Instagram İçerikleri

  • Editörümüz İsmail Kılınç'ın Balta Dergi ekibiyle yaptığı söyleşiyi okumak için tıklayınız.

    Ahmet Menteş'in "KARANLIĞA TAPANLAR" adlı şiirini okumak için tıklayınız.

    Nisa Eser'in "PAYİDAR ÖMÜR" adlı öyküsünü okumak için tıklayınız.

    Serap Yalçın Pamuk'un Yuva, Radikal Şıkların Sayımı ve Gösteri Toplumu adlı kitapları incelediği yazısını okumak için tıklayınız.

    Deniz Kara Kavalcı'nın Mark Twain'in İnsan Nedir? adlı kitabını incelediği yazısını okumak için tıklayınız.

    Lale Şeyda Gülsoy'un Tarkovsky'nın The Stalker filmine dair yazdığı "YOLCU YOLUNDA GEREK" adlı yazısı için tıklayınız.

    Birgül Yangın Aslanoğlu'nun "HALK KÜLTÜRÜNÜN TÜRK SİNEMASINA YANSIMASI" adlı yazısını okumak için tıklayınız.

    Segâh Gümüş'ün Black Swan (SİYAH KUĞU) filmini psikolojik açıdan incelediği sinema yazısını okumak için tıklayınız.

    ***

    Haydar Ergülen "UYKULAR GAZELİ" adlı şiiriyle Edebiyat Daima'da. Şiire ulaşmak çin tıklayınız. 

    Muhammet Erdevir "SON GÜL İÇİN PRELÜT" adlı öyküsüyle Edebiyat Daima'da. Öyküye ulaşmak için tıklayınız.

    Derya Gündoğdu "ÇOCUK KALBİNDEN DÜNYAYA - BEYAZ GEMİ" adlı yazısıyla Edebiyat Daima'da. Yazıya ulaşmak için tıklayınız.

    Zübeyde Güllüce "RUH ADAM” ROMANI ÜZERİNE “AYKIRI” BİR DENEME adlı yazısıyla Edebiyat Daima'da. Yazıya ulaşmak için tıklayınız.

    Merve Yıldız "GECENİN TILSIMI" adlı yazısıyla Edebiyat Daima'da. Yazıya ulaşmak için tıklayınız.

    Seval Karakoyun "GECE RAHMİNDE CENİN" adlı şiiriyle Edebiyat Daima'da. Şiire ulaşmak için tıklayınız.

    Aslı Hilal Menteş "SÖYLEMEK MÜMKÜN" adlı yazısıyla Edebiyat Daima'da. Yazıya ulaşmak için tıklayınız.

    Saniye Kısakürek "SORGU (II)" adlı şiiriyle Edebiyat Daima'da. Şiire ulaşmak için tıklayınız.

    Damla Nur Akkirpi, "ÖLÜMÜ DÜŞLEŞTİRMEK YAHUT DÜŞÜ ÖLÜMSÜZLEŞTİRMEK" adlı yazısıyla Edebiyat Daima'da. Yazıya ulaşmak için tıklayınız.

    Ersin Kartal" EYYAMIBAHUR" adlı şiiriyle Edebiyat Daima'da. Şiire ulaşmak için tıklayınız.

    Zeynep Yolcu, Süleyman İleri ile "KIRMIZI MÜREKKEP" üzerine bir söyleşi gerçekleştirdi. Yazıya ulaşmak için tıklayınız.

    Mustafa Ersin Taşdemir "GÜN BOZUMU" adlı şiiriyle Edebiyat Daima'da. Şiire ulaşmak için tıklayınız.

    Işık Sungurlar "KAR HELVASI, SOĞUK VE TATLI MANASINDA DİDEM MADAK" adlı incelemesiyle Edebiyat Daima'da. Yazıya ulaşmak için tıklayınız.

    Hatice Tarkan Doğanay, "BENZEŞMEK" adlı şiiriyle Edebiyat Daima'da. Şiire ulaşmak için tıklayınız.

    Emel Koşar "TURGUT UYAR'IN İLK ŞİİR DURAĞI" adlı incelemesiyle Edebiyat Daima'da. Yazıya ulaşmak için tıklayınız.

    Damla Nur Akkirpi "TİLKİ ÖPÜŞMESİ" adlı şiiriyle Edebiyat Daima'da. Şiire ulaşmak için tıklayınız.

    Ersin Kartal'ın, Eray Sarıçam ile şiir ve edebiyat üzerine gerçekleştirdiği söyleşi Edebiyat Daima'da. Yazıya ulaşmak için tıklayınız.

    Birgül Yangın Aslanoğlu, "HALK KÜLTÜRÜNÜN TÜRK SİNEMASINA YANSIMASI" adl

     

    Devamı [...]

Derdimiz Ne?

  • EDEBİYATDAİMA’NIN ÖYKÜSÜ

    Şüphesiz her okur nitelikli metinlerle karşılaşmak ister. Edebiyat ve okuma eylemi daha iyiye doğru çıkılan yolda bitmeyecek bir arayıştır. Edebiyat yolculuğunu “daima” uzun soluklu bir keşif süreci olarak gördük ve yola bu bilinçle çıktık. Çünkü kendini yenilemeyen, kendiyle mücadele etmeyen, kendini aşmak için çabalamayan bir edebiyat ve kültür dünyasının kurumaya mahkûm olduğunun farkındayız.

    Edebiyat Daima, birkaç ay içinde hazırlanmış bir proje değildir. 2007 yılında fikir olarak ortaya atılmış, çeşitli deneme ve incelemelerden sonra siteyi sürdürebilecek yeterlilikte bir ekip kurulamadığı için bir süre nadasa bırakılmış bir projedir. 2010 ve 2015’te de ne yazık ki girişimlerimiz yarım kalmıştı. Ancak günümüzde hem teknik imkânların gelişmesi hem de yıllar boyu bu mecrayı izleyerek edindiğimiz deneyim, sitenin kendi kaynaklarıyla ayakta durup kültür ve edebiyat hayatına yeni bir ses ve soluk getirebileceği inancımızı tazeledi.

    Sitemiz benzer sitelerle rekabet etmek gibi bir amaçla yola çıkmadı. EdebiyatDaima’nın hedefi öncelikle kendini yenilemek, yenilendikçe kendini aşmaktır. Biz, içinde bulunduğumuz acemilik ve çıraklık evresini bisiklete binmek gibi düşünüyoruz: Yola veya tekere bakarsanız yıkılırsınız ama ileri bakarsanız eninde sonunda hedefinize doğru yol almaya başlarsınız.

    EdebiyatDaima; “daima” edebiyatı önceleyecek, içerikten tasarıma eksiklerini ve kusurlarını günden güne düzelterek okurlarını ziyaretçi olarak değil ev sahibi olarak görecektir. Bu mecranın emeklemeye başladığı şu zaman dilimi, sitenin daha iyi, doğru ve nitelikliye koşar adım yürüyeceği daha güzel günlerin de işaret fişeğidir.

    Biz buradayız sevgili okur, hoş geldin!

     

    YAYIN İLKELERİMİZ

    EDEBİYATDAİMA.COM sitesinde yazılarla ilgili birinci önceliğimiz nitelikli ve özgün metinlere yer vermektir. Edebi açıdan bütünlüklü ve kaliteli, düşünsel açıdan ise tutarlı ve yazılar aramaktayız. Haber, duyuru ve tanıtımlarda işlenen konuların güncel olması gerekmektedir. Ancak kitap tanıtımlarında eski kitaplar veya mevcut kitapların eski baskıları da işlenebilir. Yayımlanması için tarafımıza gönderilecek yazılar Word formatında olmalı ve haber yazıları haricinde 400 sözcükten kısa olmamalıdır. Haber nitelikli olanlar dışında 400 sözcükten daha kısa yazılar değerlendirmeye alınmayacaktır.

    Gönderilecek yazı ve haberler özgün olmalı ve daha önce hiçbir mecrada yayımlanmamış olmalıdır. Buna dergiler, gazeteler, kişisel web siteleri, sosyal medya hesapları ve çeşitli online grup / forumlar da dahildir. Basın bültenleri ise başında “Basın Bülteni” ibaresi ile yer alacaktır. Küfür ve hakaret içeren, muhatabını taciz eden veya zorbalığa maruz bırakan yazılara kesinlikle yer verilmez. EDEBİYATDAİMA.COM için önce “insan” gelir ve insan onuru, tartışmaya kapalıdır.

    Sitemizde siyasi içerikli yazılara ve yorumlara yer verilmez. Kamplaşmaya, ayrışmaya, ideolojik çekişmelere zemin hazırlayacak yazıları göndermemenizi rica ediyoruz. Demagojik nitelikli, hamasi söylemlerle kaleme alınmış yazıları tasvip etmiyoruz. Etik değerleri zorlayan, ahlaki sınırları aşan yazılara sitemizde kesinlikle yer verilmeyecektir.

    Yazılarda kaynak göstermek amacıyla dipnot kullanılmamasını rica ediyoruz. Dipnot, ancak ek bilgiler ve açıklamalar için kullanılmalı ve dipnot sayısı beşi geçmemelidir. Kaynak gösterimi için APA yöntemi (parantez içi atıf) kullanılmalıdır. Alıntılar mutlaka birincil kaynağıyla birlikte gösterilmelidir.

    Yazıların her türlü hukuki sorumluluğu yazarına aittir. EDEBİYATDAİMA.COM bu konuda sorumluluk kabul etmez. Hukuki bir ikaz durumunda ilgili yazı kaldırılacaktır. Web sitemiz kâr amacı güden bir organizasyon değildir. EDEBİYATDAİMA.COM sitesinde yayımlanan yazılara telif veya herhangi bir ücret ödenmez. Yazılar yayımlansın yayımlanmasın iade edilmeyecektir. Eser sahipleri yazılarını bize göndermekle editörlerimizin metnin bütünlüğünü ve özünü bozmayacak küçük düzeltmelerini de kabul etmiş olurlar. Eserlerin yayımlanmasıyla ilgili herhangi bir sözleşme yapılmayacak, yazı gönderen herkesin bu şartları kabul ettiği varsayılacaktır.

     

    #DaimaEdebiyat #EdebiyatDaima

    EdebiyatDaima Ekibi

    Devamı [...]

Şiir Defteri

Öykü

  • PAYİDAR ÖMÜR
    Nisa Eser

    Tezek kokusuna alışmış burnuyla derin bir nefes alıp gözlerini açtı Ahmet. Kulağındaki kulaklıkta hala Neşet Ertaş’ın türküleri çalıyordu. Ellerini birleştirip ileriye doğru gerindi. Bu hareketinden sonra etrafına bakındı, yanındaki yaşlı kadın bilmem kaçıncı uykusuna dalmıştı, önünde oturan orta yaşlı adam burun eti yüzünden horlamıştı gece boyu, tüm vagon sessizliğe gömülmüş sadece bir bebeğin sesi işitiliyordu arkadan. Rahat uyuyamasa da trenin yavaşlığı beşik gibi gelmişti Ahmet’e. Seher vaktinin ayazı titretmişti tüm vücudunu, ayakucundaki sırt çantasından hırkasını çıkarıp giyindi. Yanındaki yaşlı kadını rahatsız etmemek için müziğin sesini kısıp kulaklığı tekrardan yerleştirdi kulaklarına. Başını arkaya doğru yaslayıp camdan dışarıyı seyre daldı. Aklına babaannesi geldi yine, onunla yaşadığı günler bir bir sıralandı zihninde. Kendisine şükrü, niyazı öğreten insanı toprak altında bırakmak çok ağırına gidiyordu. Nenesinin tanıştığı her insanda bir şiirden dize kalıyordu. Her kişiye veda ederken derdine derman olacak dizeyi önüne seriyordu. Geceleri yatağa doluşan torunlarına masallar, şiirler, öyküler anlatıyor Ahmet’i de her daim yanına yatırıyordu. Aklına her gelişinde eli peçetesine gidiyor ve usulca gözyaşlarını siliyordu Ahmet.

    Beni ziyarete gelirken hep trene bineceksin diye söz almıştı, Ahmet üniversiteye giderken. Yolculuk kaç gün sürerse sürsün kara trenle arşınlayacaksın memleketi, Anadolu’nun her diyarını demir yolları süslüyor, o demirlerin üzerinde bin bir duyguyu taşıyor makinistler. Sen o duyguları hissederek geleceksin benim yanıma, demişti kararlı bir şekilde. Gözyaşları elmacık kemiklerinden köse sakallarına doğru süzülmeye başlamıştı çoktan. Trene bindiği için onu gömerken orada olamamanın verdiği acı oturdu kalbinin başköşesine. Saatler sonra gidip öpecekti toprağını, sitem edecekti kendince. Tren diye tutturdun bak yetişemedim sana diyecekti ağlarken. Sesi titreye titreye dökecekti içini. Ben âşık oldum nene diyecekti sonra; senin bir zamanlar bana masallarda, şiirlerde anlattığın şeyleri yaşıyor kalbim ama sen yoksun, o zayıf pörsümüş ellerin başımı okşamıyor diyecekti. Sana sevdiğimi yüz yüze anlatamıyorum, gözlerimdeki umudu göremiyorsun ki senden medet umayım diyecekti. Sonra utanacaktı dediklerine. Nenesinin, ben olmadığım zamanlarda bir bakışım bile yol gösterir sana dediği zamanlar gelecekti aklına. Utanıp tekrardan gözyaşlarına boğulacaktı. Aklına âşık olduğu kız düşecekti ansızın. Keşke diyecekti içinden, keşke onunla tanışabilseydi de ağzından iki dize şiir duyabilseydi...

    Tüm bu diyeceklerini düşündükçe açlığını unutuyor ve ha bire tuzlu gözyaşı ıslatıyordu dudaklarını. Küçücük gözleri kızarmış, göz altları morarmış ve şişmiş bir şekilde tekrardan kapattı gözlerini. Neşet Ertaş kulağına Gönül Dağı’nı fısıldıyor, yüreğine ise ebedi hayatın sevgiden ibaret olduğunu anlatıyordu. Neşet Ertaş çok şey anlatıyordu aslında fakat Ahmet bunları duymak istiyordu sadece. Sevginin daim ve huzurlu kalacağını duyup teskin etmek istiyordu kalbini. Yorgun gözleri kendini uykuya bıraktı kısa süreliğine.

    Karşısında siyah entarisi, beyaz yaşmağıyla nenesinin gördü Ahmet. Çıkan kamburuna rağmen hala dimdik ve uzun duruşu kimsenin gözünden kaçmıyordu. Bilmediği bir tren garındaydılar, kara trenin sesini işitip irkildi aniden. Nenesi elindeki uzun değneği trenin geldiği yöne doğru uzatıp gözlerini Ahmet’e dikti.

     “Bak evlat, iyi işit sözlerimi. Bu trene her binişinde bir sızı ve bir umut düşecek yüreğine. Evet, bu ağır ağır dağların, bozkırların, denizlerin arasından süzülen kara kutu seni kimi zaman geleceğe yetiştiremeyecek kimi zaman geçmişinden kaçıramayacak. Fakat sen ne geçmişin hızından korkacaksın ne de geleceğe geç kalmaktan. Bileceksin ki attığın her adım arafa sürüklüyor seni. Tek çıkışın sevgi. Sevmeyi içinde girift bir bilmece olmaktan kurtar. Trene bindiğinde sadece içindeki sızı ve umut kalsın. Ayrılığın sızısı, kavuşmanın umudu...”

    Ahmet gözlerini açmış pür dikkat nenesinin dinliyordu. Bir zaman sonra ses uğultu halinde gelmeye başladı, nenesinin silueti ise bulanıklaşmaya başladı. Konuşmaya çalıştı Ahmet, bağırıp çağırmak istedi ama onun da sesi çıkmadı. Hızla yanlarından geçen trenin düdüğü kulaklarını çınlattı. Oturduğu koltuktan bir ürpertiyle uyandı Ahmet. Ellerini yüzüne götürdüğünde kan ter içinde kaldığını anladı. Kolunun ardıyla terini silerken gördüğü rüyaya bir anlam yükleme çalıştı. Unutmamak için hemen çantasından küçük siyah kaplı defterini açıp not aldı nenesinin dediklerini. O bu hissiyatı kabullenmeye çalışırken itici bir sesle vagona giren muavin gara yaklaştıklarını söyledi yüksek bir sesle. Ahmet kendine gelmeye çalıştı ilk başta, başaramadı. Durgun, uykusuz ve bitkin bir şekilde çantasını sırtına taktı. Telefonunu ve kulaklığını hırkasının cebine attı. Usulca vagonu kapısını açtı ama yine itici ve rahatsız edici bir ses çıktı. Tren durduğunda kendini dışarı attı hemen. Derin bir nefes alıp verdi. Etrafına bakınmaya yeltenmeden amcası koşup sarıldı Ahmet’e.

     “Hoş geldin oğlum. Yolculuk nasıldı?”

     “Hoş buldum amca iyiydi şükürler olsun. Nasılsınız iyi misiniz?”

     “Biz iyiyiz oğlum da sen çok yorgun gözüküyorsun. Mezara uğramadan önce gel biraz dinlen, uyu. Yarın sakin kafayla gider ziyaret edersin.”

     “Yok amca iyiyim ben, köye giderken bırakırsın beni sen eve geçersin. Yürüyerek gelirim ben köye merak etme sen.”

     “Tamam Ahmet sen bilirsin. Gel hemen garın arkasında araba.”

    Hafif gülümseyerek başıyla onayladı amcasını. Arabada hiç konuşmadı ikisi de. Mezarlığın önünde arabayı durdurdu amcası. Torpido gözünden bir kese çıkarıp Ahmet’e uzattı.

     “Bu yazmayı senin hanımına örmüş oğlum. Kendi elleriyle vermek nasip olmadı diye içi içini yedi, sana da bolca selam söyledi. Beni unutmasın rahat bırakmam kotü tohluyu deyip gülümsedi son zamanlarında. Haydi bakalım çok geç kalma. Yengen sevdiğin yemeklerden yaptı bak.”

    Amcasının yanında ağlamamak için zor tuttu kendini Ahmet. Arabadan inerken onaylarcasına bir inilti çıktı boğazından. Tozu dumana katıp giden torosun ardından baktı bir müddet. İçeri girmeye cesaret edemedi. Etraftaki  kayısı ağaçlarına göz attı, memleketinin havasını içine çekti bir daha derince. Mezarlığın mavi kapısını ittirdi usulca, kapıdan çıkan gıcırtılı ses tüm bedenleri rahatsız etti diye suçluluk duygusuna kapıldı. Ağır adımlarla dedesinin yanındaki yeni çökmüş mezara doğru gitti. Mezarın ayakucuna vardığında tek kelime etmeye mecalinin olmadığını anladı, oracıkta yere yığdı bacakları onu. Ağlamaya bile güç bulamadı kendinde fakat gözyaşları onu hiç dinlememişti zaten. İnleyerek ağladı bir müddet. Trende kafasında kurduklarının biri bile dilinden dökülmedi. Her düşüncesi, her kelimesi, her hecesi ihanet etmişti ona. Sustu Ahmet. Bu ihaneti bir medet bilip sustu. Sustuklarıyla çok şey anlattığını zannetti, nenesi onu anlardı her zaman ne de olsa. Anlamasa bile bir bakışı yeterdi içini rahatlatmaya. Kaç saat o mezarın ayakucunda kaldığını bilmiyordu fakat bir el silkeledi onu. Ahmet gözyaşlarını silerken ayağa kalktı. Sol elinde sıkıca tuttuğu keseyi açtı yavaşça. Gök mavisi iğne oyalı yemeni ve birkaç dize vardı eskimiş, sarı kâğıtta:

    “Anın gibi mâşukanın haberin kim getirir
    Cebrail mürsel sığmaz, şöyle olundu işaret

    Soru hesap olmayısar dünya ahiret koyana
    Münker ü Nekir ne sorar, terk olucak cümle murat”

     

    Devamı [...]

Divanlardan

  • AŞKNAME

    Râna Duman

     

    “Çıktı yaşıl  perdeden  arz  eyledi  ruhsâr  gül

    Sildi  mir’ât- i  zamîr-i  pâkden jengâr gül” [1]

    Gözyaşları taç yapraklarını ıslatmış; narin yapraklarına bir yaz serinliği armağan etmişti. Ağlıyordu gül, kanlı gözyaşları döküyordu.

    “ Geldi ol dem kim ola izhar-ı hikmet kılmağa

    İnşirâh-ı  sadr  ile  sadr-ı  saf-ı  ezhâr  gül” [2]

    Fuzuli’nin ölümsüz beyitleri yüreğindeki boynu bükük hüzne bir muharebe ilan etmiş; kazananı belirlemek ise yine gülün yüreğine kalmıştı. Fuzuli ”Şairler yalan söylerler!" diyorken Papatya en asil ve en güzel olduğuna nasıl inanabilirdi? "Veyahut ben!" diye düşündü gül  “Şu gök kubbeden gelip geçen onca gül kasidesine ben nasıl inanayım? " 

    “ Yetti ol mevsim ki açmağa  gönüller mülkünü

    Ola gül-şende  reyâhin hayline  ser-dâr gül“ [3]

    Ansızın buruk bir gülüş yayıldı gülün çehresine. Kanlı gözyaşlarını bir çırpıda sildi; yaprakları ile rüzgârı selamladı. Fuzuli, eğer bana dair güzel bir şey varsa bu senin aşkının güzelliğinden ötürüdür. Avni, benim şu fani taç yapraklarımda sonsuz aşkı tadıyorsa bu Avni'nin ulvi yüreğinden ötürüdür. Baki, sevgilisinin yanaklarında benim kızıllığımı anıyorsa bu Baki'nin vefasından ötürüdür. Nefi, baharı benimle müjdeliyorsa bu Nefi'nin memnuniyetinden ötürüdür. 

    Hani şu nefis dedikleri vardır; div rakip! 

    Fısıldadı ve fısıldadı durmaksızın:" Kıskan o papatyayı! 

    Fuzuli, Avni, Nefi ve daha niceleri sana râm iken 

    Papatya nasıl olabilir ki güzel!" 

    Hayır! Boyun eğmeyeceğim onun karanlık fısıltılarına 

    Âşıklarımın aşkına layık olacağım var oldukça

    Hiç yer bulursa kibir şu fani kızıl taç yapraklarımda

    Tadar mı bende sonsuz aşkı şanlı komutan Avni! " 

     

    “Sureti hayaline hayran eyledi arifleri

    Açtı irfân ehline  gencîne-i  esrâr  gül” [4]

     

    Gül, papatyayı düşünüyor ve ondaki saflığı, duruluğu hayal ediyordu. Derken boynu büküldü ve dikenlerine baktı.

    " Ah... Benim dikenlerim var... Onun bir meleği anımsatan beyaz taç yapraklarındaki saflık ve duruluk... Masumiyet! Çok mutluyum papatya adına! Hep baharın ve huzurun kokusunu verecek masumane melek çehresi ile baharı müjdeleyecek"

    Yapraklarını dikenlerini örtmek istercesine salındırdı gül.

    “Her nevresinde şah-gül aldı eline cam-ı mül 

    Lutf et açıl sen dahi gül ey servkadd ü goncefem”[5]

    Gül, bahar rüzgârı ile mest olmuş bir ahvalde adeta gülücükler saçarak:”-Hani bir zamanlar bir ressam varmış derler! Dünyanın en en en en güzel kadınının resmini yapacağım demiş ve sarılmış fırçasına başlamış çizmeye! Çizmiş... Çizmiş... Çizmiş... Nihayet resmini sona erdirdiğinde... Bir bakmış ki hiç de hayallerindeki gibi güzel bir kadın değil bu! Fakat nerede hata yapmış olabilirim diye düşünmüş; düşünmüş... Nihayet farkına varmış. Karanlık olmadan ışığın kadri hiç anlaşılır mı?! Kusurları yokmuş... Bu yüzden en güzeli çizememiş! Şanlı komutan Avni'nin de bir beyiti vardı bu ressamdan haber veren:

    "Bir güneş yüzlü melek gördüm ki âlem mâhıdur 

    Ol kara sünbülleri âşıklarının ahıdur"[6]  

    Gül, dikenlerine içten bir tebessüm etti ve yapraklarını güneşe çevirerek dikenlerini gökyüzüne sergiledi.”- Kusurlarımla güzelim ben. Beni ben yapanlardan biri de işte şu dikenlerim! Bana râm olacak olan dikenime katlanır, dikenlerimle sever beni. Taç yapraklarımın güzelliğine sevdalanıp da dikenleri görünce kaçan kendini âşık mı sanır?"

    Fuzuli’yi anımsayarak gülümsedi gül. Güneşi ısıtacak kadar sıcak gülümsedi.

    Göğü aydınlatacak kadar mesut gülümsedi.

     

    “Bir yüzi gül gonce-leb dil-dâr dirsen işte sen 

    Sen güle bülbül gibi kim zâr dirsen işte ben “[7]

     

    Gülün taç yapraklarından süzülen kanlı yaşlar yine toprağa bir kılıcın gamlı bir yüreğe saplanması misali saplanıyordu. Neden ağlıyordu yine? Papatya için ağlıyordu! Boynunu bükmüş; sessizce acı dolu yaşlar döküyordu." Biricik papatya! Şair onu güzel olduğu için seviyor! Onu, o olduğu için değil; güzel olduğu için seviyor! Fakat şu güzellik dediğimiz... Gülün de papatyanın da ömrü bir aya varmaz geçer; geriye yalnızca bir kuru ot kalır... Oysa yüreği seven hakiki seven değil midir? Tabiatına yanan... Fıtratına âşık olan...  Fakat papatyayı güzel kılan şairin aşkı değilse ya nedir? Ama yalnızca madden seven nasıl hakiki sever ki! Hani " Aşk biter!" der kimisi oysa aşkta mevcudiyetinden sıyrılıp sen bitersin fakat sevdalandığın taç yaprağı ya da ahu göz, selvi boy veyahut sırma saç ise  biter çünkü fanidir onlar gelir geçer! Yani şair geçici mi seviyor? Ah güzel papatya! Yeryüzünde sayısız papatya varken en asil ve güzeli şairin sevdiği olmalı çünkü o, onun papatyası! Fakat... Fakat ya geçici seviyorsa şair?  Ah güzel papatya! Biricik papatya!" 

     

    “Aşk imiş her ne var âlemde 

     İlim bir kıyl u kal imiş ancak “[8]

     

    Bir çift göz,  piposunu söndürmüş ve derin bir tefekkür haline bürünmüştü. Gülün hıçkırıklarını duyunca yüreğinde bir sızı duydu ve gözlerini güle kenetleyip yavaşça kızıl taç yapraklarına dokundu.

    " Ağlama artık güzel gül 

    Üzgün olmak hiç yakışmıyor senin gibi Avni'nin Fuzuli’nin Nefi'nin aşkını tatmış bir çiçeğe!

    Aldırış etme 

    Nice düşündürür seni

    Kimin gerçekten aşkı yaşadığı 

    Kimin ise yaşadığını sandığı? 

    Sen sev! 

    Sen en güzel sev!

    Sen aşka yan! 

    Düşünme artık

    Baksana nasıl da küsmüş şu taç yaprakların!

    Değer mi hiç böyle ağladığın? " 

    Bir çift gözü görünce bir daha akıtmamak üzere sildi gözyaşlarını gül. Ehl-i dilden bu zâtı çok severdi gül.

    "Bak, bir de beyit okuyayım sana ki 

    Hep gülümse gül! 

    "Leblerimle emrine amadedir canım benim 

    Al da bir buseyle öldür haydi cananım benim" [9]

    Kızıl yaprakları lal gibi parladı gülün.

    Hiç sönmeyecek bir gülüş yayıldı yüzüne.

    " Şairler yalan söylerler, değil mi? Şair çok seviyor papatyayı, gerçekten seviyor! Değil mi? Sadece onu güzelliğinden ötürü değil; fıtratından ötürü seviyor! Değil mi? Sevmeyi biliyor; gerçekten seviyor, değil mi? " 

    Gül, olumlu bir yanıt alabilmek adına yalvarırcasına soruyordu.

    " Evet, evet tabi! Gerçekten seviyor!" 

    Bir çift göz ile kısa bir hasbihalin ardından batan güneşi ölümsüz gülüşü ile selamladı gül.

    “ Biliyor musun gökyüzü, hep mesut olacağım! Şu narin boynumu büken nefsi fısıltıları duyduğum her vakit yüreğimi dinleyip Hak Teâla’yı anıp kendimden geçeceğim ve ben mesut olacağım!

    " Derd-i Işkun ki benüm munis-i gam-harum ola

    Hâşe Li'llah ki dahı yâr-ı vefa-dârum ola" [10]

    Bu eşsiz beyitteki gibi sevilmeyi bekleyeceğim; ölümsüz aşkı bekleyeceğim. Gülüşüm hiç silinmeyecek çünkü biliyorum bir gün bekleyişim nihayete erecek! Mesut olacağım! En mesut olacağım! " dedi fısıltıya dönüşen sesi ile.

    Hep mesut

    Her şeye rağmen

    En mesut!

     

     

    KAYNAKÇA VE NOTLAR:

    [1] Fuzuli, Bahar Kasidesi

    “ Ruhsâr” : Yanak , ‘’ Mir’ât” : Ayna , “ Jengâr” : Pas, Kir 

    [2] ‘’ İnşirâh” : Ferahlık , “ Sadr” : Göğüs , “ Ezhâr” : Çiçekler

    [3] “ Reyâhin” : Fesleğenler , “ Ser-dâr” : Kumandan

    [4] “ Gencîne” : Hazine

    [5] Nefi, Bahar Kasidesi

    “Nevr’’ : Parlaklık , “ Mül” : Şarap , “ Servkadd” : Selvi boylu

    [6] Avni

    “ Mâh” : Ay

    [7] Necati, Gül Kasidesi

    “Dil-dâr” : Sevgili

    [8] Fuzuli

    “ Kıyl u kal” : Dedikodu

    [9] Süleyman Arif Emre 

    [10] Avni

    “ Işk” : Aşk ,  “ Munis” : Cana yakın ,  “Gam-hâr” : Kederlenen

    ‘’ Vefa-dâr” : Vefa gösteren

    Devamı [...]

Haberler

  • MÜRSEL ÇAVUŞ’UN YARATICI YAZARLIK DEFTERİ YAZMAK İSTEYENLER İÇİN İYİ BİR REHBER

    Yazar Adayları, Bu Defter İlk Kitabınız Olabilir

    Haberleştiren: Zeynep Yolcu

    Mürsel Çavuş'un Yitikülke Yayınları'ndan çıkan Yaratıcı Yazarlık Defteri üçüncü baskıyı yaptı. Yazmaya nereden başlayacağını bilmeyenlere yol gösteren çalışma çeşitli ilgi alanlarını kapsayan 25 bölümden oluşuyor. Yazabilir miyim sorusunu geride bırakın. Kendini, kalemini keşfetmek isteyenler, bu sayfalar sizi bekliyor! Elinizdeki bu yol haritası, ilk kitabınızı ortaya çıkarabilir.

    Tanıtım Bülteninden

    Hayalinizde yazmak varsa ve nasıl ilerleyeceğinizi bilmiyorsanız işte size fırsat. Mürsel Çavuş tarafından hazırlanan Yaratıcı Yazarlık Defteri ile hem yazma disiplini kazanacak hem gerçek sesinizi keşfedecek hem de yazma konusunda kendinizi geliştireceksiniz.

    Yazmak disiplin işidir, ancak çok çalışarak iyi bir yazar olabilirsiniz. Yaratıcı Yazarlık Defteri, içerisindeki sorularla sizi her geçen gün daha iyi bir yazara dönüştürmek için tasarlandı. Bu defter hayal gücünüzü ve yazma becerinizi geliştirirken, gizli yönlendirmeleriyle içinizdeki sonsuz potansiyeli ortaya çıkarıyor. Neyi yazmaya daha yetenekli olduğunuzu anlayacak, kendinizi, olayları ve anlatmak istediklerinizi nasıl anlatacağınızı kavrarken aynı zamanda çok eğleneceksiniz.

    Yüzlerce kitaba editörlük yapan ve eğitim seminerleri veren Mürsel Çavuş, Yaratıcı Yazma Defteri’nin çıkış noktasını şöyle anlatıyor, “Öğrenme yüzde 10 formal, yüzde 20 öğretmen-öğrenci ilişkisi ile yüzde 70 oranında ise deneyimle mümkün. Yaratıcı Yazarlık kursları veya yazmayı öğreten kitaplar teorik bilgiler içeriyor. Bu bilgiler pratikle desteklenmeli. Bu defter, her gün pratik yapmanızı sağlıyor. Her bir sorunun işlevi farklı… Bazı sorular diyalog yazmayı, bazıları mekânı tasvir etmeyi, bazıları duyguları anlatabilmeyi bazıları hayal gücünü geliştirmeyi hedefliyor. Hangi türde yazmayı seveceğinizi keşfetmek için egzersizler de mevcut. Böylece Yaratıcı Yazarlık Defteri’ni tamamladığınızda kendinize ilgili yeni birçok şey öğrenecek ve ne kadar geliştiğinizin siz de farkına varacaksınız.”

    Yaratıcı Yazarlık Defteri, Türkiye’de yayınlanmadan önce Amazon.com’da https://www.amazon.com/Creative-Writing-Notebook-Closer-Becoming/dp/1718939868) yayınlanmış ve Amerika dahil 11 ülkede İngilizce olarak satışa sunulmuştu. Türkiye’de Yitik Ülke Yayınları tarafından basıldı ve okurla buluştu.


    Defteri nasıl kullanmalısınız?

    Her gün egzersizlerden bir tanesini seçin. Burada en önemli şey gününün belli bir saatini yazmaya ayırmanız ve yılmadan yazmaya devam etmeniz. Metinleri yazarken kendinizi gözlemlerseniz hangi alanlarda kendinizi geliştirmeniz gerektiğini anlayacak ve bu konuyla ilgili daha çok egzersiz yaparak daha iyi bir yazara dönüşeceksiniz. Arkadaşlarınızla bir yazarlık grubu oluşturup hep birlikte yazarsanız, metinlerinizi karşılıklı değerlendirebilirsiniz. Bu da gelişiminizi hızlandırır.

    Mürsel Çavuş kimdir?
    Bulgaristan, Haskovo’da dünyaya geldi. 1978 yılında İstanbul’a yerleşti. İ.Ü. İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümünden mezun oldu. Bitirme tezi olan ‘Basın Sözlüğü’ Cumhuriyetin 75. yılında basılmaya değer üç eserden biri görülerek üniversite tarafından basıldı. 21 yıl boyunca birçok dergide editör, yazı işleri müdürü ve genel yayın yönetmeni olarak çalıştı. Kişisel gelişim, seyahat ve gastronomi alanında pek çok kitapta editörlük yaptı. Hala kitap danışmanlığı, geliştirici editörlük yapıyor, dergide makaleleri yayımlanıyor.
    www.murselcavus.com

     

     

    Devamı [...]

Sinema

  • RÜYA: ZAMANIN VE MEKÂNIN ÖTESİNDE

    Semanur Ulu
     

    Derviş Zaim, 2016 yılında yazıp yönettiği Rüya ile klasik anlatının vazgeçilmezlerinden olan zaman, mekân tutarlılığını kırmayı başararak harika bir iş çıkarmış. Filmin felsefi, dini ve psikolojik okumalarını yapmak mümkün. Zengin bir içerik ustalıkla işlenmiş, semboller ve mekânlar eser içinde mükemmel şekilde konuşlandırılmış. Biçim ve içerik uyumu tam anlamıyla sağlanmış. Bir kitap mı okuyorsunuz yoksa bir film mi izliyorsunuz yoksa bir binanın inşa edilişini mi izliyorsunuz karışıyor bazen. Mekân ve inşa kavramları bu film açısından mühim çünkü filmin merkezindeki temalardan biri mimari.

     

    Filmin konusuna kısaca değinecek olursak film amcasının çalışanı tarafından bıçaklanması üzerine onun mimarlık ofisinde yeniden çalışmaya başlayan Sine isimli mimar bir kadının dönüşüm sürecini Ashab-ı Kehf kıssası etrafında anlatıyor. Sine, Yaren’in ricası üzerine bir cami tasarlıyor. Bu caminin planında Yedi Uyurlar’ın mağarasını örnek alıyor. Diğer yandan amcasının kötü giden işleri nedeniyle istemediği pek çok şeyi de yapmak zorunda kalan Sine psikolojik olarak çöküntüye uğruyor ve uyku problemleri yaşamaya başlıyor. Şikâyeti üzerine uyku kliniğinde tedavi sürecine başlıyor, buradaki uyku seanslarında bir takım rüyalar görüyor. Bir hayli basit görünen bu konu pek çok katmanla anlatılarak gerçek bir sanat eserine dönüştürülmüş.

     

    Filmde Carl Gustave Jung etkisi açıkça görülüyor. Filmin analizini özellikle psikanalitik açıdan yapmak için onun “Dört Arketip” kitabında yer alan Kehf Suresi tartışmasına ilişkin bölümü okumak faydalı olacaktır. Filmin en başında mimarlık ofisinin sahibini bıçaklayan kadının elindeki dosyada bir desen göze çarpar. Sonrasında aynı motifi Sine’nin kolyesi olarak görürüz. Bu iç içe geçmiş düzgün olmayan halkalardan oluşan topografik bir haritayı andıran bir şekildir. Aslında bu sembol anneden doğuşu ve âlem değiştirmeyi simgeliyor. Sine, annesinden kalan (başka türlüsü düşünülemezdi) bu kolyeyi camiyi inşa edeceği araziyi incelerken düşürür ve kaybeder. Anlaşılır ki bu nokta ve inşa edilecek yeni mabet onun kişisel dönüşümünün ve yeniden doğuşunun merkezi olacaktır. Sine’nin yaşadığı deneyimleri Jung öznel dönüşümün çoğalma anlamında dönüşüm alt başlığında tarif ediyor. “İnsanın başlangıçtaki kişiliği ile daha sonraki kişiliği genellikle birbirinden farklıdır.(…) Bu değişim dış katkılarla, örneğin dışarıdan gelen yeni yaşam içeriklerinin benimsenmesiyle gerçekleşebilir. (…) Bu nedenle, dış kaynaklı büyük bir fikrin bizi etkilemesinin tek nedeninin, içimizdeki bir şeye karşılık gelmesi olduğunu kavramamız gerekir.”[1] Başlangıçtaki kişilik ile sonrakinin farklılığını yönetmen Derviş Zaim ilginç bir teknikle veriyor. Her rüyanın ardından Sine karakterini canlandıran oyuncu değişiyor. Böylece film boyunca dört farklı benliği temsil eden dört faklı Sine görüyoruz. Bu minvalde karakterlerin isimlerinin seçilişinde de titiz davranıldığı görülüyor. Zira Sine; iç, gönül, göğüs gibi anlamlara gelmekte ve film mağara ve mimari metaforuyla insanın iç dünyasında gerçekleşen bir dönüşümü anlatıyor. Kişiliğin derinlerinde hatta bilinçdışında gerçekleşen bir değişimi görsel bir sanata dönüştürmeyi başarmak gerçekten önemli bir meziyet.

     

    Film, Sine’nin hikâyesi ile Yedi Uyurlar’ın hikâyesi arasında bir benzerlik kurarak her şeyin kendini tekrarladığını da vurguluyor. Bir yandan her şeyin oluş halinde olduğunu ve sürekli değiştiğini söylerken diğer yandan her şeyin aynı ya da benzer olduğunu, birbirinin yansıması olduğunu anlatıyor. Bunu yapabilmek için sinemanın klasik zaman, mekân tutarlılığını kırmak gerekiyor. Yönetmen bunu başarıyla gerçekleştirmiş. Bu yönüyle tıpkı bilinçdışı gibi film de zamandışı ve mekandışı bir akışa sahip olmuş. Film sona erdiğinde aslında bir çemberin başlangıç noktasına kavuştuğunu anlıyoruz. Yani halka tamamlanıyor. Filmin bu kurgusunu ufak sembollerle izleyiciye hissettiriyor Derviş Zaim. Nitekim Sine’nin bilgisayar duvar kâğıdı olarak kullandığı büyük halka tesadüfî değil. Diğer yandan bu başa dönüş ve tamamlanma ya da “yuvarlak bütünlük” psikanalitik olduğu kadar dinsel bir motiftir. İslami bir okuma yapılacak olursa tasavvuftaki devri daim kavramıyla açıklamak da mümkün olabilir.

     

    Filmin diğer bir yönü ise dönüşüm macerasını Ashab-ı Kehf’i merkeze alarak anlatması. Bu anlatı pek çok kültür ve dinde kendine yer bulmuştur. İslam’da da Kuran’ın on sekizinci suresi olan Kehf Suresi’nde geçmektedir. Bu anlatıya göre dönemin pagan inançlı ve günahkâr toplumuna karşı dürüstlüğü, ahlakı ve tek Tanrılılığı savunan bir grup genç toplumdan dışlanır ve öldürülecekken köpekleri ile beraber bir mağaraya sığınarak kurtulurlar. Bu mağarada yüzyıllarca uyuyup uyanırlar. Jung’a göre bu efsanenin anlamı şudur: “Her kim mağaraya, yani herkesin kendi içinde taşıdığı mağaraya ya da bilincin dışındaki karanlığa girerse, kendini önce bilinçdışı bir dönüşüm sürecinin içinde bulur. Bilinçdışına girmesi, bilinci ile bilinçdışı arasında bir bağ kurmasını sağlar. Bunun sonucunda, kişiliğinde olumlu ya da olumsuz anlamda kökten bir değişim olabilir.”[2] Sine de camiin mimari planını yapmaya karar verdiği gün mağaraya, karanlık bilinçdışına girmeye talip olmuştur aslında. Surede yedi uyurların saklandığı ve uykuya daldığı yer “ortadaki geniş yer” olarak tasvir edilir ki bu mitik zamanın “merkezi” olma anlamına gelir. Ayrıca inşa edilen yapı bir tapınak olması yönüyle de önemlidir. Merkez, tapınak ilişkisini en iyi anlatan isim hiç şüphesiz Mircea Eliade’dir. Eliade, Ebedi Dönüş Miti isimli kitabında tapınakların göksel arketiplerinden bahsederken her tapınağın aslında ilk kutsal dağın kendisi olduğunu yani bir merkez olduğunu aynı zamanda yaratılışın başladığı nokta anlamı taşıdığını söyler.[3] Böylece Sine’de dönüşüm ritüelinin gerçekleşeceği merkezi/tapınağı kendi elleriyle inşa etmeye başlar. Üstelik annesinden kalan ve doğumu simgeleyen kolyesini de burada düşürür. Yani bu noktadan yeniden doğacaktır.

     

    Camiin tasarımı yedi uyurlar mağarasından ilhamla yapılmıştır burada bize gösterilmek istenen bu tapınağın mağaranın bir benzeri değil bizzat kendisi olduğudur. (Filmde mekân olarak kullanılan inşaat halindeki Sancaklar Camii bu fikri tam anlamıyla yansıtmıştır.) Göksel arketipini tekrarlayan bir merkezdir söz konusu olan. Bunu Sine’nin gördüğü rüyalar da doğrular. Bir yandan da merkeze götüren yol zorludur çünkü aslında yolculuğun kendisi insanı kutsal olana doğru götüren bir geçiş ayinidir.[4] Bu yolun/ayinin gereği olarak Sine hem insan ilişkilerinde hem de kendisi ile olan ilişkisinde zorlu sınavlar geçirir. Kehf Suresi’nde anlatılan bir diğer kıssa ise Hz. Musa’nın Yuşa ve Hızır ile olan yolculuğudur. “Yolculuk” deneyimi bunu bildiğimizde daha anlamlı hale gelir. Filmde buna ilişkin göndermeler de bulunmaktadır. Kehf Suresi’nde Hızır ve Musa iki denizin birleştiği yerde buluşur. İstanbul boğazının hem filmin başında ve sonunda yer alması hem de film boyunca tekrar tekrar kadraja girmesi iki denizin birleştiği yer olması hasebiyle bu kıssaya işaret etmektedir.

     

    Kurgu değişimin ve tekrarın, farklılığın ve aynılığın gerilimi üzerine kurulmuş yapısıyla izleyiciye farklı bir deneyim yaşatıyor. Bu yazıda filmin Jung’u merkeze alarak bir tahlili yapılmaya çalışılmıştır. Elbette filmin zengin içeriği ve katmanları karşısında bu yazı yetersiz. Pek çok önemli hususa değinmeye fırsat olmuyor. Filmin yüzeysel olarak içerdiği politik, ekolojik, etik mesajlar da başlı başına tartışılmaya değer meseleler. Derviş Zaim’in bu filmdeki başarısı sonraki yapımlarını merakla beklememizi sağlıyor.

     

    [1] Carl Gustav Jung, Dört Arketip, Çev. Mert Hüseyin Ergül, Erasmus Yayınları, İstanbul, 2017, s. 51

    [2] A.g.e., s. 67

    [3] Mircea Eliade, Ebedi Dönüş Miti, Çev. Ayşe Meral, Dergâh Yayınları, 2. Baskı, İstanbul, 2018, s. 25

    [4] A.g.e., s. 31

    Devamı [...]