalacak kadar uzun mu parmakların?’ dizesini okur okumaz çarpıldım. Çünkü bizim yöremizin ana müzik enstrümanı olan tulum da uzun parmakların maharetiyle çalınabiliyor. Burada etkileyici bir tema örtüşmesi söz konusu oldu. Kendi belleğim ile büyüklerimden dinlediğim öyküleri müzikal bir anlatımla birleştirme becerisi tam da bu dizenin sorduğu bir yeterlilik.

    Bir yazarın her şeyden önce bir meselesi olmalı. Hayata, dünyaya, insana ve insanın yeryüzündeki akışına dair. Yazmak farkında olmaktır. Pek çok şeyin detayına nüfuz edebilmek. Tarih sadece savaşlardan ibaret olsaydı sanat var olamazdı. İnsanın gerçek tarihini yani yeryüzündeki mücadelesini yazan şey sanattır. Bunu yazabilmek için tıpkı Hard Crane’ın sorduğu gibi bir maharetle donanmalı yazar. Geçmişin kılcal damarlarına girebilmek, oradan şimdiki zamana duygu aktarımı ve hafıza aktarımı yapmak ancak sanatın baş edebileceği bir çağrıdır. Bu geçmişin ve çocukluğun çağrısıdır. Derin bir nostaljik duygu durumuna, bilişsel yoğunluğa sahip olmakla mümkün olabilir diye düşünüyorum. Yazmak kayıp zamanlara sığınmaktır. Kayıp zamanları ve geçmişi zorlamaktır. Yaşanılan ile hissedilen arasındaki duygusal gerginliği, zihinsel çatışmayı görünür kılma uğraşıdır yazmak.  Özlem ve melankolinin dörtnala koştuğu yakıcı bir yolculuktur. Geçmişle uğraşmak büyüsel zamanlara girmekle mümkün. Olaylar, insanlar, zaman ve mekân bambaşka bir boyuta evrilir bu geriye akışta. Çünkü kaybolan, yitirilen şeylerin kökleri çok derindir. Melankoli bize bu dünyada fani olduğumuzu hatırlatır. Benim yazma serüvenim yakıcı bir özlemin ve elemin artık ruhumu esir almasıyla başlar. Kitaplarım baştan sona geçmişe ağıttır. Bir daha asla geri dönmeyecek olan yerel kültürlere, yavaş ilerleyen zamanlara, doğanın ritmine göre yaşanan hayatlara ağıt yaktığımı söyleyebilirim. Ruhumda, belleğimde derin izler bırakan içinde büyümüş olduğum Laz ve Hemşin kültürünün kendine özgü motifleri artık yok olmanın eşiğinde. Evrensel kültür, modern yaşama biçimleri eskinin yaşamasına izin vermiyor. Ancak gösteri amaçlı folklorik nesne gibi algılanıyor geleneksel yaşam formları. Bir insanın yetiştiği kültür evreni yok olduysa o insan da tehlike altındadır. Metinlerimdeki dirilik buna feryattır. Aslında bir savunmadır diyebilirim.

    Feryat. Belki figan. Gurbete çıktıkları Rusya’dan dönemeyen erkeklerin ve tanrının evlatsız gelinlerinin figanı. Erkek ve kadın ayırmaksızın umuda yolculukları umutsuzluğa çıkaran şey kader midir sizce?

    Yaşanan her yenilgiye, her çaresizliğe “kader” demek bizim pasif bir savunmamızdır. Bunun sebebi geçmişi yüzyıllara sarkan derin ve geniş başarısızlığımızdır. Cioran’ın deyişiyle ‘kader mağlupların terminolojisidir’. Bizim dedelerimiz ekmek parası uğruna on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren tabiri caizse akın akın Rusya’ya gitmişler. Bildikleri tek şey fırıncılıktı. Bırakın Rusça bilmeyi doğru dürüst Türkçe dahi bilmezlerdi. Yoksulluk ve çaresizlik sizi zorlar ve bir yeryüzü macerasına atar. Dedelerimiz Rusya gurbetinde olağanüstü sabır göstererek başarılı olmuşlar. O tarihlerde Rusya’nın bütün büyük şehirlerinde fırınlar ve pastaneler açmışlar, mal mülk sahibi olmuşlar, evlilikler yapmışlar. Hiç bilmediğiniz bir ülkede en seçkin yeme içme mekânlarına sahip olmak saygıdan fazlasını hak ediyor. Benim yaptığım şey bu çalışkan insanlara vefa borcunu ödemek tarihe mal etmektir. Gurbet başlı başına trajik bir sürükleniştir. Gidenlerde ve geride kalanlarda umutlu ve sabırlı bir bekleyiş vardır. Gidenler kadar geride bekleyenlerin de işi zordur. Gidip gelememek, gidenleri bir daha görememek insanda tarifi zor bir duygu havasına hapseder. Anneler, babalar, oğullar, kızlar, gelinler, dedeler, nineler ufuklara bakarak ömür tüketirler. Bu gitme ve kalma duygusu beni derinden etkilemiştir her zaman. Beklemenin, geride kalmanın, uzaklarda yitip gitmelerin hüznü benim metinlerimin ana temasıdır. Tanrının evlatsız gelinleri diye tanımladığım kuma kadınların durumu ise bambaşka bir acının öyküsüdür.

    “Tanrı’nın evlatsız gelinleri”, çok ilgi çekici ve hüznü çağrıştıran bir adlandırma. Gurbeti iliklerine kadar yaşayan erkeklerin Kırımlı kadınları kendi yaşadıklarından daha acı bir yolculuğa sürüklemelerinin nedeni üzerinde düşündünüz mü hiç?

    Yöremizde “Kırımlı Gelin” olarak anılan bu kadınlar dedelerimizin ikinci eşleridir. Aslında çoğu Kırımlı bile değildi. Çoğunlukla Rus, Leh ve diğer Slav halkına mensuptular ancak halkımız denizin karşı kıyısından geldikleri için Kırımlı diye tanımlamayı tercih etti. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı pek çok ülkede derin yoksulluk ve yaralar açmıştır. Bu yıkımdan kaçmak, kurtulmak için bizim dedelerimizle evlenmişler ve yeni bir hayat kurmanın hayaliyle ülkemize gelmişler. Ancak esas trajediyi burada yaşarlar çünkü bekâr sandıkları kocalarının burada evli ve çoluk çocuk sahibi olduklarını öğrenirler. Geri dönmenin de imkânı yoktur. Çaresizce bu yeni ve acı hayata tutunmaya çalışmışlar. Trajedi ve hüzün kaçınılmazdır. Yağmurlu ve engebeli memleketimizin talihsiz gelinleriydiler. Kimi kahrından öldü kimi intihar etti. Burada kabahatli aramaya gerek yoktur zira dünyayı adaletsizlik ve devasızlık yönetir. İnsan bir umut için yola koyulur. Herkes düştüğü cehennemden kaçmanın derdindedir. Onlar da kendi ülkelerinin dayanılmaz koşullarından kaçmak için böyle bir maceraya atılmışlar.

    Yağmurlu ve engebeli memleketim diyorsunuz. Hikâyeleştirdiğiniz hemen her anınızda dinmek bilmeyen yağmurlar var. Öyle ki ıslanmamak için gürgen ağacının kovuğuna girip oradan seyrettim yağmuru, Lazca türküler eşliğinde yaylalara doğru yol alan neneleri, dedeleri, çocukları, inekleri… Ta ki bir sis inip her şeyi görünmez kılıncaya değin. Hayat hep göç içinde göçten ibaret Kaçkar Dağının eteklerinde. Bir başka coğrafyada yaşasaydınız bu denli anlatabilir miydiniz göçün hikâyesini?

    Bizim oralarda verimli ve düz arazilerden söz edemeyiz. Çay ve geçimlik mısır tarımından başkaca bir geçim kaynağı yoktu. Köyler oldukça engebelidir. İneklerinizi çayırlıklara salacak kadar düz değildir. Vadilerimiz de oldukça dardır. Bu olumsuz coğrafyanın getirmiş olduğu bir döngüdür sürekli göç etmeler. Baharda köyden mezraya, oradan aşağı yaylaya oradan büyük yaylaya ve sonbaharda bunun tam tersi bir devinim. Çünkü yıl boyunca bir yerde kalınarak geçim sağlanamıyor zira arazi dar ve hayvanlar doymuyor. Bu lokal göç kendine özgü bir müzik ve gelenek yarattı. Benim gözümde müzikal bir değeri var. Anlatılarımda bu göç temasının şiirsel ve müzikal oluşu belleğimde yer etmiş derin ezgilerin ürünüdür. Bir toplumda dedeler ve ninelerle büyüyen torunlar varsa orada müzikal bir yaşam vardır bana göre. Sis ve yağmur edebiyat için duyusal bütünleyici bir faktör. Sanatın her türlüsü yağmurun çok yağdığı memleketlerde aşırı gelişme olanağı bulur. Çünkü sis ve yağmur melankoliyi üstümüze salar. Güneşli masmavi havalarda insan niye kederlensin, melankolik olsun ki. Nostalji de barınamaz o berraklıkta. Nostaljinin puslu ortamlara ihtiyacı var. Ben böyle düşünüyorum. Sanat düş ortamıdır çünkü.

    İki asırlık ahşap evin eski zaman kapısının kilidini çevirerek düşlere daldırıyorsunuz bizi Güz Gazeli’nde. Hayat boyu derlediği çiçekleri koynunda ander kalan Hemşinli Münevver Hala’nın kapı aralığında daldığı düşlere. Karın soğuğuna eşlik eden ölümün kol gezdiği konakta, “Hayat dediğin efendi, bir kuşluk vakti” diyor Münevver Hala. Hepsi bu. Hepsi bu mu gerçekten? Ölüm tam da bir kuşluk vaktinde mi çalıyor kapımızı?

    Ölüm olgusu sanatın en temel konularından biridir. Yeryüzü maceramızın beklenmedik bir şekilde son bulacağını bilerek yaşamanın insanda yarattığı kaygıya bir anlam yükleme gayreti en çok sanatta karşılık bulur. Belki de dinden daha fazla bu meseleye bu son duruma odaklanarak ölümün acıtıcı sert şiddetinden yumuşak bir şiddete dönüştürme ve buna kendimizi hazırlama çabası. İnsanın ölümü kabullenmesinin iç anlamı aslında potansiyel bir ceset olarak yaşamayı sürdürdüğümüz gerçeğidir. Bunu biliriz ve bu kaygının baskısıyla yaşamaya asılırız. Bu açıdan ben de ölüm ve ölümlülük problemine fazlasıyla kulak kesilirim. Okurlarımın bir kısmı ölümü romantikleştirdiğimi söyler. Evet, bir tarafıyla doğrudur çünkü ben hep iyi insanların güzel ölümlerini yazıyorum. Bunda duygusal bir ilahiyat gördüğüm içindir. Güz Gazeli’ni babaannem için yazdım. Ömrünü torunlarının kokusuyla bezeyen bu yaşlı kadına bir nebze de olsa hakkını vermek istedim. Fedakâr insanların hayatımızdan, bu dünyadan ebediyen ayrılışlarının kalıcı biryanı olsun istedim. Bu dünyada bıraktıkları izleri olsun istedim. Öbür türlüsü çok acı olurdu benim için. Torunları için onca yoksunluğa rağmen her türlü fedakârlığı yapan ninelerin dedelerin arkasında duygusal bir ezgi olsun. Zamanın uçsuz bucaksız cümlesinde bizler bir virgül bile değiliz. Hayat acı bir süreçtir duygusal insan için. Duyarlı olanların algılayabileceği bir acı. Herkes için geçerli değildir. Gerçekçi ve aslında sağlıklı insanlar için hayat bir mücadele ve savaş alanıdır. Ben bu tür insanlarla pek ilgilenmiyorum. Gerçek bir ruhu olanlarla ilgilendiğimden olsa gerek onlarda hep bir yeryüzünde varolmanın acısını gördüm. Hayat bir kuşluk vakti kadar kısa gelir yine de insana. Çünkü hep iyi bir şeyler umarız. Böyle bitemez hep yoksunluklarla yaşamak için gelmiş olamayız bu dünyaya diye ümit taşırız içimizde. Ama evrenin saati böyle işlemez. Hep beklenti içinde yaşıyor olmak aslında gerçek olmayan bir şeyin içinde yaşamaktır. Biz daha vakit erken diye düşündüğümüz bir anda her şey biter. Ölüm insanın tek gerçek edimidir.

    Yeryüzünde var olmanın acısı. Emil Michel Cioran’ ı hatırlattı bu tanımınız. Kitabınızda da sık sık sözünü ediyorsunuz Cioran’ ın. Sanat tam da bu acıdan mı besleniyor? 

    Sanat bir teselli aracıdır. Acılara karşı, korkuya karşı bir yumuşatıcıdır. Bu yönüyle her zaman kaygı ve acıyla iç içe olmak zorundadır. Mutlu ve dünya ile barışık insanların gerçek sanatla ilişkileri yüzeyseldir. Çünkü gerçek sanat onları ürkütebilir. Keyiflerini kaçırabilir. Acı ve hastalık, kaygı insanoğlunun en yoğun faaliyetidir. Buna katlanabilmek için fonksiyonel ve pragmatist yaklaşmak pozitif bilimin uğraşıdır. Keser, biçer, tedavi etmeye çalışır ama insan sadece biyolojiden ibaret değildir. Hasta yatağının, ölüm döşeğinin kendine özgü kozmik bir tarafı var. Hiç kimse doktor dâhil, en yakınlarımız dahil o dünyaya giremez. Ölüm döşeğinde yatmak ile bir yakını olarak o döşeğe ilişmek arasında kocaman bir evren farkı var. Şarkılar, türküler, tiyatro, sinema, şiir, heykel gibi sanatın pek çok dalında ortaya konulan ölümsüz eserler hep ölüm, acı ve kaygı temalıdır. Ruhu gevşetme yöntemidir bu eserler. Kaygı, korku ve acı yoksa bence sanat da yoktur.

    Narayan’ ın, “Nerede bir çocukluk varsa orada altın bir çağ vardır”  sözünü alıntılıyorsunuz kitabınızda. Sizin deyiminizle, artık geri dönüşü mümkün olmayan altın sarısı günlerin yaşandığı o büyülü çağdan sesleniyorsunuz bize kitap boyunca. Çocukluğu bunca önemli kılan nedir sizce?

    Sorumsuzca yaşanan günlerin çocuksu coşkusu. Yağmurun, güneşin, rüzgârın harmanladığı tatlı bir festival. Evet, kimi zaman düşeriz, dizimiz yaralanır, burnumuz kanar ama coşkumuz devam eder. Çünkü hayatın ağır soruları bizi henüz tahtaya kaldırmamıştır. Henüz sınanma tahtasında boyumuzun ölçüsünü kimse almamıştır. Dünya güzel rüyalarla, hayallerle bizi bekliyordur. Beklenti içinde olmak hayali bir dünyada yaşamaktır bu da insanı mutlu eder. Çocukluğun en güzel tarafı ümitvar olmaktır. Zaman ilerledikçe, dünyanın iç kabuğunu keşfettikçe, insan denen o tuhaf varlığa yavaş yavaş evrildikçe bozulmaya başlarız. Çocukluk artık geride kalmıştır ve kötülüğün potansiyeline doğru yol almaktayızdır. Artık çocukluğumuzun bahçesinden kovulmuşuzdur. Yeryüzü tarlasında tarih boyunca işlenen kötülük eylemlerine yaklaşmışızdır. Kötülüğün milyonlarca tonu vardır, katil olmaya gerek yok illaki. Yavaş yavaş insanoğlunun tarihsel tecrübesine yani kötülüğe alışma karakterine girmekteyizdir. Çocukluğa vedadır bu.

    Doğanın kucağından seslendiniz bize hep. Sizin deyiminizle Saklı Vadi’nin yüreğinden. Taze çimenlerin, rengârenk çiçeklerin ortasından,  tuluma eşlik eden sabida siya naralarının coşkusuyla kimi. “Ah eski zamanlar, coşkulu, ahenkli günler ne güzeldi” diyorsunuz.  Şu içinde yaşadığımız zaman coşkun değil mi sizce?

    Modern yeni hayat kronolojinin ritmine göre şekillenir. Zamanın taşıma kapasitesi o kadar artmış ki,, olaylar ve yeni olgular, yeni üretim araçları o kadar üstümüze abanmış ki insan bu yeni zamanın altında kalıyor. Başımızı kaşıyacak zamanımız kalmadı. Herkes her şeye doğru koşuyor. Hız aygıtları arttıkça sanki her şeye kolay yetişeceğiz beklentisine sahiptik. Oysa tam tersine oldu. Hızımız arttıkça yapacağımız işler, gideceğimiz menziller artmış sonsuz devinim okyanusunda bulmuşuz kendimizi. Hızdan kazandığımızı uzattığımız menzillere yatırdık. Bu haz ve hız döngüsü yoğun ilişkilerin getirdiği kronik yorgunluğa sürükledi bizi. İnsan artık hiç rahat değil ve durmaksızın dikkatli ve yoğun performans sergileme yetileriyle donatmak zorunda kendini. Hızını ve performansını kaybeden ıskarta olur. Geleneksel ekonomi ve yaşam koşullarında zaman şimdiki gibi acımasız değildi. Aheste aheste akardı olaylar. Olay ve durum azlığı zamanın şiddetini alır, yumuşatır. Şimdiki zaman yıpratıcı, ufaltıcı bir coşku içeriyor. Mekaniğin coşkusu. Yüreğin, ruhun coşkusu değil bu.

    Ama işte mekaniğin coşkusuna teslim olduk hepimiz. Şimdi orada, Saklı Vadi’de zaman hala aheste aheste akmakta. Geri dönsek, haklı bir gururla bir başına doğaya direnen o taş konakları çocuklarımızın sesleriyle yeniden şenlendirsek zamanın ahesteliğine karışabilir miyiz yine? Coşkulu, ahenkli, güzel günleri bizi bekliyor olarak bulabilir miyiz? 

    Eski dünya bütünüyle geride kaldı. Çocukluğumuzun geçtiği yerlere geri dönmenin trajik bir yönü olabilir. Çünkü zaman her şeyi dönüştürmüştür. Eski yaşam eski insan eski mekân boyut değiştirmiş başka bir evreye dönüşmüş yeni zamana teslim olmuştur. Evler, yapılar, patika yollar ve hatta bahçeler bile dönüşüme değişime uğradı. Zaman köylerde ve yaylalarda artık eskisi gibi aheste aheste akmıyor. Eskiden biz yaylaya tam sekiz saatlik bir yürüyüşle çıkardık. Şimdi araçla iki saatte ordayız ve yol boyunca her şeyin üstünden hızla akıp gidiyoruz. Oysa patikada yürüyüşün uzun bir öyküsü vardı. Yavaşlığın, yorgunluğun, doğanın iç içe geçtiği büyülü bir serüvendi. Şimdi hızla akıp duruyoruz. Ama yine de çocukluğumun memleketine sık sık gidiyorum ve çocuklarımı da götürüyorum. Bir aidiyetleri olsun istiyorum. Çünkü bir memleketleri olsun istiyorum. Şehirdeki bir apartman dairesi bizi bir memleket sahibi yapmaz. Ata ocağı kavramını önemsiyorum. Ben evrenselim diyen insan kimliksizdir bana göre. Bilmiyorum belki geçmişi fazla zorluyorum belki gereksiz bir inatlaşmaya giriyorum modern zamanla fakat bu benim mücadelem. Dönebileceğimiz, sığınabileceğimiz, koynunda ölebileceğimiz bir köşemiz varsa bir kimliğimiz var demektir.

    Kaçkar Dağlarımız var sığınabileceğimiz.  Her daim başı karlı, sisli ve yüce. Dursun Ali Sazkaya çok teşekkür ederim.

    Devamı [...]

Kitaplıktan

  • BİR TÖRE ROMANI: GÖK ORDA

    İsmail Kılınç

     

    Roman, kurmaca esasına dayanan bir edebi türdür. Namık Kemal’in tanımıyla “Güzeran etmemişse güzeranı imkân dâhilinde olan…” bür tür olarak romanın birçok alt türü bulunmaktadır. Modern çağda yaşanan gelişmeler, özellikle Avrupa’da skolâstik düşüncenin yok oluşunun getirdiği araştırma-sorgulama eğilimleri en başta hür düşünmenin yolunu açmıştır. Bu noktada yine Avrupa’da yaşanan ve tüm dünyayı etkileyen Fransız İhtilali, bir tür olarak tarihî romanın ortaya çıkmasını sağlamıştır. Özellikle mensubiyet bilincinin getirdiği tarih merakı romanlara sirayet etmiş, milliyetçilik akımının etkisiyle bir bilim olarak tarih ve bir sanat olarak roman, ortak paydada buluşmuştur. Tarih, İlhan Tekeli’nin tanımıyla “kolektif bilinçaltı”nı oluşturan bir varoluş biçimidir. (Tekeli, 1998: 117) Bu noktada insanoğlunun tarihi, talihini kurgulamaktaki şifreleri içerisinde barındırır.

    Tarihi roman, “…başlangıç ve sonucu geçmiş zaman içerisinde gerçekleşmiş olan hadiselerin, devirlerin ve bu devirlerde yaşamış olan insanların hikâyelerinin edebî ölçüler içerisinde yeniden inşa edilmesidir.” (Argunşah, 2002: 17-27) Tarihî romanın ilk örneği Avrupa’da Walter Scott’la ülkemizde ise Namık Kemal’le verilmiştir. Tarihi roman yazmak, bir tarih öğretimi süreci değildir. Yazarlar genelde tarihî bir gerçekliği yeniden kurgulayarak millî duygulara atıfta bulunurlar. Yani tarihî romanlar için tarih kaynakları bir referanstır ancak işin özünde bulunan kurgu, yazarın kalemiyle şekle bürünmüş bir sanat gerçekliğidir. 19. yy. da hayatımıza giren roman türü, bizim zaten kadim geleneğimizden getirdiğimiz destani, masal, halk hikâyesi ve menkıbe gibi türlerin modern temsilcisidir. Zaten tarihi zengin, tecrübesi çok bir millet olarak tarih anlatımında kurgusal bir yönümüz vardır. Roman, bunun daha da sistemli hale gelmesini sağlamıştır.

    Türk edebiyatında birçok tarihi romandan bahsetmek mümkündür. Bazı yazarların tarihi gerçekliği saptırmaları, bazılarının romanı tam anlamıyla bir “tarih kaynağı” gibi görmeleri zaman zaman tartışılan meselelerdir. Bir edebiyat bilimcisi, tarihi romanda tarihin milli ve manevi duygular açısından deforme edilmemesine ve kurgusu ile dilinin güçlü olmasına bakar. Zaten bakılan bu nitelikler, tarihi romanın kalıcılığının olmazsa olmaz şartıdır.

    Bugünkü yazımıza konu olan “Gök Orda” romanı Ali Koyuncu’nun kaleminden ve Ötüken Neşriyat’tan 2018’de çıkmıştır. Eserin yazarı emekli bir albaydır. Ali Koyuncu, Türk Silahlı Kuvetleri’nde çeşitli kademelerde görevler almış, özellikle “savaş sanatı” noktasında eserde heyecan uyandıran savaş sahneleri kurgulamıştır.

    Gök Orda” romanı, Asya Hun İmparatorluğu’nun Çin ile olan mücadelesinden bir kesit niteliğindedir. Yazar bu romanı kaleme alırken tarihi kaynak olarak Çin Haneden Yıllıkları’ndan (Shih Chi ve Han Shu) yararlanmıştır. Esere isim veren Gök Orda ise Büyük Hun İmparatorluğu’nun gizli casus teşkilatının adıdır. Zaten eser, esas itibarıyla Hem Büyük Hun hem de Çin İmparatorluklarının casusluk teşkilatları arasında geçen mücadele üzerine kuruludur.

    Bir romanı oluşturan yapı ve muhteva unsurlarıdır. Bu yazı da “Gök Orda”nın baştan sona bir tahlili niteliğinde değildir. Her kitap analizi içerisinde bir öznellik barındırır. Bir okuyucunun dikkatinden kaçmayacak ve romana güç katan taraflardan biri Türk töresine dair verilen bilgileridir. Töre, bir milletin benimsediği yerleşmiş davranış, yaşama biçimleri, kurallar, gelenek-görenekler, ortaklaşa alışkanlıklar ve tutulan yollar bütünüdür. Bu tanımın ötesinde Türkler için töre, uğruna can verilecek kadar kutsal bir yapıdır. Töre Türk milletinin fıtratıdır. Töresinden vazgeçen veya onu değersiz sayan bir Türk topluluğu mensubiytet bilincini de kaybetmiş demektir. “Türk” sözcüğünün de töresine bağlı millet (törüg/törük) anlamına geldiğini söyleyen kaynaklar mevcuttur. İşte Gök Orda romanının yazarı da Türk töresindeki kutsallığı bu romanına taşımış, tarihten aldığı asil millet olma bulgularını geleceğe taşıma gayesi gütmüştür.

    Gök Orda, töreyi Büyük Hun İmparatoru Tanrıkut Kutluğ’un ağzından şu cümlelerle özetler: “Şanyünün, beylerin, tiginlerin, Tarkanların buyrukları bilgece olsun, yarar olsun, iyi olsun! Yararsız buyruk, kişioğlunu töreden soğutur. Töreden uzaklaşan budun il tutamaz. Tutsa da dirlik bulamaz. Budun töreyle yaşar. Töre yok olursa il yok olur, il yok olursa budun köle olur.”(s.19) İmparatorun bu ve benzeri söylemleri esasında Göktürk Abideleri’nden de esinlenildiğini göstermektedir. Nitekim Büyük Hun İmparatorluğu tarihin gizemli sayfalarından biridir. Çin kaynakları dışından detaylı bilgilere ulaşmak mümkün değildir. o yüzden olsa gerek yazar, Göktürk Abideleri’nden bazı cümleleri, eserinde uyarlamıştır. Büyük Hun töresi ile ilgili eserde yer alan güzel örnekler şunlardır:

    *”Hunlar, elçiyi öldürmezler, hapsetmezler ve kovmazlardı. Ancak karışıklık çıkaran ve elçilik töresine aykırı davranan ya da küstahlık edenleri alıkoyarlardı.” (s.23).

    *”İl işlerini gizli tutmak; Hunun, beylik, tiginlik, şanyülük töresindendi.” (s.32).

    *“Bir Hun, yaşamayı ve ölmeyi anasından, savaşmayı babasından öğrenirdi.” (s.55).

    *”Hun’u Hun yapan onun kendine has karakteridir. O, bu karakterini nesilden nesile aktarıla aktarılagelen adet ve inançlardan alır. İşte bu âdet ve inançları yaşatanlar, onların anneleri ve büyük anneleridir. Eli silah tutana kadar her Hun, anasının elinde bir hamur gibi yoğrulup o bir türlü yok edilemeyen Hun karakterine bürünür.” (s.55).

    * “Etlerin büyük bölümü sadece tuzlanarak kurutulurdu, bir kısmı ise becerikli Hun kadın ve kızları tarafından toplanan kokulu otların kurutulup öğütülmesiyle oluşturulan acı ot ile kurutulurdu.” (s.57).

    * “Uğraşta öleni arkada bırakmamak töredendi.” (s. 69).              

    * “Töremizde Hunların birbiriyle kavga etmesi yoktur. Tanrı korusun, kızgınlıkla kavgada kılıcını kınından bir dirsek boyu sıyırsan cezası ölümdür, bilmez misin? Töremiz budur.

    * “Kutluğ Şanyü, sıradan bir Hun gibi yaşardı. Bu yüzden de herkes tarafından çok sevilirdi. (…) İlin işleriyle meşgul olmadığı zamanlar, koyunlarını atlarını güder, avlanır, erkeklere mahsus işler yapardı.” (s.83).

    * “ Atam şanyü uçmağa varmıştır. İçim tiginin (şehzade ağabeyimin) kendini bilemeyecek kadar hasta olduğu haberi gelmiştir. Ancak; burada olanlar ile Hun Budun ve bize baş eğenler bilmelidir ki, töremiz üzere nefes aldığı sürece göğe yükseltilecek şanyü, içim (ağabeyim) Huluku Tigin’dir.” (s.101).

    * “Töreye göre kin ve nefret gütmek; Hunlar için kabul edilemez aşağılık ve bayağı kişilere has bir davranış olarak görülür, kin ve nefretle hareket eden kişiye itibar edilmez ve o kişi toplumdan dışlanırdı.” (s. 107).

    * “ Hunlarda insan ruhunun Gök Tanrı tarafından verildiği ve ruhun kanla ilişkili olduğu düşünülürdü. Bu nedenle soylu ve onurlu insanlar hakkında verilen idam kararları kan dökerek değil boğularak yerine getirilirdi. Soysuz, bayağı ve onursuz kişiler oklanarak veya başı kesilerek öldürülürdü.” (s. 164).

    * “Şanyü kendisine bağlı boylara, kabilelere ve devletlere metbu-tabi ilişkisini hatırlatmak ve perçinlemek üzere birer ok gönderirdi. Bu uygulamaya ‘okumak’, oku götürene ‘okuyucu’ ve gönderilen ok ve onunla birlikte gönderilen diğer eşya ve hediyelere de ‘okuntu’ denirdi.” (s.188).

    * “Hunlarda kızlar, hatunlar, erler, bahadırlar bir arada yaşarlar birbirlerine asla kötü gözle bakmazlardı. Hunun töresinde, görgüsünde bir erin bir hatun kişiye bu gözle bakması affedilmez bir suç ve çok aşağılık bir iş olarak görülür, o erin obada, boyda, budunda barınabilmesi söz konusu bile olmazdı.” (s. 231).

    * “Hunu Hun yapan, büyük bozkırda yaşamış, düşüncesinde ve yüreğinde hiçbir kötülük olmayan ulu atalarımızın koyduğu güzel töremizdir.” (s.268).

    * “Alplık karın deşmekle değil karın doyurmakla, döş delmekle değil yürek yüceliğiyle baş kesmekle değil ağır başlılıkladır. Alp olmak sözle değil, özle, gözle değil tözledir (ruhladır).” (s.291).

    * “Hun oğluyuz. Gizli kapaklı, pis işleri sevmeyiz. Düşmanlığımız bile böyledir. İsteriz ki düşmanımız dikilsin karşımıza, gözlerimizin içine baksın, döş döşe gelip vuruşalım. Bizim için birini sırtından vurmak utançtır, alçakça bir iştir.” (s. 323).

    Gök Orda romanında Türk töresine dair sadece bir seçki olarak sunabileceğimiz bu alıntılar, kökleri sağlam bir milletin geleceğini kurgularken hatırlaması gerekenleri özetler niteliktedir. Zaten tarihi romanlarda asıl mesele tarih aktarımının ötesinde geleceğe ruh katmaktır. Gök Orda, Hüseyin Nihâl Atsız’ın Göktürk tarihinden esinlenerek yazdığı “Bozkurtlar” romanıyla benzer özellikler göstermektedir.  Kuşku yok ki her iki romanın da ortak değeri “töreye bağlılık”tır. Törenin keskin kuralları, bir milletin kaliteli bir fıtrata sahip olmasını sağlamaktadır.

    Gök Orda, kurgusallığının ötesinde bazı eski Türkçe kelimelere yer vermesi ve okuyucuyu heyecanlandıran savaş sahneleriyle de ayrıca değerli bir eserdir. Az bilinen bir tarihin devlet geleneği, sosyokültürel yaşamı, sadakat duygusu, mensubiyet bilinci gibi konular üzerine kurgulanması, okuyucuların milli duygularında hassasiyet oluşturacaktır. Özellikle lise ve üniversite çağındaki gençlerin bu romanı okuyarak günümüze yorumlamaları, arzu edilen bir durumdur. Gök Orda, bir askerin elinden çıkması açısından da ayrıca değerlidir. Ali Koyuncu’nun yeni eserler kaleme alması ümidiyle…

    İyi okumalar!

     

     

    KAYNAKÇA

    Ali Koyuncu, Gök Orda, Ötüken, 2018, İstanbul.

    Hülya Argunşah, “Tarihî Romanda Postmodern Arayışlar”, İlmi Araştırmalar, S.14, Güz 2002, s.17-27.

    İlhan Tekeli, Tarihyazımı Üzerine Düşünmek, Dost Kitabevi, Ankara, 1998, s.117.

     

    Devamı [...]

Divanlardan

  • FUZULİ’DEN BİR SEVDA VE ISTIRAP GAZELİ

    Hazırlayan: Faik Muharrem

     

    Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı
    Felekler yandı âhımdan murâdım şem'i yanmaz mı

    Kamu bîmârına cânân deva-yı derd eder ihsan
    Niçün kılmaz bana derman beni bîmar sanmaz mı

    Şeb-i hicran yanar cânım döker kan çeşm-i giryânım
    Uyarır halkı efgânım kara bahtım uyanmaz mı

    Gül-i ruhsârına karşu gözümden kanlu akar su
    Habîbim fasl-ı güldür bu akar sular bulanmaz mı

    Gâmım pinhan tutardım ben dedîler yâre kıl rûşen
    Desem ol bî-vefâ bilmem inanır mı inanmaz mı

    Değildim ben sana mâil sen ettin aklımı zâil
    Beni tan eyleyen gafîl seni görgeç utanmaz mı

    Fuzûlî rind-i şeydâdır hemîşe halka rüsvâdır
    Sorun kim bu ne sevdâdır bu sevdâdan usanmaz mı

    GÜNÜMÜZ TÜRKÇESİ VE YORUMU

    1. O yar, beni candan usandırdı, cefadan hiç usanmaz mı? Çektiğim ahlardan gökyüzünün katları bile tutuştu, dilek mumum yanmaz mı?

    Divan şiirinde sevgili güzelliği kadar vefasızlığıyla da öne çıkar. Çünkü asla aşığa yüz vermez, onun acılarına aldırmaz. Âşık, ne kadar dertli olursa olsun sevgilinin nazarında çektiği acıların hiçbir ehemmiyeti yoktur. O, canından usanacak kadar çok sevse de sevgili için çektikleri bir hiç hükmündedir. Aşığın ıstırabı gelip geçici ve ehemmiyetsiz acılardan ibarettir sevgili için.

    Aşığın gönlü acılardan dolayı öyle yanar öyle yanar ki ah ettikçe ağzından adeta alevler çıkar. O alevler o kadar yükseğe ulaşır ki feleğin tüm katlarını ateşe verir. Divan şiiri anlayışından gökyüzü dokuz katlı olarak tasvir edilir. Aşığın derinden gelen ahları, feleğin en alttan en üste tüm katlarını tutuşturacak bir yangına sebep olur. Burada günbatımında ufkun kızarmasına da gönderme yapılır. Akşam oldu mu artık sevgiliyi görme ümidi yoktur. Herkes evine çekilmiş, kapılar pencereler kapatılmıştır. Âşık, sevgilisini azıcık da olsa göremeyecek olmanın üzüntüsüyle daha derinden ah çeker, bu ah gökyüzünü tutuşturur ve günbatımındaki kızıllık oluşur. Fakat gökleri tutuşturan bu ateş murat mumunu yakmaz. Bilindiği gibi türbelerde dilek dilemek için adak mumları yakılır. İnsanlar bu mumu yaktıktan sonra dileklerinin kabulü için dua ederler. İşte her yeri yakıp tutuşturan o ahlar, murat mumunu yakmaya yetmez nedense. Bu yüzden de aşığın sevgiliye kavuşmak için ettiği dualar bir türlü kabul olmaz.

    2. O sevgili, tüm hastalara derman dağıtır. Bana neden derman olmaz, beni hasta ve çaresiz görmez mi?

    Sevgili, Mesih’in mucizesine sahiptir. Onun sözleri, bakışı, öpüşü, dudakları çaresiz hastalara bir dermandır. Onları iyileştirir, hayata döndürür. Fakat sevgili aynı zamanda vefasızdır. Herkese sıhhat dağıtırken aşığın gönlünü yaralamak, ona eziyet çektirmek için aşığa derman vermez. Güzel birkaç çift söylemediği gibi bakışlarını bile kaçırır ondan. Çünkü aşığın aşkına inanmamaktadır. Burada ikinci dizedeki vurgunun sebebi de budur: “…beni bîmar sanmaz mı”  Sanmaz, inanmaz. Aşığın aşkının onun nazarında bir kıymeti yoktur, içten içe yanması da acı çekmesi de önemsizdir. Zira sevgili vefasız olduğu kadar umursamazdır da.

    3. Bu ayrılık gecesinde canım yanar, gözlerimden kanlı yaşlar dökülür. İnleyişim herkesi uyandırır da kara bahtımı uyandırmaz mı?

    Âşık, aşk derdinden dolayı sürekli yaralı ve hasta bir haldedir. Geceleri ayrılık acısı, hasret ve çaresizlik katmerlenir. Ahları, inleyişleri artar aşığın. Daha derinden, daha içli yakarır. Onun iniltileri, yakarışı, ağlaması, feryat figan etmesi tüm mahalleyi ayağa kaldırır ama talihini uyandırmaz. Kara bahtı başından gitmez, talihi bir türlü açılmaz. Esasında onun derdi bu feryatları sevgilinin duymasıdır. Herkesin duyduğu o ahları sevgili duymaz kesinlikle. Duysa da duymazdan gelir, neredeyse keyif alır aşığın çektiği acıdan.

    4. Yanağındaki güle karşı gözümden kanlı yaşlar akar. Sevgilim, gül mevsimindeyiz, (bahardayız) bu mevsimde akarsular bulanık akmaz mı?

    Divan şiirinde çok klasik bir mazmundur sevgilinin yanağının güle benzetilmesi. O gülü görünce aşığın gözünden kanlı yaşlar boşanır. O gülün kırmızılığı biraz da aşığın gözünden akan kanlı gözyaşları iledir. O sular gidip o gülü ve ait olduğu gül bahçesini besler. Böylece burada hoş bir görüntü de oluşturur şair: Baharda akarsular bulanık ve coşkun akar. Gözünden akan yaşların suları bulandırdığını, suların bu yüzden bulanık aktığını söyleyerek zarif bir mübalağa yapıyor.

    5. Ben gamımı, acılarımı gizli tutuyordum. Bana “Git yârine açıl!” dediler. Gidip desem o vefasız sevgili bana inanır mı inanmaz mı?

    Aşkın en kıymetli tarafı gizli olması, belki sevgiliden bile saklanmasıdır. Oysa çevre, aşığa baskı yapar git açıkla diye. Eğer âşık sabırsız davranır ve aşkını aceleyle ilan ederse büyük bir sırrı faş etmiş, ortalığa düşürmüş olur. Üstelik sevgili, alaycı tavrından dolayı bu ilan-ı aşkı küçümser, muhtemelen inanmaz.

    6. Ben sana düşkün değildim. Seni görünce aklımı yitirdim. Bu halimden dolayı beni kınayanlar seni gördükçe utanmazlar mı?

    Âşık, her zaman sevgiliye düşkün değildi. Hayatının bir dönemecinde onu gördü, tanıdı, sevdi. Aşk derdine düşünce akli melekeleri zorlandı, tıkandı. Aklını yitirmeye yakın bir çılgınlık haline düştü. Çılgınlığı yüzünden onu tanıyan herkes kınamaya başladı. İşte burada âşık bu gerçeği vurguluyor: Ben seni tanıdıktan sonra aklımı yitirecek oldum ve herkesçe kınandım. Oysa senin güzelliğini görenler hakkımda dedikleri kötü sözler için utanmıyor mu? Senin güzelliğin elbette aklımı başımdan alır, seni gören biri nasıl sağlıklı kalabilir?

    7. Fuzuli, aşkından ötürü çılgın biri rinddir. Hem de bu halinden dolayı halka rezil rüsva olmuştur. Hele bir sorun ona, bu sevdadan usanır mı usanmaz mı?

    Rind, iyilik ve kötülüğü, neşeyi ve hüznü birbirine denk gören kişidir. Onun nazarında dünyaya dair her şey aynı ölçüde değersizdir. Rindlik bir nevi bohemliktir. Dünyaya pul kadar kıymet vermez bir rind. Fuzuli, burada kendisinin çılgın bir rind olduğunu söylüyor. Çılgınlığın sebebi olsa olsa dünyayı önemsememekte gösterdiği dirayetinden ötürüdür. Dünyayı böylesine elinin tersiyle itmiş olması onu halkın gözünde rezil rüsva duruma düşürmüştür. Bunca aşağılanmaya, rezil rüsva oluşa rağmen âşık, aşkından vazgeçecek değildir. Çünkü aşk onun için bir armağan, bir lütuftur. Bu ilahi hediye, insanların kem bakışları için terk edilemez. Sevda, eziyet çekiyorum diye vazgeçilir bir şey değildir. Âşık, aşkından ne olursa olsun vazgeçmeyecektir.

     

    Devamı [...]

Haberler

  • SATRANÇ ŞİİR VE SANATLA BULUŞTU

    “Kesin mat yok / Yalnız iyi oyun vardır” dizeleriyle edebiyatseverlerin gönlünde özel bir yere sahip olan değerli şairimiz İlhami Çiçek vefatının 36. yıl dönümünde 13-15 Haziran tarihleri arasında Ankara’da düzenlenen satranç turnuvasıyla anıldı.

    Kültür Bakanlığı, TSF ve www.bilmekvaktidir.com işbirliğiyle; Mobsan Boya ve AFS sponsorluğunda, TOBB ETÜ Üniversitesi ev sahipliğinde organize edilen yarışmaya yurtiçi ve yurtdışından 41 sporcu katıldı. 3 gün süren zorlu mücadelelerin ardından turnuvanın birincisi Azerbaycan’dan Zaur Mammadov, ikincisi İran’dan Darban Murtaza, üçüncüsü ise Azerbaycan’dan Elnur Aliyev oldu.

    14 Haziran’da düzenlenen İlhami Çiçek’i anma panelinde, eleştirmen Şahin Torun moderatörlüğünde Prof. Dr. Ali Utku ve şair-yazar Asuman Susam, İlhami Çiçek’in şiiri ve edebiyatımızdaki yeri üzerine konuşmalarını yaptı.

    Yarışma bitiminde düzenlenen ödül töreninde bir satrançsever heyecanla sahneye fırlayarak bu etkinliğin önümüzdeki yıllarda da gerçekleşmesi temennisinde bulundu. Şairin kardeşi Mehmet Latif Çiçek de etkinliğin her yıl profesyonelleşerek devam edeceğinin müjdesini verdi.

     

    Devamı [...]

Sinema

  • HALK KÜLTÜRÜNÜN TÜRK SİNEMASINA YANSIMASI

    Birgül Yangın Aslanoğlu

     

    Sinema, teknik bir buluştur ve mekanik bir eğlencedir. Kolaylıkla bir ülkeye yerleşebilir ve seyirci topluluğuna çabucak seslenip, onları etkiler. Türk sinemasının da kendine has üslûbu, Türk seyircisini etkilemiştir. Filmlerdeki bazı temalar bilinçli ya da bilinçsiz, Türk halk kültürünü yansıtan unsurlar taşımaktadır.

    Sinema, görselliğin insanoğluna güzel yansımalarından biridir. İnsanlar içinde olay olan bir görüntüyü ilgiyle izler. Çünkü insanoğlunun mayasında merak, çevresini izleme, olayları takip etme duygusu vardır. Gerçek bir olayı veya canlandırılmış bir yaşam öyküsünü izlemek her zaman bizlere zevk vermiştir. Sinema, belki de insanoğlunun bu ihtiyacını gidermek amacıyla ortaya çıkmıştır.

    Türk sinemasına baktığımızda, halk edebiyatının türleri açısından incelendiğinde karşımıza pek çok zenginlik çıkmaktadır. Masal, halk hikâyesi, türkü, mâni, ağıt, efsane, destan, atasözü, deyim gibi halk edebiyatı türleri, geleneksel yapı içeren filmlerde çok fazla yer almaktadır.

    Türk filmi elbette ki Türk insanını anlatacak, onların geleneksel yapısına, kültürel öğelerine yer verecek. Kültürümüzün zenginlikleri ister istemez sinemamıza yansımıştır. Türk insanı da atasözü veya deyim kullanmadan konuşamaz, türkü söylemeden yapamaz, çocuklarını ninni ve masallarla büyütür, acısını ağıtlarla dile getirir. Düğününden cenazesine inanç yapısına uygun geleneksel esaslarını uygular. Bu nedenle Türk filmleri, folklor açısından önemli kaynaklardır.

    Türk filmlerinin bazen ismi bazen içeriğiyle halk kültürünü yansıtır niteliktedir. Bir filmde birden fazla halk edebiyatı motifine rastlamak da mümkündür. “Geleneksel yazılı metinlerde, kitle iletişim araçları için görsel ya da işitsel hale getirilmekte, çok sayıda alıcısı olan gündelik tüketim malzemelerine dönüştürülmektedirler. Destanlardan çağdaş edebî metinlere, halk hikâyelerinden efsanelere kadar bütün kültürel verimler, sinema, televizyon ve radyo tarafından tüketilmektedir. Anlatmanın yerini gösterme, okumanın yerini seyretme almıştır.” (Demir, 2015: 14)

    Günümüzde, görsel dünyanın gücünü görmezlikten gelemeyiz. Görsel dünyanın insanları en çok etkileyen unsurlarından birisidir sinema. Türk sinemasında bilinçli olarak hazırlanan senaryolarla, Türk kültürü, nesillere çok iyi tanıtılabilir. Kuşaktan kuşağa aktarmaya çalıştığımız kültürel öğelerimiz gün geçtikçe kaybolmaya başlamıştır. Eğer sinemanın gücünden yeterince faydalanırsak kültürel öğelerimizi gelecek nesillere benimsetebiliriz.
     

    Türk sineması çok sağlam bir yapılanmaya sahip olmasa da bazı filmlerde, yeni nesilleri aydınlatacak pek çok halk bilimi ve halk edebiyatı unsuru vardır. Faruk Nafiz Çamlıbel, “Sanat” adlı şiirinde“Bizim diyarımız da bin bir baharı saklar.” der. Şiirin son dörtlüğünde de  “Başka sanat bilmeyiz karşımızda dururken / Yazılmamış bir destan gibi Anadolu’muz.” demektedir. Anadolu toprakları, çok köklü bir kültür mirası bırakmıştır bizlere. Hangi köşeye adımımızı atsak müthiş bir zenginlikle karşı karşıya kalırız. Giyimiyle, müziğiyle, halk oyunlarıyla, düğünleriyle, cenazeleriyle, yemekleriyle, edebiyatıyla bir bütündür Anadolu. Bu mirası elbette yaşayarak yaşatabiliriz. Sinemanın gelecek nesillere geçmişini öğretme gibi bir misyonu da vardır. Zira kültürel mirasımızın en güçlü taşıyıcılarındandır sinema. Gelecek nesillere bırakacağımız bir nevi külliyattır. Yitip gitmiş gelenek ve göreneklerimizin bir dönem nasıl yaşadığının görsel delilleridir.
     

    Dilerim ki bir gün, tarihimizden, edebiyatımızdan aldığımız mirası daha büyük bir gururla sinemamıza yansıtırız. Çocuklarımızı Yunus Emre, Dede Korkut ve Köroğlu ile buluştururuz. Sinemanın gücünü küçümseyemeyiz. Sinema, edebiyat, tiyatro ve resim sanat dallarının mirasçısı olarak içerisinde pek çok sanat dalının izlerini barındırarak teknolojiden aldığı güçle insanları büyülü dünyasında sürüklemeye devam edecektir. Ama unutmayalım ki küçümsenemeyecek bir gerçek de köklü kültür mirasımızdır. Damarlarımıza, aldığımız her nefese işlemiş bir miras.

                  

    KAYNAKÇA

    DEMİR Asuman, Halk Hikâyelerinin Sinemaya Uyarlanması Bitirme Tezi, Erzurum, 2015.

    DİLÇİN Cem, Örneklerle Türk Şiir Bilgisi, Ankara, 1992.

    HAKAN Fikret, Türk Sinema Tarihi, İstanbul, 2016.

    ASLANOĞLU Birgül,41 Türk Sineması’nda Folklor İzleri, Konya, 2018

    Devamı [...]