Derdimiz Ne?

  • EDEBİYATDAİMA’NIN ÖYKÜSÜ

    Şüphesiz her okur nitelikli metinlerle karşılaşmak ister. Edebiyat ve okuma eylemi daha iyiye doğru çıkılan yolda bitmeyecek bir arayıştır. Edebiyat yolculuğunu “daima” uzun soluklu bir keşif süreci olarak gördük ve yola bu bilinçle çıktık. Çünkü kendini yenilemeyen, kendiyle mücadele etmeyen, kendini aşmak için çabalamayan bir edebiyat ve kültür dünyasının kurumaya mahkûm olduğunun farkındayız.

    Edebiyat Daima, birkaç ay içinde hazırlanmış bir proje değildir. 2007 yılında fikir olarak ortaya atılmış, çeşitli deneme ve incelemelerden sonra siteyi sürdürebilecek yeterlilikte bir ekip kurulamadığı için bir süre nadasa bırakılmış bir projedir. 2010 ve 2015’te de ne yazık ki girişimlerimiz yarım kalmıştı. Ancak günümüzde hem teknik imkânların gelişmesi hem de yıllar boyu bu mecrayı izleyerek edindiğimiz deneyim, sitenin kendi kaynaklarıyla ayakta durup kültür ve edebiyat hayatına yeni bir ses ve soluk getirebileceği inancımızı tazeledi.

    Sitemiz benzer sitelerle rekabet etmek gibi bir amaçla yola çıkmadı. EdebiyatDaima’nın hedefi öncelikle kendini yenilemek, yenilendikçe kendini aşmaktır. Biz, içinde bulunduğumuz acemilik ve çıraklık evresini bisiklete binmek gibi düşünüyoruz: Yola veya tekere bakarsanız yıkılırsınız ama ileri bakarsanız eninde sonunda hedefinize doğru yol almaya başlarsınız.

    EdebiyatDaima; “daima” edebiyatı önceleyecek, içerikten tasarıma eksiklerini ve kusurlarını günden güne düzelterek okurlarını ziyaretçi olarak değil ev sahibi olarak görecektir. Bu mecranın emeklemeye başladığı şu zaman dilimi, sitenin daha iyi, doğru ve nitelikliye koşar adım yürüyeceği daha güzel günlerin de işaret fişeğidir.

    Biz buradayız sevgili okur, hoş geldin!

     

    YAYIN İLKELERİMİZ

    EDEBİYATDAİMA.COM sitesinde yazılarla ilgili birinci önceliğimiz nitelikli ve özgün metinlere yer vermektir. Edebi açıdan bütünlüklü ve kaliteli, düşünsel açıdan ise tutarlı ve yazılar aramaktayız. Haber, duyuru ve tanıtımlarda işlenen konuların güncel olması gerekmektedir. Ancak kitap tanıtımlarında eski kitaplar veya mevcut kitapların eski baskıları da işlenebilir. Yayımlanması için tarafımıza gönderilecek yazılar Word formatında olmalı ve haber yazıları haricinde 400 sözcükten kısa olmamalıdır. Haber nitelikli olanlar dışında 400 sözcükten daha kısa yazılar değerlendirmeye alınmayacaktır.

    Gönderilecek yazı ve haberler özgün olmalı ve daha önce hiçbir mecrada yayımlanmamış olmalıdır. Buna dergiler, gazeteler, kişisel web siteleri, sosyal medya hesapları ve çeşitli online grup / forumlar da dahildir. Basın bültenleri ise başında “Basın Bülteni” ibaresi ile yer alacaktır. Küfür ve hakaret içeren, muhatabını taciz eden veya zorbalığa maruz bırakan yazılara kesinlikle yer verilmez. EDEBİYATDAİMA.COM için önce “insan” gelir ve insan onuru, tartışmaya kapalıdır.

    Sitemizde siyasi içerikli yazılara ve yorumlara yer verilmez. Kamplaşmaya, ayrışmaya, ideolojik çekişmelere zemin hazırlayacak yazıları göndermemenizi rica ediyoruz. Demagojik nitelikli, hamasi söylemlerle kaleme alınmış yazıları tasvip etmiyoruz. Etik değerleri zorlayan, ahlaki sınırları aşan yazılara sitemizde kesinlikle yer verilmeyecektir.

    Yazılarda kaynak göstermek amacıyla dipnot kullanılmamasını rica ediyoruz. Dipnot, ancak ek bilgiler ve açıklamalar için kullanılmalı ve dipnot sayısı beşi geçmemelidir. Kaynak gösterimi için APA yöntemi (parantez içi atıf) kullanılmalıdır. Alıntılar mutlaka birincil kaynağıyla birlikte gösterilmelidir.

    Yazıların her türlü hukuki sorumluluğu yazarına aittir. EDEBİYATDAİMA.COM bu konuda sorumluluk kabul etmez. Hukuki bir ikaz durumunda ilgili yazı kaldırılacaktır. Web sitemiz kâr amacı güden bir organizasyon değildir. EDEBİYATDAİMA.COM sitesinde yayımlanan yazılara telif veya herhangi bir ücret ödenmez. Yazılar yayımlansın yayımlanmasın iade edilmeyecektir. Eser sahipleri yazılarını bize göndermekle editörlerimizin metnin bütünlüğünü ve özünü bozmayacak küçük düzeltmelerini de kabul etmiş olurlar. Eserlerin yayımlanmasıyla ilgili herhangi bir sözleşme yapılmayacak, yazı gönderen herkesin bu şartları kabul ettiği varsayılacaktır.

     

    #DaimaEdebiyat #EdebiyatDaima

    EdebiyatDaima Ekibi

    Devamı [...]

Şiir Defteri

  • ANKA KUŞUNA ZÜMRÜT

    Ayhan Akdeniz

     

    o bakış var ya kimi hani sendeki 
    ay ışığını gölgeler
    mehtap öykünür de beyazlığa yaklaşır yakınlaşır o sedeften tene,

    ve kıskançlık dillenir 
    ufalır giderek gövdesi 
    bile bile yapar da bunu 
    karartır kendisini yüzüne gölge düşsün diye

    açık alanlar
    sokaklar 
    parklar hep şenlik içindedir
    ince dokunuşlarla gülüyorsundur çünkü

    bir kuş gelip konsa omzuna 
    çırpsa kanatlarını 
    uçup gitse sonra yuvasına 
    o cıvıltılı ötüşe şaşmazdım hiç 
    bir düşe de yormazdım 
    La Fonten'den okuduğum öyküden esinlenip

    bir yıldız kaysa şimdi gökte
    kandil kandil ışısa ,
    o gülümseyiş bunu da gölgeler 
    ruhundaki
    neş'e 
    o parıltılı bakış 
    simyacı gibi altın tozuna çevirir suskunluğumu

    gümüş gümüş akışıyla lâl kesilir birden utanır da sanki 
    gök kubbemiz

    vurgundum sana
    lânetlendim belki de 
    hem sonsuza dek, bilseydin eğer ,
    ve işe yarasaydı o biliş

     

    Devamı [...]

Öykü

  • SURET YONTUSU

    Aydın Akdeniz

    “Gideceğin yeri bilmen demek sonunu da bilmen demektir.”

    Eskilerden Bir Deyiş

     

    Denizköpüğü renginde ısrar etmişti yontucu. Pahalı da olsa o beyaz damarlı mermer bloklar mutlaka yerin üstüne çıkarılmalıydı. Elbette görkemli, ölümsüzlüğü çağrıştıracak heykeli hala bu kadar istiyorlarsa. Ama bunun için şehirde nam salmış varlıklı, gezgin tüccarların şehir konseyine bağlılıklarını bir kez daha sınamak gerekecekti. Gümüş sikkelerini saklayıp yanlarında götürmelerine artık göz yumulmamalıydı. Kötüydü huyları, üstelik kimseye faydası dokunmazdı. İş bitiminde, gerçeği kadar canlı, hatta ondan daha üstün bir suret yontmaya söz vermişti. Heykeli gören herkes efsunlanmışçasına donup kalacaktı olduğu yerde. Uzak memleketlerden insanlar akın akın onu görmeye gelecektiler. İşte, dedi yontucu tüccarlara, size çil çil altın kazanma fırsatı. Silmeleme pek çok amforayı dolduracak kadar hem de. O gün bunları söylemişti merakla toplanan kalabalığa, sanata dair yüreğinde beslediği sarsılmaz bir inançla.


    Fakat aklından geçenleri bugün tam olarak bilemiyoruz. Yazık ki arşivlerde yeterince kayıt da yok. Hem tarih yazıcılarının ilgi alanının dışında kalıyor bu ayrıntılar. Ancak tahmin yürütebilirim. Yüce bir amaç için. Ya da rekabetten hoşlanan biri olabilir kendisi. Belki başka nedenler, pek de önemi yok aslında bunların. Fakat yonttuğu heykel bir şaheser olarak hala ortada. Düşünüyorum da yontucunun üstün yetenekleri, kararlılığı olmasa sanat acaba nasıl bir gelişme gösterecekti? Bunları duymaktan hoşlanır mısın bilmiyorum, canını da sıkmak istemiyorum senin. Ama gece işte ağırlığıyla sınamaya başladı şimdiden bizi. Ve içimde bunca zaman biriken ne varsa bunlar artık deşilip dışa akıtılmak istiyor, anlıyor musun beni? Ve sen, nasıl söylesem, onca yıl hasta yatağında böyle yatıp dururken, evet, yazık ki bilincin bir uyanıklığa hep özlem içinde kıvranıp dururken şu anlattıklarım uygun düşer mi! 

    İyisi mi sana biraz kendimden söz edeyim. 

    Sabahları yine balkonda oluyorum, güneşin ufukta yayılışını, renklerin ışıl ışıl canlanıp uyanışını iyice görebileyim diye. İlk uyanan kim olursa gün ışığının hemen daha oracıkta yanağına bir yaşam öpücüğü kondurduğu söylenir. Renk renk açarak aslında doğa eşsiz bir serenat yapıyor bizlere. Gören gözlere elbette, ben böyle düşünüyorum.

    Işık deyince bak ne geldi aklıma, tanıştığımız günü hatırlarsın, sana içimdekileri dökebilmek için fırsat kollayıp duruyordum. Hani sana bir demet yasemin uzatacaktım. Arkamda garson, elinde tepsi. Olduğu gibi üzerimize yuvarlanmıştı... Ha, ha, ha. Ellerini yüzüne kapamıştın da katıla katıla gülmüştün buna, hatırlarsın değil mi? O gün ışıl ışıldı yüzün, gözlerim kamaşmıştı gülüşünden. Heykelin işte belki böyle bir etki uyandırmasını umuyordu yontucu. Gün ışığıyla zihinlerde oluşacak ortak düşleri simgeleyecekti o. Bu nedenle herkesin anladığı kendine diyorum. Düşü kadar, evet hatta bunu dahi aklına hiç getirmeden içinde yaşattığı salt bir gerçeklik algısı kadar.

    Heykel artık hatırlamadığımız, üzerinden yıllar geçtiği için unuttuğumuz suretlerin gerçek bir karşılığı asla olamadı. O yüz çizgileri belki bu nedenle belirsiz, soğuk kalacak şekilde yontulmuştu. Ama yaşıyor heykel, daha doğrusu yaşatılıyor. Ona dair hakikat yalnızca zihnimizin kabullenişinde var. Yoksa ölümlü suretlerin peşine takılıp kalacaktık, soyut güzelliğe açılan pencerelere bir türlü ulaşamayacaktık.

    Bir dönem için beğenilen, yüceltilen ne olmuşsa bu sonra bizlere hep bir düş kırıklığı yaşatacaktı. Emin ol hep yanındayım senin. Dün nasılsa bugün için değişen bir şey yok hislerimde. Zaman zaman ayrılmak gerekmişse de sen bilirdin bu uzaklaşmaları. Biricik eşim, oğlumuzun geleceği için katlanılanları... Eve dönecek olmanın özlemini duyardım, inan. İşte bak yanındayım artık ve bir daha asla ayrılmayacağım. Bağları koparıyorum dışarıyla. İşimi bırakmalıydım, bıraktım. Hısım, akraba, dostlara ayrılacak zaman kalmadı. Anlayış göstereceklerdir, biliyorum. Güceneceklerini sanmıyorum.

    Okulu bitiyor çocuğun. Ama asıl haberi şimdi veriyorum, oğlun bir şampiyon! Gurur duymalısın onunla. Ben ikimiz için de kucakladım, bir güzel sarıldım ona. Akıllı, cesur bir çocuk. İçim rahat. Ve sağlığı şükür ki yerinde. Tahlillerde hiçbir belirti görmedik şimdiye kadar... Beni dinlerken aklından neler geçiyor bilmiyorum. Ama söylediklerimi işitiyorsundur şüphesiz.

    Şu yontucu hakkında anlattıklarıma devam etmeliyim, henüz bitirmedim çünkü. Adam diyorum, denizköpüğü renginde acaba niçin bu kadar ısrar etmişti? Baş döndürecek bir etki için onca zahmete katlanır mı hiç? Hımmm, ne dersin buna? Hem o günün şartlarında mermere ulaşmak öyle kolay değildi ki. Düşünsene eli kazma kürek tutan pek çok kölenin yerin derinliklerine doğru milim milim inerek orada sayısız dehliz açması gerekiyordu, hayatlarını hiçe sayarak üstelik. Ve bulunanlar önce kabaca yontulacak, mermer amaca göre dilim dilim kesilip biçilecekti. Sonra denizköpüğünde bir renk elde etmek için tonlarca ağırlıkta mermer blok tek tek elden geçirilecekti.

    Çoğu kez sabahtan akşama yapılan bu yorucu çalışmaların ardından insanlar eli boş olarak geri dönüyorlardı. Günler, haftalar süren kazılara girişiliyordu yeniden. Sabır istiyordu yaptıkları iş. Anlıyorsun değil mi? Ama sonraki nesillere söz söylemenin bundan başka etkili bir yolu da yoktu. İnançla yürüyor işler hep. Kararlılıkla hedefe ulaşılıyor. Evet, bu, değişmez kural.

    Heykelin değerini tam olarak işte burada aramalıyız, inanç ve alın terinde. Biraz da şans gerekiyor. Yontucu sanırım bunları hesaba katmıştı. Denizköpüğü tercihine geçmeden önce son bir şey daha, yüzümü güldüren bazı şeyler oldu benim. Bunu öğrenmeni istiyorum, yaşamın türlü türlü cilvesi var çünkü. Sana, yürekten kopup gelen bir sesle sesleneyim ki ardımda kırık bir gönül kalmasın. Yontucu o eşsiz düş gücüyle zamanı aşıp günümüze ulaşmayı başarmıştı. Belki abartılı bulacaksın, ama esere duyduğu inançtı bunun biricik nedeni. Gerçeğini hiçbir şekilde aratmadı, en az onun kadar ilgi gördü, ama bundan öteye de gidemedi. Bir sanrılı düşe karşılık geliyordu çünkü.

    Sana ulaşmak benim için güç olmadı. Koşturmam gerekmedi bunun için. Üstelik o günlerde evlilik dahi geçmiyordu aklımdan. Ya sen! O yaşlarda farklı olabilir miydin? Hayır, sanmam. Kader sanki birbirimize yakınlaştırmıştı bizi. Başta oyun sandığımız bir kovalamacanın ortasına düşmüştük aniden. Mıknatıs ve demir gibi iki insan herhangi bir çaba göstermeden birbirinin yazgısına doğru çekilmişti. Nasıl açıklanır bilemiyorum. Ama o yazgı ete kemiğe bürünmüş olarak işte karşımızdaydı. İlk bununla güldü yüzüm. Varlığınla mutlu oldum. Ve bunun değerini çok sonra anlayacaktım.

    Sen de bilirsin yaşam, sanatçıları kıskançlığa düşürecek olağanüstü bir güzelliğe sahip. Sanatçı, nedense bununla rekabet etmek ister. Yeteneklerini bununla sınamak ister. O doğurganlıktan payına düşeni de alır. Durmadan, hiç yorulmadan çabalamasının nedeni gerçekte bu olsa gerek. Doğayı dişi bir varlık olarak düşünüyordu eski insanlar. Heykel yapma fikrini bizim yontucunun aklına sokan şey, insanların o dişil güce duyduğu hayranlığı görmesi oldu. Dişil gücün, doğacak yeni canlara kendi ruhundan neler aktardığını düşünebiliyor musun? Tanıştığımız nisan ayının o ilk sabahı sana gönlümü kaptırmam hoş bir tesadüf oldu. Aradığım kişiyi bulmuştum.

    Bilirsin, kuyumcu gibi insanın ederini, kaç karatlık değer taşıdığını anlarım ben.  Tamam, ufak tefek kusurlarım yok değil ama bazı yeteneklerim olduğu kesin, bunu sen de inkâr etmezsin. Ama şundan emin olamıyorum bir türlü, bugün dahi buna cevap verebilmiş değilim. İçim içimi kemirip duruyor. Seni yaşama sevinciyle dopdolu bulduğum zaman içimde kök salmış kaba saba, kahrolası bir ruh haline seni bilerek ortak mı ediyordum? Eğer böyleyse ve eğer bendeki o kabalığı gerçekten iyi şeylere dönüştürebilmişsen ne mutlu sana, şanslıyım demektir. Beni, bir adama benzeten çabaların için sana sonsuza dek minnettarım. Ama kendimi bağışlayamam. Çünkü bu durumda o tertemiz yüreği zorlamış, yıpratmış oluyorum. 

    Hani ateş, su, hava, topraktan ağır basan, ruh beden ilişkisine etki edermiş ya, sen toprak gibi oldun bana. Hatalarımı örttün yıllarca. Bense bir anda bunların hepsinin rengine girebilecek fıtrattaydım. Sıra sıra, duruma göre hangisi uygunsa. Ama bunlardan tek, toprak dışında. Sabırlı biri değildim çünkü. Gerçi yaşamı kolaylaştırdığına inanılıyordu. Her tür akıl tutulmasına, ikircikli ruh hallerini açıklamaya faydası dokunduğuna inanıldığı için bu denli kabul görmüştü bu inanç. Elbette bir safsata. Yine de doğru yönleri olabileceği hesaba katılmalı. Boşanmanın eşiğine gelen çiftlere, taraflar için bir çözüm fırsatı sunabilir. Yalanına haklı gerekçeler arayan benim gibilerin elini güçlendirebilir mesela. Bu kesin. Ama kurnazlık istiyor biraz. 

    Sen sık sık yakalardın yalanlarımı, eğer hatırlarsan. Bil ki şimdiye dek kötü niyetlerle hiç yalan söylemedim sana. Yemin edebilirim bunun için. İnan. Evet, zaman zaman gerçekliği sorgulamadım değil. Ama istersen iyi niyetime verelim bunları. Toprak gibi durgun, onun kadar doğurgan bulduğum karakterine, duruma göre, o an ihtiyaç ne ise, bazen ateş, bazen su ve bazen hava olup dokunmak, onu canlandırmak isteğiydi diyelim.

    Sabır senin yaradılış mayanda var. O üçlü bileşen eğer toprağın dengeleyici gücü olmasa bir arada duramaz, dağılıp giderlerdi. Geride varlık adına bir şey kalmazdı. Bu nedenle değerliydin bizim için. Aileyi sıkı sıkı bir arada tutan hep sen oldun. Şahit ol söylediklerime, bu sözlerim şimdi göğe yükselsin. Orada gökkuşağının en berrak renklerine karışsın da çoğaldıkça çoğalsın diğer seslerle birlikte. Ve içimizde yaşatılması gereken ne varsa bunu gür sesiyle haykıran ortak bir iradeye dönüşsün... Yontma eylemi sanatçının tek taraflı gayretleriyle olacak şey değildir. Belki eser çıkar ortaya ama bu asla anıtsal bir nitelik kazanamaz. Çift yönlü bir yontma işlemi gerek bunun için. Önce kendisinden yontulacak doğru parçaları bulmalı kişi. İri iri, hiç acımadan eksiltmeli içinde yaşattığı kabalığı. İncelmeli önce o ruh. Esere yontacağı zarif çizgiler için hangi fazlalığı atması gerektiğini bilmeli. Bunu ise ona ancak sanatçı duyarlılığı gösterebilir çünkü. 

    Yaşama çok şey borçluyuz. Kabul edelim, etmeyelim yorgun düştük ikimiz de. Yaşlandık zamanla. Varsın gözlerin kapalı olsun hep böyle. Uyu sen. Nabzın buralarda atsın yeter ki. Düşlerine senin sınır yok bugün istediği yere kadar uzanabilirler. Kendin için kurduğun o düşlere kapılıp gidebilirsin gönlünce. Yeter ki uyu sen, hemen yanı başımda ol. Örtünü üstüne ben nasılsa çekerim. Yastığını başının altına usulca bırakırım. Yanında olurum hep senin. Boncuk boncuk terleyen o alnını yine silerim. Yaptıklarım, yapmak istediklerim, yeterli gelmez senin için, biliyorum bunu. 

    Mermer doğası gereği soğukken tutmuş bir yontu hikâyesi anlatıyorum sana. Oysa dinlerken seni yormayacak başka konular açabilirdim bu gece. Heykel kadına saygı duymak gerektiğini hatırlatıyor bana. Dişil gücün kudretini, ateşiyle, kırılgan doğasıyla yaşama nasıl tutunabileceğini öğretiyor. Ama yine de taşa yontulması yazık ki onu ölümsüz kılmıyor. Ölüm... Keşke hazır olduğumuz vakit çalsaydı kapımızı. Belki erken sayılacak yaştayız henüz, bu sarsacak şimdi beni. Ama biliyorum ki tekrar deneyeceğiz. Sonsuza açılan yola usulca düşecek adımlarımız. Birbirimizden inançla yonttuğumuz her bir kusur için, adımlarımız rahatlamış olarak... 

    Denizköpüğü engine düştüğü zaman her dalga, her rüzgâr esintisi ile orada billur, şeffaf, saf varlık biçiminde boy gösterirken karaya yaklaştığı oranda yazık ki berraklığını yitiriyor. Kirli bir beyaza dönüşüyor.

     

     

     

     

     

     

     

    Görsel: Alexandre Chambon

    Devamı [...]

Edebiyat Defteri

  • SEN BENİ ANLIYORSUN AMA BEN SENİ ANLAMIYORUM

    Galip Çağ

    Çehov Altıncı Koğuş’un da çok fazla soru sorar Dimitriç üzerinden okuyucusuna. Ve bir hesaplaşmaya girer. Acının ne olduğuna dair bir fikriniz var mı? Şunu sormama müsaade edin: Çocukken hiç dayak yediniz mi? Peki ya siz?

    Acıyı anlamak iddiası şüphesiz ki insani duruşun altına saklanmış bir samimiyetsizlik ve reflektif bir teselli çabasını barındırır. Büyük oranda gizli bir kibir konformizmi de. Hatta Çehov’a göre acıyı küçümsemeyi de. Acıyı küçümsersiniz ama parmağınızı kapıya sıkıştırdığınız vakit en yüksek perdeden inlersiniz derken bu durumu bizim anlayacağımız şekliyle sana göre hava hoş der aslında.

    İnsanın en büyük hatası, bir trajediyi ya da bu aşamaya gelmemiş bir acıyı kendi idrakine yaslayıp; henüz yaşamadığı bu gerçekliği, çoğu zaman tanrısal bir tevekkülle kabullenilmesi yönündeki telkinidir. Ona göre muhatabının acıya verdiği tepki ne aşamada olursa olsun aşırıdır. Bu kadarı fazladır ve artık pes edilmelidir. Yapacak bir şey yoktur zira ona göre acıya verilen hissi tepki faydalı değildir. Kabullenilmelidir bu durum ve hızlı bir şekilde yeni bir hale dönüşülmelidir. Ama bu talepte bulunma hakkının ona kim tarafından verildiği meçhuldür. Zira tecrübeler kişinin ancak kendi beden ve ruh dünyasına dair dönüşümün belirleyicileridir, kimse kendi yaşadıkları üzerinden muhatabının tepkilerini yargılama hakkına sahip değildir. Bunu anlaması zor olsa da içmediği şarabın sarhoşluğuyla eş bir yaşanmışlık ve anlama iddiasıdır ortaya koyduğu.

    Acıya karşı bağırarak, gözyaşlarımla cevap veririm. Yapılan alçaklıklara öfkeyle, iğrençliklere ise tiksinti duyarak tepki gösteriririm. Bana göre bu, hayatın ta kendisidir diyen Çehov da işte acıyı yaşayandır, gerçek olandır, insandır. Acının insanda yarattığı kurgusuz saflığı ve kaybedilmiş dünya dengesini ortaya koyan kişidir. Aynı romanda olduğu gibi delidir ama. Kolayca ötekilenir. İsyanla suçlanır. Artık bir birey değil vakadır. Ardından fısıltılar yükselen akl-ı selim olmayandır diğerlerine göre. Onu teskin etmelidir acı çekmeyen herkes. Çünkü o bunu tek başına yapamazdır. Şimdi o acıya tepki veren herkesten daha acizdir. Yafta yafta üstüne gelmektedir.

    Ancak;

    Onlar sadece dışa bakarlar bu süreçte. Kanlanan gözlere, kızaran yüze ve titreyen ellere… Normal değildir bu görüntü. Peki ya içerde neler olup bitmektedir?

    Acı çeken kişiyi en çok zorlayan şey acının başladığı nokta ya da olaydan uzaklaşamayan zihindir. Darbenin zihne ve gönle ilk vurduğu an soyları tüketen dev meteorun yer yüzünde açtığı dev kraterdir. Ve insan o darbenin açtığı kratere esir olur uzun süre. Zihninde yankılan tek soru “neden”dir. Herkes bir an önce o kraterden çıkmasını bekler ama sorun acı çekenin o krateri kapamadan olması gereken yeryüzü seviyesine çıkmaya niyetli olmamasıdır. Çünkü o krater orada oldukça bilinçli olarak buraya düşer an be an. Acısını sırtında bir kaya gibi taşıyan sisifostur şimdi. Lanetlenmiş gibidir. Tam kurtuldum artık dediği yerde o sırtındaki kayadan yeniden yuvarlanır en derine. Her yeni gün yeniden…

    Acı çeken kişi anlaşılmayı değil kabullenilmeyi, kabul edilmeyi bekler sadece. Zira ona göre davranışlarındaki anormalliği anlamayan kişi acısını anlamayan değildir, kadı ki bu mümkün değildir zaten. Onu anlamayan kişi acı çektiğini kabullenemeyen, kabul edemeyen kişidir.

    Acı çekene bu bir sınavdır diyerek ona başka bir yanlış yönden yaklaşan kişi aslında kendi sınavını kaybetmiştir. Çünkü acının birleştiriciliğini red edip kendini bu yaşanan gerçekliğin dışına atmıştır. Kendine o acıya omuz vermek yerine uzaktan, incecik bir çubukla yerde yatan cesedi dürten meraklı adam misyonu biçmiştir. Kabullenememiştir yerde yatanın yaşıyor olabilme ihtimalini. Sadece hüküm vermiştir. Yerde yatıyor ve hareketsiz o zaman ölü. Ona iyi gelecek eylemini orada bitirmiştir artık. Hâlbuki beklenen yanına gidip nefesini kontrol etmektir.

    Kibrin türlü hali var ve bunlardan biri de insanı tanıdığın ya da anladığın vehmidir. Kibrini yen, kimseye imtihan biçme ve anlamaya değil kabul etmeye çalış.

    Devamı [...]

Divanlardan

  • FUZULİ’DEN BİR SEVDA VE ISTIRAP GAZELİ

    Hazırlayan: Faik Muharrem

     

    Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı
    Felekler yandı âhımdan murâdım şem'i yanmaz mı

    Kamu bîmârına cânân deva-yı derd eder ihsan
    Niçün kılmaz bana derman beni bîmar sanmaz mı

    Şeb-i hicran yanar cânım döker kan çeşm-i giryânım
    Uyarır halkı efgânım kara bahtım uyanmaz mı

    Gül-i ruhsârına karşu gözümden kanlu akar su
    Habîbim fasl-ı güldür bu akar sular bulanmaz mı

    Gâmım pinhan tutardım ben dedîler yâre kıl rûşen
    Desem ol bî-vefâ bilmem inanır mı inanmaz mı

    Değildim ben sana mâil sen ettin aklımı zâil
    Beni tan eyleyen gafîl seni görgeç utanmaz mı

    Fuzûlî rind-i şeydâdır hemîşe halka rüsvâdır
    Sorun kim bu ne sevdâdır bu sevdâdan usanmaz mı

    GÜNÜMÜZ TÜRKÇESİ VE YORUMU

    1. O yar, beni candan usandırdı, cefadan hiç usanmaz mı? Çektiğim ahlardan gökyüzünün katları bile tutuştu, dilek mumum yanmaz mı?

    Divan şiirinde sevgili güzelliği kadar vefasızlığıyla da öne çıkar. Çünkü asla aşığa yüz vermez, onun acılarına aldırmaz. Âşık, ne kadar dertli olursa olsun sevgilinin nazarında çektiği acıların hiçbir ehemmiyeti yoktur. O, canından usanacak kadar çok sevse de sevgili için çektikleri bir hiç hükmündedir. Aşığın ıstırabı gelip geçici ve ehemmiyetsiz acılardan ibarettir sevgili için.

    Aşığın gönlü acılardan dolayı öyle yanar öyle yanar ki ah ettikçe ağzından adeta alevler çıkar. O alevler o kadar yükseğe ulaşır ki feleğin tüm katlarını ateşe verir. Divan şiiri anlayışından gökyüzü dokuz katlı olarak tasvir edilir. Aşığın derinden gelen ahları, feleğin en alttan en üste tüm katlarını tutuşturacak bir yangına sebep olur. Burada günbatımında ufkun kızarmasına da gönderme yapılır. Akşam oldu mu artık sevgiliyi görme ümidi yoktur. Herkes evine çekilmiş, kapılar pencereler kapatılmıştır. Âşık, sevgilisini azıcık da olsa göremeyecek olmanın üzüntüsüyle daha derinden ah çeker, bu ah gökyüzünü tutuşturur ve günbatımındaki kızıllık oluşur. Fakat gökleri tutuşturan bu ateş murat mumunu yakmaz. Bilindiği gibi türbelerde dilek dilemek için adak mumları yakılır. İnsanlar bu mumu yaktıktan sonra dileklerinin kabulü için dua ederler. İşte her yeri yakıp tutuşturan o ahlar, murat mumunu yakmaya yetmez nedense. Bu yüzden de aşığın sevgiliye kavuşmak için ettiği dualar bir türlü kabul olmaz.

    2. O sevgili, tüm hastalara derman dağıtır. Bana neden derman olmaz, beni hasta ve çaresiz görmez mi?

    Sevgili, Mesih’in mucizesine sahiptir. Onun sözleri, bakışı, öpüşü, dudakları çaresiz hastalara bir dermandır. Onları iyileştirir, hayata döndürür. Fakat sevgili aynı zamanda vefasızdır. Herkese sıhhat dağıtırken aşığın gönlünü yaralamak, ona eziyet çektirmek için aşığa derman vermez. Güzel birkaç çift söylemediği gibi bakışlarını bile kaçırır ondan. Çünkü aşığın aşkına inanmamaktadır. Burada ikinci dizedeki vurgunun sebebi de budur: “…beni bîmar sanmaz mı”  Sanmaz, inanmaz. Aşığın aşkının onun nazarında bir kıymeti yoktur, içten içe yanması da acı çekmesi de önemsizdir. Zira sevgili vefasız olduğu kadar umursamazdır da.

    3. Bu ayrılık gecesinde canım yanar, gözlerimden kanlı yaşlar dökülür. İnleyişim herkesi uyandırır da kara bahtımı uyandırmaz mı?

    Âşık, aşk derdinden dolayı sürekli yaralı ve hasta bir haldedir. Geceleri ayrılık acısı, hasret ve çaresizlik katmerlenir. Ahları, inleyişleri artar aşığın. Daha derinden, daha içli yakarır. Onun iniltileri, yakarışı, ağlaması, feryat figan etmesi tüm mahalleyi ayağa kaldırır ama talihini uyandırmaz. Kara bahtı başından gitmez, talihi bir türlü açılmaz. Esasında onun derdi bu feryatları sevgilinin duymasıdır. Herkesin duyduğu o ahları sevgili duymaz kesinlikle. Duysa da duymazdan gelir, neredeyse keyif alır aşığın çektiği acıdan.

    4. Yanağındaki güle karşı gözümden kanlı yaşlar akar. Sevgilim, gül mevsimindeyiz, (bahardayız) bu mevsimde akarsular bulanık akmaz mı?

    Divan şiirinde çok klasik bir mazmundur sevgilinin yanağının güle benzetilmesi. O gülü görünce aşığın gözünden kanlı yaşlar boşanır. O gülün kırmızılığı biraz da aşığın gözünden akan kanlı gözyaşları iledir. O sular gidip o gülü ve ait olduğu gül bahçesini besler. Böylece burada hoş bir görüntü de oluşturur şair: Baharda akarsular bulanık ve coşkun akar. Gözünden akan yaşların suları bulandırdığını, suların bu yüzden bulanık aktığını söyleyerek zarif bir mübalağa yapıyor.

    5. Ben gamımı, acılarımı gizli tutuyordum. Bana “Git yârine açıl!” dediler. Gidip desem o vefasız sevgili bana inanır mı inanmaz mı?

    Aşkın en kıymetli tarafı gizli olması, belki sevgiliden bile saklanmasıdır. Oysa çevre, aşığa baskı yapar git açıkla diye. Eğer âşık sabırsız davranır ve aşkını aceleyle ilan ederse büyük bir sırrı faş etmiş, ortalığa düşürmüş olur. Üstelik sevgili, alaycı tavrından dolayı bu ilan-ı aşkı küçümser, muhtemelen inanmaz.

    6. Ben sana düşkün değildim. Seni görünce aklımı yitirdim. Bu halimden dolayı beni kınayanlar seni gördükçe utanmazlar mı?

    Âşık, her zaman sevgiliye düşkün değildi. Hayatının bir dönemecinde onu gördü, tanıdı, sevdi. Aşk derdine düşünce akli melekeleri zorlandı, tıkandı. Aklını yitirmeye yakın bir çılgınlık haline düştü. Çılgınlığı yüzünden onu tanıyan herkes kınamaya başladı. İşte burada âşık bu gerçeği vurguluyor: Ben seni tanıdıktan sonra aklımı yitirecek oldum ve herkesçe kınandım. Oysa senin güzelliğini görenler hakkımda dedikleri kötü sözler için utanmıyor mu? Senin güzelliğin elbette aklımı başımdan alır, seni gören biri nasıl sağlıklı kalabilir?

    7. Fuzuli, aşkından ötürü çılgın biri rinddir. Hem de bu halinden dolayı halka rezil rüsva olmuştur. Hele bir sorun ona, bu sevdadan usanır mı usanmaz mı?

    Rind, iyilik ve kötülüğü, neşeyi ve hüznü birbirine denk gören kişidir. Onun nazarında dünyaya dair her şey aynı ölçüde değersizdir. Rindlik bir nevi bohemliktir. Dünyaya pul kadar kıymet vermez bir rind. Fuzuli, burada kendisinin çılgın bir rind olduğunu söylüyor. Çılgınlığın sebebi olsa olsa dünyayı önemsememekte gösterdiği dirayetinden ötürüdür. Dünyayı böylesine elinin tersiyle itmiş olması onu halkın gözünde rezil rüsva duruma düşürmüştür. Bunca aşağılanmaya, rezil rüsva oluşa rağmen âşık, aşkından vazgeçecek değildir. Çünkü aşk onun için bir armağan, bir lütuftur. Bu ilahi hediye, insanların kem bakışları için terk edilemez. Sevda, eziyet çekiyorum diye vazgeçilir bir şey değildir. Âşık, aşkından ne olursa olsun vazgeçmeyecektir.

     

    Devamı [...]

Haberler

  • İsmi gibi sadece şiire, şiir üzerine söyleşi ve yazılara yer veren "Sadece Şiir" dergisinin ikinci sayısı yayında. Kafa dergi grubunun çıkardığı Sadece Şiir'in genel yayın yönetmenliğini Umay Umay, editörlüğünü ise Serkan Türk yürütüyor.

    İlk sayısı 2019'un Ekim ayında okurla buluşan "Sadece Şiir" dergisi, üç aylık bir periyotta yayın hayatına devam edecek. Derginin ikinci sayısında Ayşe Kesin'in Şeref Birsel'le söyleşisinin yanı sıra Ertuğrul Aydın'ın "Şiir ve Şiir Sanatı (Poetika) Nedir?" adlı yazısı da bulunmakta. Bu yazılar dışında dergiye eserleriyle katkı sunan şairler ise şunlar:

    Bircan Çelik, Çağlar Yerlikaya, Cevahir Bedel, Çiğdem Sezer, Dilek Bilge, Emel İrtem, Ersin Kurt, Fadıl Öztürk, Göktürk Yaşar, Gülkan Noir, Hatice Nisan, Hasip Bingöl, İlhan Kemal, İlkay Şahin, İnanç Avadit, Karin Karakaşlı, Mazlum Mengüç, M. İnan Filiz, Memo Emin Metin, Mehmet Şah Erincik, Murat Kahveci, Mustafa Ergin Kılıç, Neşe Yaşın, Nihat Özdal, Nilüfer Altunkaya, Onur Caymaz, Onur Köybaşı, Oya Uysal, Özgün E. Bulut, Ömer Erdem, Selahattin Yolgiden, Sema Güler, Süreyya Berfe,  Soner Demirbaş, Pelin Özer, Rauf Gerz, Rıdvan Özkurt, Yiğit Kerim Arslan, Serkan Türk ve Umay Umay.

    Dergiye D&R, Carefour ve Migros gibi bayilerden ulaşmak mümkün.

    Devamı [...]

Sinema

  • HALK KÜLTÜRÜNÜN TÜRK SİNEMASINA YANSIMASI

    Birgül Yangın Aslanoğlu

     

    Sinema, teknik bir buluştur ve mekanik bir eğlencedir. Kolaylıkla bir ülkeye yerleşebilir ve seyirci topluluğuna çabucak seslenip, onları etkiler. Türk sinemasının da kendine has üslûbu, Türk seyircisini etkilemiştir. Filmlerdeki bazı temalar bilinçli ya da bilinçsiz, Türk halk kültürünü yansıtan unsurlar taşımaktadır.

    Sinema, görselliğin insanoğluna güzel yansımalarından biridir. İnsanlar içinde olay olan bir görüntüyü ilgiyle izler. Çünkü insanoğlunun mayasında merak, çevresini izleme, olayları takip etme duygusu vardır. Gerçek bir olayı veya canlandırılmış bir yaşam öyküsünü izlemek her zaman bizlere zevk vermiştir. Sinema, belki de insanoğlunun bu ihtiyacını gidermek amacıyla ortaya çıkmıştır.

    Türk sinemasına baktığımızda, halk edebiyatının türleri açısından incelendiğinde karşımıza pek çok zenginlik çıkmaktadır. Masal, halk hikâyesi, türkü, mâni, ağıt, efsane, destan, atasözü, deyim gibi halk edebiyatı türleri, geleneksel yapı içeren filmlerde çok fazla yer almaktadır.

    Türk filmi elbette ki Türk insanını anlatacak, onların geleneksel yapısına, kültürel öğelerine yer verecek. Kültürümüzün zenginlikleri ister istemez sinemamıza yansımıştır. Türk insanı da atasözü veya deyim kullanmadan konuşamaz, türkü söylemeden yapamaz, çocuklarını ninni ve masallarla büyütür, acısını ağıtlarla dile getirir. Düğününden cenazesine inanç yapısına uygun geleneksel esaslarını uygular. Bu nedenle Türk filmleri, folklor açısından önemli kaynaklardır.

    Türk filmlerinin bazen ismi bazen içeriğiyle halk kültürünü yansıtır niteliktedir. Bir filmde birden fazla halk edebiyatı motifine rastlamak da mümkündür. “Geleneksel yazılı metinlerde, kitle iletişim araçları için görsel ya da işitsel hale getirilmekte, çok sayıda alıcısı olan gündelik tüketim malzemelerine dönüştürülmektedirler. Destanlardan çağdaş edebî metinlere, halk hikâyelerinden efsanelere kadar bütün kültürel verimler, sinema, televizyon ve radyo tarafından tüketilmektedir. Anlatmanın yerini gösterme, okumanın yerini seyretme almıştır.” (Demir, 2015: 14)

    Günümüzde, görsel dünyanın gücünü görmezlikten gelemeyiz. Görsel dünyanın insanları en çok etkileyen unsurlarından birisidir sinema. Türk sinemasında bilinçli olarak hazırlanan senaryolarla, Türk kültürü, nesillere çok iyi tanıtılabilir. Kuşaktan kuşağa aktarmaya çalıştığımız kültürel öğelerimiz gün geçtikçe kaybolmaya başlamıştır. Eğer sinemanın gücünden yeterince faydalanırsak kültürel öğelerimizi gelecek nesillere benimsetebiliriz.
     

    Türk sineması çok sağlam bir yapılanmaya sahip olmasa da bazı filmlerde, yeni nesilleri aydınlatacak pek çok halk bilimi ve halk edebiyatı unsuru vardır. Faruk Nafiz Çamlıbel, “Sanat” adlı şiirinde“Bizim diyarımız da bin bir baharı saklar.” der. Şiirin son dörtlüğünde de  “Başka sanat bilmeyiz karşımızda dururken / Yazılmamış bir destan gibi Anadolu’muz.” demektedir. Anadolu toprakları, çok köklü bir kültür mirası bırakmıştır bizlere. Hangi köşeye adımımızı atsak müthiş bir zenginlikle karşı karşıya kalırız. Giyimiyle, müziğiyle, halk oyunlarıyla, düğünleriyle, cenazeleriyle, yemekleriyle, edebiyatıyla bir bütündür Anadolu. Bu mirası elbette yaşayarak yaşatabiliriz. Sinemanın gelecek nesillere geçmişini öğretme gibi bir misyonu da vardır. Zira kültürel mirasımızın en güçlü taşıyıcılarındandır sinema. Gelecek nesillere bırakacağımız bir nevi külliyattır. Yitip gitmiş gelenek ve göreneklerimizin bir dönem nasıl yaşadığının görsel delilleridir.
     

    Dilerim ki bir gün, tarihimizden, edebiyatımızdan aldığımız mirası daha büyük bir gururla sinemamıza yansıtırız. Çocuklarımızı Yunus Emre, Dede Korkut ve Köroğlu ile buluştururuz. Sinemanın gücünü küçümseyemeyiz. Sinema, edebiyat, tiyatro ve resim sanat dallarının mirasçısı olarak içerisinde pek çok sanat dalının izlerini barındırarak teknolojiden aldığı güçle insanları büyülü dünyasında sürüklemeye devam edecektir. Ama unutmayalım ki küçümsenemeyecek bir gerçek de köklü kültür mirasımızdır. Damarlarımıza, aldığımız her nefese işlemiş bir miras.

                  

    KAYNAKÇA

    DEMİR Asuman, Halk Hikâyelerinin Sinemaya Uyarlanması Bitirme Tezi, Erzurum, 2015.

    DİLÇİN Cem, Örneklerle Türk Şiir Bilgisi, Ankara, 1992.

    HAKAN Fikret, Türk Sinema Tarihi, İstanbul, 2016.

    ASLANOĞLU Birgül,41 Türk Sineması’nda Folklor İzleri, Konya, 2018

    Devamı [...]