Öykü

  • YÜZ VE GİZ

    Lale Şeyda GÜLSOY

     

                                                                             - Tanpınar’ın anısına saygıyla-

                                                                                                

                                                                                                     Bir sonu gelmeyen rüyaya dalar

                                                                                                     Akşam, odalarda fersiz aynalar.

                                                                                                     Durgun sularında hepsinin yer yer

                                                                                                     Eski bir hatıra sanki genişler,

                                                                                                    Maziden yadigâr kalan bir hisle.

                                                                                                

     

    Yeni demlenmiş çay -demliğin üst kısmı illaki porselen olacak, en makbulü bu- ve onun genzimizde bırakacağı tılsımlı sıcaklık aklımıza ilk düştüğünde, gece yarısı çoktan sabahın ilk ışıklarının kollarına bırakmıştı kendini. Kına gecesi bitmişti. Yorgun savaşçılar gibiydik hepimiz. Kan, ter içindeydik. Topuklu ayakkabılarla ayakta dikilmekten tabanlarım şişmişti. Her nasılsa, avucuma yaktığım kına bir türlü tutmak bilmemişti. O tabanları şiş halimle, saatlerce halay çekmekten geri durmamıştım birde.

    Cümbür cemaat arabalara doluştuk dönüşte. Ben, Hayri Amcalarla birlikteydim. Tam beni eve bırakacaklarken, Hayri Amca ani bir manevrayla Nisanların evine doğru kırdı direksiyonu. “Tam yol ileri. İstikamet: Bizim ev.” Kahkahayı da koyverdi lafının ardı sıra. Kimsenin gıkı çıkmadı. Hayri Amca ne derse oydu. Büyük sözü çiğnenmezdi bizde. Yol boyunca, panelvan minibüste şarkılar, türküler gırla gitti. Eve varır varmaz, ilk yaptığımız şey iki koca demlik çayı ocağa koymak oldu. O kadar çay ancak giderebilirdi susuzluğumuzu. İlkyaz akşamının tatlı serinliğinde, balkona kurduk sofrayı. Mürüvvet Teyze, şu Osmanlı işi çay fincanı takımını bile getirdi sofraya. Annesi Ziynet Hanım, Mürüvvet Teyzeyi baş göz ederken özenle yerleştirmişti onları çeyizine. Fincan takımı, öyle yıllardır durup dururdu vitrinde. Yaşamına ortak etmedikten sonra, o eşyaların sahibi olmanın ne anlamı vardı? Yaşamak,  bekletilebilir bir şey miydi hem? Sormamıştı bunları kendine hiç Mürüvvet Teyze.

    Sofrada bir kuş sütü eksikti. Çatlayan topuklarımız sızım sızım sızlarken, bize gecenin bu saatinde sofra donattıran coşkunun adresi belliydi. En işveli haliyle bize bakıyordu iki koca demlik, karşı konulmazlığının bilinciyle ve haklı gururuyla. Kına gecesinin muhasebesi, anında başlayıverdi sofrada. Malum kız tarafı ile erkek tarafı tanışmıştı ve kız tarafı olmanın nimetlerinden sonuna kadar faydalanmak lazımdı. Lafını esirgemeyen Ayla, yerinde şöyle bir doğruldu. Erkek tarafının kabalıklarına akıl sır erdirememiş bir ifade takındı yüzüne. “Nemrut ki, ne nemrut! İki gülümsemeye erindi haspalar. İncileri dökülüverecek sandılar zaar. Rahmetli babaannemin deyimiyle bildiğin zıbıldak bunlar. Yol yordam hak getire!” dedi. Sesine alaycı bir kuş tünemişti. O kuş, ateşten gömleğini giyinmişti Ayla’nın. Cayır cayır yanıyordu. Belli etmiyordu. Taraflar, taraftarlar, kamplar, sınıflar arasında eriyip gidemeyecek kadar değerli bir ömrü haber veriyordu oysa ilkyaz. Dolunay’a üç geceden daha az zaman kalmış olmalıydı. Mürüvvet teyze durmaksızın kızını izliyordu. Kızını uzun uzun izlerken, neler geçiyordu aklından? Mutlu muydu, mutsuz muydu Mürüvvet Teyze? Öyle bir ifadesi vardı ki, Nisan’ın o andaki haline değil de çocukluğuna baktığı düşüncesine kapılmıştım o gece. Saçlarını tarar gibi. Rengârenk tokalar takar gibi saçlarına. Saçlarına dokunur gibi usulca. Nisan: o uzun saçlı ve kiraz desenli elbisesiyle saçlarını attıra attıra yürüyen çocuk! Mürüvvet Teyze, bir daha onu hiç göremeyecekmiş gibi bakıyordu Nisan’a. Mehmet, her zamanki gururlu halinden ödün vermiyordu. Böyleydi işte o. Gizli köşelerde derin derin iç geçirecekti, sonra nemli gözlerini koyu bir kahkahaya bürüyerek aramıza dönecekti. Nisan’ın teyzesi Feray, apartmandaki en yakın komşuları koca küpeleriyle ünlü Şıngırdak Nesrin, iş arkadaşı Ayla -iş arkadaşlığından can arkadaşlığına terfi edeli epey olmuştu- Mehmet, Hayri Amca, Mürüvvet Teyze, ben ve Nisan’ın alkolik eniştesi Necdet bir aradaydık. Necdet Bey, bir zamanlar ünlü bir cerrahmış. Kendi anlatmıştı. O kalp ameliyatında hastasını kurtaramayıncaya kadar böyleymiş bu. Sonrasında, sabah akşam votka içer olmuş. Ayık gezmemiş hiç. Neden böyle davrandığını soranlara yanıtı hazırdı. Unutmak istiyordu, yalnızca unutmak. İnsanın kendini affetmesi, başkalarını affetmesinden daha mı uzun sürüyordu acaba? Nisan’ın hatrına, o gece bir fincan çay içmeyi kabul etmişti ama. Votkadan başka bir sıvı geçecekti boğazından yıllar sonra.

    Muhabbetin en sevdiğim yeri burasıydı. Hayri Amca, yine denizden gelen öyküler anlatmaya başlayacaktı ve bizi liman liman, kent kent dolaştıracaktı. Onun ceplerine doldurduğu hikâyeler uğruna, Mürüvvet Teyze’nin biriktirdiği yalnızlığı da fark etmeyecekti yine. Mürüvvet Teyze’den önce, denize sevdalanmıştı çünkü. Bir keresinde gemisi diğer yabancı uyruklu gemilerle birlikte limana zincirlenmişti de, ondan aylarca haber alınamamıştı mesela. Cezayir’e uğraması gereken geminin, halk ayaklanmasından dolayı limandan ayrılmasına izin verilmemişti. Fransa Cezayir’de olağanüstü hal ilan etmişti ve tüm çıkışlar, geçici bir süreliğine durdurulmuştu. Hayri Amca’nın anlatırken en keyiflendiği hikâyesiydi bu. Böyle bir hayatın içinde, Hayri Amca’nın her şeyden en son haberi olurdu. Nisan’ın insanı hayrete düşüren hayal gücünü ve Mehmet’in futbol aşkına parçaladığı ayakkabıları Mürüvvet Hanımdan duymuştu nam-ı diğer Hayri Kaptan. Bu yüzden de, bir yanı çocuklarına hep yabancı kalmıştı. Araya giren uzaklıkların, insanları ve aralarındaki ilişkiyi neye ve nasıl dönüştürdüğünü de böyle öğrenmişti.

    Denizin tuzu ve çayın o kekremsi lezzeti birbirine karışınca, olanlar oldu. Yürek parçalayan, aşılamayan tüm uzaklıklar kayboldu orada. Uzaklık hükmünü yitirince, her şey yan yana geldi bir anda. Bir noktada buluştu. Nokta kadar sonsuz ve derin oldu. Herkes, eskisinden de aşina oldu birbirine. Çaylar ardı ardına tazelenirken, gözler uykuya meydan okuyordu, görüyordum. Görüyordum, kavuşmanın sefasını sürüyordu ve gece ne kadar uzarsa, ömrünün hanesine yazılacak artıların o kadar çoğalacağına inanıyordu herkes. Görüyordum bunları her birinin gözlerinde. Feray Teyze’nin Necdet Amca’nın acısını sahiden görüp göremediğini test edemezdim belki ama mahcubiyetini görüyordum. Mesafe ayarı, dünyanın en zor işlerinden biriydi. Hele ki, mesafe alınacak şey bir başkasının acısıysa zorluk daha da katmerlenirdi. Çok yakından, değil birinin acısını kendi burnunun ucunu göremezdin. Çok uzaktan, acının ayrıntılarını seçemezdin. Bunun için, kızılabilir miydi Feray Teyzeye? Hayri Kaptan, Mürüvvet Teyze’nin elini özlemle tutuyordu. Mehmet, babasına öfkeyle bakmıyordu ilk kez. Sevgi vardı bakışlarında. Nesrin, küpelerini çıkarıp Nisan’a veriyordu. Görüyordum. Nisan, artık bambaşka bir yaşama gidiyordu. Bir tek ben, bu gidişten ürküyordum!

    O geceden sonra, Nisan uzunca bir süre arayıp sormadı beni. Ben onu ne zaman arasam ya alışverişteydi ya da davetiye seçiyordu Serdar’la. Çok meşguldü. Serdar, artık Nisan’ın çalışmasını istemiyordu. Bu yüzden, işi de bırakmıştı Nisan. Bir akşamüstü, “düğün telaşına kendimi çok kaptırdım, kusura bakma Sevinç.” diye aradığında donuktu sesi. Belliydi. Kardeşimdi o benim. Arkadaştan öte kardeşim. Canı sıkılmıştı bir şeylere. Mürüvvet Teyze’nin kanı bir türlü kaynamamıştı damadın ailesine. Mürüvvet Teyzeydi bu. Can çıkar, huy çıkmaz derler. Bir kere seni gözü tutmaya görsün, allame-i cihan olsan değiştiremezsin onun fikrini. İki ailenin bitmek bilmeyen istekleri fare kapanı. Nisan, köşeye sıkışmış fare. “Yalnızca nefes almak istiyorum anlıyor musun? Nefes.” diye dert yanıyordu telefonda. Uçuşan heyecanlar ve anlamlı keşifler terk etmişti sesini. Küçük mutluluklar, başkalarını memnun etme çabası ile yer değiştirmişti. Onu rahatlatmaya çalıştım. “Sen altından kalkarsın her şeyin.” benzeri bir şeyler geveledim ağzımda. İşe yaramadı. Telefonu kapattık. Birkaç gün sonra, “Haklıymışsın Sevinç.” dedi. “Her şey yoluna girdi.”

    Düğün günü, ev mahşer yeri gibiydi. Nisan’ın etrafı o kadar kalabalıktı ki, ona iki çift laf edemedim. Herkes Nisan’ın hayatında ne kadar önemli bir yeri olduğunu ispatlamaya çalışırken, ben bir kenara çekildim. Sessizce, bu “dostlar, alışverişte görsün.” oyununu izledim. Böyle oyunların, oyunbozanıydım ben. Nisan, çok gergindi. Bamteli gibi. O patırtıda, bir tek kare bile fotoğraf çektiremedim onunla.

    Nisan ve Serdar yeni yaşamlarına uyum sağlayabilsinler diye, bir süre onları kendi hallerine bıraktım. “Nerelerdesin sen?” diye aradı beni aylar sonra Nisan. “Benimki de laf gerçi. Sanki seni tanımıyorum!” Çengelköy’deki evlerine, sabah kahvaltısına çağırıyordu beni.  Elimde, onun en sevdiği kır çiçekleriyle kapısını çaldım o sabah. Beni tuhaf bir yılgınlık ve boş vermişlikle karşıladı. Şaşırdım. Gözlerini ovuşturuyordu kapıda. Oysa buluşacağımız saati, günler önceden kararlaştırmıştık aramızda. Perdeler sımsıkı kapalıydı. Evdeki kasvetli havadan, başım döndü bir anda. Kendimi toparladım. “Kahvaltıyı birlikte hazırlayalım.” dedim. “Olur.” dedi. Kupkuru. Bembeyaz bir örtünün üzerine, kahvaltılıkları yerleştirdik. Konuşacak onca şey dururken, çayın yarenliği eksik olur mu? Ev zemin katta olduğundan, salonun ön bahçeye açılan kapısının dibine çektik masayı. Dut ağacının gölgesi, yüzümüze vuruyordu. Nisan, “Çaydanlığı alıp geleyim.” dedi. “Mutfakla bahçe arasında mekik dokumayalım. Çaydanlık soğursa, iki dakika ısıtıveririz ocakta.” “Ne havadisler birikmiştir sende şimdi.” diye göz kırptım. Omuz silkti. “Her gün birbirinin aynı. Ne anlatayım ki?” Benim tanıdığım Nisan mıydı karşımdaki? O ele avuca sığmaz ruh! İçinin en ücra odalarına saklanmıştı sanki Nisan. Başka biriydi. Yabancı gibi. İki insan, birlikte bir hayat kurarken yorulabilir. Çünkü bir hayat inşa etmek kolay değil. Yorgun muydu Nisan? Onunkine, olsa olsa bıkkınlık denebilirdi. Kendine biçilen rol dar gelmişti Nisan’a. Ne taşımaya hali vardı bu rolü, ne de bırakmaya. Hafta içi, bütün gün evdeydi. Komşular, kahve içmeye geliyordu arada. Hafta sonu, el mahkûm aile ziyaretine gidilecekti! “Böyle geçiyor hayat Sevinç. Birbirimizin yüzünü akşamdan akşama görüyoruz Serdar’la. İki lokma bir şey yiyoruz. O, uyuya kalıyor televizyon karşısında. Bende, bütün anlatamadıklarımla ve yaşayamadıklarımla dört dönüyorum yatakta. Başka da bir şey yok.” Böyle demişti. Solmuştu Nisan’ın aşkı. Sulanması unutulmuş bütün çiçekler gibi.

    Üşüdüm bir an. Sırtıma girişteki askılığa bıraktığım ceketimi alma ihtiyacı hissettim. Bir çay daha içecektim, vazgeçtim. Çaydanlık soğumuştu. Nisan’dan çayı ısıtmasını istemek içimden gelmedi. Çayın diriliğini ve sıcaklığını sağlayan ateş, tadı acılaşan çayın yazgısını değiştiremezdi ki. Bir ara, sokağa bakan arka balkona çıktık. Nisan girdi söze: “Yalnızlık ömür boyu. Ne çok severdik bu şarkıyı Sevinç. Ben tahammül edemiyorum artık dinlemeye. Çok lazımmış gibi, yalnız olduğumuz gerçeğinin değişmeyeceğini yüzümüze vurup duruyor her seferinde.” dedi. Ona, kurduğumuz ilişkilerin hiçbirinin yalnızlığımızı gidermek gibi bir görevi olmadığını söylemedim. Aşkın bile yalnızlığı gidermediğini, çoğalttığını da söylemedim mesela. Söylesem, sesim ulaşacak mıydı Nisan’ın dip odalarına? Sızacak mıydı pencerelerinden içeriye? Nisan’ın duvarlarının önünde büzüşüp kaldım çaresizce.

    “Yine gel.” dedi yanından ayrılırken. “Bir gün de, sana üzümlü kek yapayım.” Sesinde içtenlik yoktu. “Bekliyorum.” diye yineledi ardımdan.

    Evet, Nisan bekliyordu. Ama neyi? Bunu kendisine itiraf etmeliydi. Kendi gerçeğine doğru yola çıkmalıydı yeniden. Birinin yüzüne ayna tutmasını beklemekten vazgeçmeliydi. Aynanın önüne geçip, korkusuzca kendi gözlerinin içine içine bakmalıydı. Maskelerinin en gerisindeki yüze ulaşmak için yapmalıydı bunu. Yolcuyduk madem. Zamanı gelmişse, kaçınılmazdı yol.

    Nisan’a iyi yolculuklar diledim içimden. Onu da, zihnimin tavan arasındaki eski baharların arasına sakladım. Tüm geçmiş zaman emanetçileri gibi.

    Bir daha görmeyecektim onu!                                                                                       

    Devamı [...]

Edebiyat Defteri

  • BİR MEKTUPLA SANA…

    Murat Göğekin

     

    Ey Seslenecek Kimsem,

    Sana Enver’in, “Naciye’m, ruhum, efendim...” hitâbı gibi hoşluklar içeren mektuplar yazmayı isterdim.

    Fakat Kafka’nın onulmaz aşkı Milena’ya olan, “Yarım kalmış bir düş gibi. Önümden geçip gidiyorsunuz. Masalar, sandalyeler, geçtiğimiz yer, hatta elbiseniz bile gözümün önünde...” ve “Burada olmadığınızı söylersem aslında kendime deli demeliyim. O kadar kuvvetli bir şiddetle hissediyorum ki burada olduğunuzu...” deyişi gibi satırlar yazmak zorunda kalıyorum.

    Sen, hayatımın sevda sınavı olarak yüreğime oturdun. Kalkma sevgilim! Şimdi olmasan da burada, bir zamanlar buradan geçmiştin ya. Hani gülüşün doldurmuştu gökyüzümü. Şen bir yel esiyordu hafiften, tüm açlar doymuştu, durmuştu savaşlar, yetimlik yok olmuştu. Gülüyordum güne, gülüyordu insanlar. Barışmıştı gündüzle gece, karışmıştı kurtla kuzu, fakirinin yokuşu zenginin düzü, hep bir olmuştu. Yol veriyordu kabadayılar, tutuyordu tüm sayılar. Bir rüyâdaydım sevgilim. Bu rüyâ; nazlı bir edâ, acemi bir sevdâ... Ne yapacağını bilmez hâllerin vardı sanki. Öyle hâller, öyle tavırlar ki sevdâ tuzağına düşmeye gönüllü yazıldım.

    Sonra?

    Sonra düştüm. Dizlerim kanamadı bu sefer. Yere basmıyordum ki dizlerim olsun. Unutmuştum ayaklarımı, bir yeryüzü olduğunu, bir göğün altında durduğumu… Tam da bu hâldeyken düştüm. Bilmediğim bir âlemden yerin de altına düştüm.

    Sensiz, düzenim, planım hiçbir şeyim kalmadı. Olacak olanım olmadı. Olanın, olmuşun; olacakken olmamışın, dalında kurumuşun, avcı elinden vurulmuşun,  geçmişin, geçip gitmişin, sensiz her nefeslenişin hükmü düşmüş. Ben, olacak olanın peşinde önüme bakmak istiyorum. Ve senin, yanımda olmanı bile değil; benimle “birlikte” olmanı istiyorum. Ben, kalkmak istiyorum.

    Bir hissizlik sarmış bizi. Budanmış bir dal gibi, kesilmiş bir kök gibiyiz şimdi. Hâlbuki bir zamanlar bizim de kökümüz suya varırdı. Tatlı bir rüzgâr esse, yapraklarımız edâlanırdı. Sabırlı bir sevdâ, vefâlı bir kavga yaşardık seninle. Kışın ortasında bahardık biz, zemheride çiçek açardık biz. Ah çiçekler! Ne de yakışırlardı bize. Taşırdık baharı, taşırdık üstümüzde. Taşırdık, yaşanmamış duygulara ulaşırdık.

    Şimdi bu sözlerden habersizsin. Bu mektup gelmedi çünkü kapına. Hatırlıyorum, senin kapın kilitli kalmıştı benden olana. Belki açıldı kapılar, mazruftan çıktı hüzünlü kâğıtlar. Belki, okuyorsun da hiçbir tesirde bulunamıyorlar. Belki az da olsa sol tarafında bir sıcaklığa vesile oldular. Ve belki de... İçinde sana dâir umutların yüklü olduğu belkiler çok ağır. Belki sen artık durulmuş bir pınarsın. Çok çağladın, beyaz köpükler sundun havaya. Savaşçı kuşlar içti suyundan, yırtıcılar serinledi. Ama bak, ürkek ceylanlar bekliyor durulmanı, zayıf toynaklar, acemi soluklar bekliyorlar. Durul sevgilim. En deli çağında bunu istememe kızma. Sen ki kızınca volkanlar utanıyor kendinden, yüce dağlar siniyor kuytulara. Doğrul sevgilim. Doğrul, kalk ayağa. Kaldır ayağa sevdâmı. Tut ellerimden. Ben ki denizleri kurutacak bir hasretle yoğruldum, artık çok yoruldum.

    Niçe, hasreti Lou’ye diyordu ya:

     

    “Öyle bir hayat yaşıyorum ki,

    Cenneti de gördüm cehennemi de.

    Öyle bir aşk yaşadım ki,

    Tutkuyu da gördüm, pes etmeyi de.

    Bazıları seyrederken hayatı en önden,

    Kendime bir sahne buldum, oynadım.

    Öyle bir rol vermişler ki

    Okudum, okudum, anlamadım.”

     

    Bu ruh hâlindeyim. Işıkların gözü kör ettiği bir sahnedeyim. Sahneden çekilip, sahne arkasında yalnız seninle olmak istiyorum.

     

    Hasret demindeyim, gözüm hiçbir şey görmez şimdi. Demi kaçırma, umudumu kırma... Usandırma gönlümü. Ben eyvallah çağındayım, sen eyvah çağına düşme sonra. Dem bu dem, her şey için. Kaçırma... Kaçırma sevgilim! Kaçırma çünkü:

    “Yarayla alay eder yaralanmamış olan

    Bak nasıl da sararıp soluvermiş tanrıça kederlerden

    Sen çok daha parlaksın çünkü

    Sen tüm göklerdeki yıldızların ilki

    Sen aydınlatırsın geceyi.”

     

    Muradın.

    Devamı [...]

Röportaj

  • “SAF SEVGİYE ULAŞAN İNSAN, KENDİNE DÖNÜK YAŞAMAYI TERCİH EDİYOR”

    HATİCE TARKAN DOĞANAY’LA SÖYLEŞİ

    Konuşturan: Muhammet Erdevir

     

    Şiirlerinizi okuduğumda dikkatimi çeken ilk özellik, hemen tüm şiirlerin doğum sürecinden beslenmesi oldu. Doğumu bir yaratılış ve inşa ediş olarak tüm boyutlarıyla ele almışsınız. “Doğum”a karşı bu ilginizin kaynağı nedir?

    Çünkü her şey doğumla başlıyor. Burada bahsi geçen konu ister canlı bir varlığın doğması olsun ister bir düşüncenin, kitabın ya da şiirin doğması olsun; doğum zorlu bir süreç ve nihayete erdiğinde ortaya koyduğu şey yeni bir şeydir. Doğum yeniliktir ve benim için en besleyici olandır.

    “İnşa ediş”e gelince hepimiz doğduğumuzda yeniyizdir fakat daimi surette yeni kalmamız mümkün değil. İstesek de istemesek de bazı bedeller ödeyerek olgunlaşma sürecine doğru sürükleniriz. İnsanın kendini bilme ve kendini inşa etme yollarında aklını ve hırslarını doğru kullanmayı öğrenmesi için kendini gerçekleştirmesi, aydınlanması ve bunu insanlarla paylaşabilmesi için yeniden doğmaya ve doğurmaya ihtiyacı var. Esasen doğmak ve doğurmak iç içe olan kavramlar. Bu süreç bize doğurmanın da doğumun ön şartı olduğunu öğretiyor. Doğurmaya çalıştığınız şey her neyse dogmatik bir zeminde gerçekleştirmeye çalışıyorsanız bir işe yaramayacaktır. Ama akılcı bir yolda doğurmuşsanız bu yaşamın içinde sadece doğmuş ve ölmüş olmazsınız, bir iz ya da bir yaşam bırakmış olursunuz.

    Şiirlerimde doğumdan beslenmemin kadın olmamla da yakından alakası olduğunu söyleyebiliriz. Hayata üç kız evladı hazırlamaya çalışan bir anne olarak kadın olmanın anlamını, yaratılışımdan gelen narin ve güçlü yanlarımı; doğurganlığı, yenilenmeyi ve temizlenmeyi iyi bilen tabiatımı en iyi bu şekilde ifade ediyorumdur.

    Yaratılış konusunu biraz daha açalım. Şiirinizde vurguladığınız insan, bir et parçasının çok ötesinde kendi kimliğini inşa eden, kuran, o kimlik üzerinde varoluşunu anlamlandıran bir insandı. Bu doğum ya da oluş hangi şartlarda ve nasıl gerçekleşiyor?

    Bu çok doğru.  Sadece vurgulamaya çalıştığım insana değil yazdığım her varlığa ve nesneye bir anlam yüklüyorum. Eşyalarla bile bağ kurabilecek kadar hassas bir yapıya sahibim ve hayatta aradığım tek şey “anlam”. Anlamın mutlulukla bir ilişkisi olduğunu söylemek belki şöyle doğru olmayacaktır: Yaşam ya sığdır ya mana doludur. İnsan sığ yaşamayı da anlam aramayı da mutlu olmak için seçer. Yani temelde daha mutlu, daha huzurlu yaşamak arzusu var. Hangi bakış açısıyla bakacağımıza kendimiz karar veririz. O zaman sığ yaşamak ya da anlam aramak bir tercihtir diyebiliriz. Bu doğum ya da oluş da işte bu tercihin getirdiği şartlarda gerçekleşiyor.

    İnsan olma yolunda çektiğimiz acıları nereye koyuyorsunuz? Acılar bizi pişiren ve olgunlaştıran sürecin bir parçası mı yoksa varolmanın dayanılmaz ve kaçınılmaz bir sonucu mu?

    Evet, kesinlikle insan olma yolunda çektiğimiz acılar bizi pişirir, olgunlaştırır ve bu varolmanın kaçınılmaz sonucudur. “Acı bilgidir, akıllı adamların hocasıdır” diyor Byron.  Ne kadar doğru bir tespit. Eğer bir konuda acı çekmemişsek semantik çerçevede o konuyu tam manasıyla nasıl kavrayabiliriz? Acıyla karşılaşırız ve kozasında evrile çevrile pişmeye başlarız. Zamanı geldiğinde de içinden olgunlaşmış bir insana dönüşmüş olarak çıkarız. Bu sürecin öğretisini iyi toplamak lazım.

    Acılardan devam edelim. Bir şiirinizde “ben seni yandım/sevmek yanmaktır sandım” diyorsunuz. Bu bağlam, Mevlana’nın “Hamdım, piştim, yandım.” düşüncesine yaklaştırıyor sizi. Sevgi, sizi ve şiirinizi olgunlaştırıyor mu gerçekten?

    Mevlana hayatı üç kelimeyle özetliyor. “hamdım, piştim, yandım”. Mevlevi düşünce insanın hamlıktan kâmil olma yolunda yaşadığı süreci ve dönüşümü en güzel anlatan düşüncedir. Bir zamanlar ne zaman kendimi çıkmazda hissetsem tasavvuf okurdum.  Temelinde barındırdığı sevgi, hoşgörü ve hümanist bakış açısı beni oldukça rahatlatırdı.  Sevginin olduğu her şey daha derin, daha değerli, daha sahici... Ben sevgiyi büyütmek olarak tanımlıyorum. Küçük şeyleri seversin ve onlar büyür,  yavaş yavaş seni büyütür (olgunlaştırır).  Şiirlerini büyütür, dünyanı büyütür, bakış açını büyütür... Bu böyle uzayıp gider…

    Her kavuşma içinde bir ayrılığı ve uzaklaşma/kaybetme riskini taşımıyor mu?

    Elbette… Kesinlikle içinde kaybetme riskini taşıyor. Ama ben bu riskin alınmasından yanayım. Kavuşma arzusu sevginin getirdiği bir arzudur. Sevginin getirdiği her ne varsa yaşamaya değer diye düşünüyorum.

    Sevginin bencil bir tarafı yok mu? Siz de bir şiirinizde “ben kendi kendimi sevmek zorunda kaldım” demişsiniz. Sevgi, içinde taşıdığı bencilliğe rağmen nasıl oluyor da böylesine yaratıcı ve besleyici olabiliyor?

    Sevmek, sevilmek ihtiyacından doğduğu için belki de en bencil kavramdır. Bencillikse,  insanın kendini sevmesinin yolunu açan bir şey.  Boş bir bencillik değil bu. İnsan o yola girince kendinin, bedenin, ruhun, güzelliğin, bilgeliğin, yaratıcılığın arayışına düşüyor. Sanırım bu durum sevdikçe insanı bencilleştiren, bencilleştikçe saf sevgiye ulaştıran bir döngü. Burada bahsettiğimiz bencillik boş ya da zararlı bir bencillik değil. İnsanın kendisine değer vermesinden doğan bir asillik barındırıyor içinde. Kendini keşfetmeye de tekabül ediyor ve bu da içinde yaratıcılığı barındırıyor. Ancak yaratıcılık yeteneğinin farkında olan insan onu geliştirebilir. Saf sevgiye ulaşan insan, kendine dönük yaşamayı tercih ediyor. Aslında bu, kendine ve sonsuzluğa bakmak gibi bir şey.  Bu durum olgunlaşmanın son hali gibi geliyor bana.

    Tarçın Etkisi adlı şiirinizde “izledim Kırım’dan beri süregelen birlikteliğimizi” diyorsunuz. Kırım denince ne yazık ki akla ilk gelen sürgün hatıraları oluyor. Bu konuda neler düşünüyorsunuz?

    Yazdıklarımda Kırım’dan bahsediyorum çünkü Kırım Tatarıyım. Atalarım yaklaşık iki yüz elli yıl önce oradan gelmiş. Kırım Tatar sürgünü yani bahsettiğiniz büyük sürgün 1944 de yaşanmış. Ama yüzyıllar boyunca orada yaşayan halk zorunlu göçlere, sürgünlere hep maruz kalmış. Bu acıları ben yaşamamış olsam da ecdadımın yaşadığı o acıları bütün hücrelerimde hissedebiliyorum. “Dut Ağacı”  kitabında bu konuyu işlemedim ama ilk kitabım Kalbim Kafesim’de bu sürgünü anlattığım bir öykü var. Hatta o öykü Emir Kalkan Hikâye Yarışması’nda ödül almıştı.

    Yine aynı şiirde “gitmesek de kalmasak da diyebileceğimiz bir evimiz yok uzakta” demişsiniz. Kırsal yaşam, köy hayatı ve taşra gerçekliği şiirinizi ne biçimde besledi? Pastoral manzaranın imge evreniniz üzerindeki etkileri ne ölçüde oldu?

    Şanslıyım ki köyde doğdum ve sekiz yaşıma kadar da orada yaşadım. Pek çok yazarın beslendiği dönem çocukluluk dönemidir. Ben de en çok çocukluğumdan ve çocuklarımın çocukluğundan besleniyorum. Bu noktada çocukluğumun köyde geçmiş olması benim için büyük şans. Zira o dönemde çok iyi gözlem yaptığımı düşünüyorum. Ve ne yazacak olsam farkında olmadan köydeki çocukluk dönemimi irdeliyorum. Düşününce bu çok normal çünkü kişi nereye giderse gitsin içinde taşıdığı, özlediği, farkında olmadan aradığı doğup büyüdüğü topraklarda öğrendiği o ilk kültürdür. Geçmişe dönüp baktığımda beni en çok etkileyen olay köyden ayrıldığım zamandır. O olayla hayatım köydeki ve köyden sonraki diye ikiye ayrıldı ve benim aklım hep köyde babaannesinin koynunda yatan, bahçede doğanın sesiyle uyuyan Hatice’de kaldı.

    Bir de öykü kitabınız var. Hatice Tarkan Doğanay’ın öykücü kimliği için neler söylemek gerekir? Öyküyü edebi yaşamınızın neresine konumlandırıyorsunuz?

    İnsan hayatta en çok öyküyle karşılaşıyor. Gazetede, dergilerde, günlük sohbetlerimizde karşımıza çıkıyor. Herkesin çevresinde en az bir tane hikâye anlatıcısı vardır. Kaldı ki gün içinde duyduğumuz, okuduğumuz hikâyeleri en yakınımızda kim varsa ona anlatma gereği de duyarız. O yüzden öykü yaşantımızın tam merkezinde yer alıyor. Öykü benim de hayatımın merkezinde ama edebi yaşantımın merkezine şu sıralar şiir var.

    Öykü ve şiir ilişkisinde kendinizi hangisine daha yakın hissediyorsunuz?

    Öykü yazarken öyküye şiir yazarken şiire yakınım. Şu an daha çok şiirle ilgilendiğim için şiir demek geliyor içimden ama bu bir yanılsama olabilir. Yine de şiire yakın hissettiğimi rahatlıkla söyleyebilirim. Daha şiir nedir bilmezken öykü değil şiir yazmaya çalışıyordum.

    Neden? Bu içsel bir motivasyonla mı doğuyor yoksa bir edebiyatçı olarak bilinçli bir tercihin sonucu mu?

    Yazmak içsel motivasyonla doğan bir şey ama yazacağı türü insan kendisi deneyerek bulmalı. Hasan Ali Toptaş’la bu konuda kısa bir sohbet etme imkânım olmuştu. Bana, yazmak isteyen insanın her türü denemesi gerektiğini söylemişti. Edebiyatçı hangisinde daha iyiyse ona yönelmeli demişti. Ben de böyle düşünüyorum. Tabii burada ister istemez şiiri ayrı tutuyorum. Zira şiire yatkınlık daha erken yaşlarda peyda oluyor. Bununla birlikte yazarlığın tanrısal olduğunu, doğaüstü bir yetenekle geliştiğini düşünmüyorum. Yüzde yirmisi yetenekse yüzde sekseni çalışmaktır.

    Şiirlerinize baktığımızda uzun, alt bölümlerden oluşan ve yer yer anlatımcı şiirlerin ağırlıklı olduğu görülüyor. Özellikle kitabın son şiiri “Gül ve Kül” mesela. Bu durum öykücü kimliğinizin etkisiyle olabilir mi? Anlatımcılık poetikanızı nasıl etkiliyor?

    Gül ve Kül mensur şiir diyebiliriz. İçinde heceyle yazılmış ağıt var, sıkıştırılmış şiir var, mitolojik şiirsel bir metin var açıkçası bunları bilinçli olarak karıştırdım. Köyüme ait gerçek bir olayı tarihe farklı bir şekilde not düşmek istedim. Ve içimden geldiği gibi de harmanladım. Bu durum tam olarak öykücü kimliğimden kaynaklanıyor diyemeyiz. Bu daha çok öyküleme tekniğiyle yazılmış şiirleri sevmemle alakalı.

    Peki mitoloji? Şiirlerinizi okuduğumda Ramses’ten Musa’ya, Eros’tan Yusuf’un kuyusuna birçok mitolojik imgeyle karşılaştım. Mitolojiyle olan ilişkinizi nasıl değerlendirirsiniz?

    Mitoloji çok eğlenceli geliyor hem yazmayı hem okumayı çok seviyorum. Hangi türde eserler verirse versin mitoloji bir yazar için en büyük esin kaynağı.

    Mitolojiye olan ilginiz sadece şiirlerinizle mi sınırlı yoksa okuma ve yazma serüveninizi kuşatan bir kaynak mı mitoloji?

    Mitolojiye ilgim sadece şiirle sınırlı değil. Yukarıda bahsettiğim Kırım Tatar sürgününü konu alan hikâyem aynı zamanda mitolojik bir hikâyeydi. Hatta hikâyenin adı da Umay Ana’ydı. Onu yazmadan önce Türk Edebiyatında Mitoloji Kaynakları kitabını okudum ve hangi mitleri işleyeceğime öyle karar verdim. Mitolojinin birçok yazar için geniş bir kaynak olduğunu düşünüyorum.

    Eşeysiz Çoğalma şiirinizde “hem düştüğü yerde gizlidir direnişi insanın” diyorsunuz. Hatice Tarkan Doğanay, hayatı bir direniş olarak mı görmektedir?

    İnsanın direnişi daha hayata doğarken başlıyor. Doğum yaptırmış bir sağlıkçı gözüyle de bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Sağa sola savurdukları kol ve bacaklarıyla, parmağınızı sımsıkı saran elleriyle, hastaneyi inleten ve artık ben de varım, buradayım diyen çığlıklarıyla başlıyor insanın direnişi. Ve ölüm gerçekleşene dek devam ediyor. İnsanın direnmekten vazgeçmesi, kendine yaptığı en büyük kötülüktür. Çünkü “yaşamak direnmektir.”

    O zaman şiir bu direnişin neresinde?

    Şiir bu direnişin kalkanında bazen de kılıcında.

    Düşüncelerinizi bizimle paylaştığınız için teşekkür ediyorum. Kitaplarınızın okuru bol olsun.

    Ben de bana konuşma ve kendimi anlatma fırsatı sunduğunuz için Edebiyat Daima’ya ve okurlarına teşekkür ediyorum.

     

     

    Devamı [...]

Kitaplıktan

  • KIRMIZININ ANLATTIKLARI

    Yunus Çinçin    

     

    “Bu roman, gerçek resimlere kitapların sayfalarında unutulmuş binlerce İslam minyatürüne bakılarak yazılmış gerçekçi bir masaldır. Ve son sayfalarında okurun hissedeceği gibi kültürel değişim yüzünden unutulmuş nakkaşlarına onların görüş ve resmediş tarzına düzülmüş kederli ve neşeli bir ağıt havası da taşır.”  (1)

    Orhan Pamuk'un Benim Adım Kırmızı adlı romanını ilk okuduğumda keyifle ve merakla okumuştum. Aradan yıllar geçtikten sonra romanı yeniden okurken yine keyif aldığımı belirtebilirim.

    Orhan Pamuk, roman yazarken titiz çalışıp işini şansa bırakmayan ve romanlarını şekillendirirken mutlaka kendi yaşamından unsurlara yer veren bir yazar. Yazar, romanlarını yazarken hayatında yer etmiş konular yanında, ilgilendiği alanlardan edindiği bilgi ve birikimi yansıtmayı başarıyor. Yazarın bu eğilimini tüm romanlarında görmemiz mümkün. Yazdığı romanlar, kendi tabiriyle , “gerçekten ve kurgudan beslenen gerçekçi masallardır.” Orhan Pamuk,  Benim Adım Kırmızı'da çocukluğunda ve gençliğinde ilgilendiği resim ve minyatür konularına ilişkin bir romanla karşımıza çıkıyor. Gerek Öteki Renkler adlı eserinde gerekse Manzaradan Parçalar’da Benim Adım Kırmızı romanının yazılış aşamalarına ve romanı yazarken etkilendiği unsurlara ilişkin açıklamalarda bulunuyor:

    “Çocukluğumda, yedi yaşımdan on dokuz yaşıma kadar ressam olmak istedim. Ailemin içerisinde hep resim yapan Kara koyundum. İkincisi, Osmanlı resmiyle ilgili, ilkel cep kitapları çıkardı. Oradaki Osmanlı minyatürlerini kopya ederdim. İçgüdüsel bir merakla bunu yapardım. On üç yaşında ortaokul öğrencisiyken 16. yüzyıldaki Nakkaş Osman'la,18. yüzyıldaki Levni arasındaki üslup farkını bilirdim. Bu konudaki kitapları alır, takip ederdim, özel merakım vardı.” (2)

    Roman, genel olarak; tarihi roman, aşk romanı, psikolojik roman, cinayet romanı, polisiye roman unsurlarını kendisinde barındıran bir eser. Bunda romanın konusu ve romandaki konunun ele alınışı da oldukça etkili. Orhan Pamuk'un, “En renkli ve en iyimser romanım.” dediği Benim Adım Kırmızı, 1591 yılında, İstanbul’da karlı, dokuz kış gününde geçiyor. Roman, 1591 yılında, İstanbul'da, Osmanlı sarayının nakkaşhanesinde, dönemin padişahı  III. Murat’ın oğullarının sünnet törenini anlatan “surname” üzerinde çalışan nakkaşlardan, Enişte Efendi'nin gözetimi ve yönlendirmesiyle,  Osmanlı padişahının Venedik Doçu’na Osmanlı Devleti'nin ve kendisinin azametini göstermek üzere hediye etmeyi düşündüğü kitaptan bahseder. Enişte Efendinin, Tezhipçi Zarif Efendi ve sarayın nakkaşlarından “Zeytin, Leylek, Kelebek” ile oluşturduğu ekibe çizdirttiği resimlerden oluşan, Frenk etkisi taşıyan ve içinde padişahın da bir portresinin olacağı bir kitap oluşturma çalışmaları sürer.  Frenk etkisiyle çizilen resimlerle oluşturulacak kitabın, Enişte Efendi’nin gözetiminde şekillenmesi sürecinde yaşananlar romanın ana konusunu oluştururken, Enişte Efendi’nin kızı Şeküre’ nin aşkları; nakkaşlığa, nakkaşlara, minyatürlere padişah ve devlet yöneticileri tarafından verilen değer; nakkaşların geleneksel minyatür sanatına ve Frenklerin Rönesans’la birlikte geliştirdikleri modern resim sanatına bakışları; 17. yüzyılda Osmanlı toplumunun sosyal, siyasal, kültürel ekonomik yaşantısı; toplumu oluşturan sosyal sınıflar bu ana konu etrafında şekillenen konular olarak romanda yerlerini alırlar. Orhan Pamuk, bu eserini yazarken Osmanlı Devleti’nin 17. Yüzyılda İstanbul’da tutulmuş narh ve tereke defterlerinden yararlandığını ifade etmektedir.

    Frenk etkisi taşıyan ve Doğu-Batı resim anlayışlarını kendisinde barındıran minyatürler çizilirken, İstanbul’daki Erzurumiler tarikatlarının önderi Vaiz Nusret Hoca Hazretleri' nin ve tarikat üyelerinin kışkırtmasıyla İslam inancına ters olduğunu düşündükleri resim sanatına ilişkin çok sert tepkiler verirler. Vaiz Nusret Hoca Hazretleri’nin, Enişte ' nin çizdirdiği Frenk usulü perspektif anlayışıyla çizilen, içinde padişahın portresinin de bulunacağı minyatürlerin yapılmasını, İslam’ın ve Hz. Muhammed' in yüz resmi yapmayı puta tapıcılık olarak değerlendirmesinden ötürü Allah'a şirk koşmak ve tapılacak yeni putlar üretmek olarak değerlendirirler.

     “Onlar gördüklerini resmediyorlar, bizler ise baktığımızı.”(3)

     “Çünkü resmimizde mana suretten önce gelir.”(4 )

    Benim Adım Kırmızı’da, anlatımla birlikte padişahın Venedik Doçu’na hediye etmek için oluşturduğu kitabın unsurlarının da şekillendiğini görüyoruz. Bir yandan padişah için resimler çizilirken bir yandan resmin konusu olan varlıklar bir meddahın dilinden kendilerini anlatıp düşüncelerini ifade ederler. Bir bakıma romanda resimler dile gelir.

    Bir büyük üstat Frenk nakkaşı ile başka büyük bir nakkaş ustası bir Frenk çayırında yürürler ve ustalık ve sanat üzerine konuşurlarmış. Karşılarına bir orman çıkmış. Daha usta olanı, ötekine şöyle demiş: “Yeni usullerle resmetmek öyle bir hüner gerektirir ki” demiş, “Bu ormandaki ağaçlardan birini resmettin mi, resme bakan meraklı buraya gelip isterse o ağacı diğerlerinden ayırt edip bulur.”

    “Ben fakir, gördüğünüz ağaç resmi, böyle bir akılla resmedildiğim için Allah’ıma şükrediyorum. Frenk usullerince resmedilseydim beni sahici bir ağaç sanan İstanbul’un bütün köpekleri üzerime işer diye korktuğumdan değil. Ben bir ağacın kendisi değil, manası olmak istiyorum.” ( 5)

    Erzurumiler’in önderi durumundaki Vaiz Nusret Hoca Hazretleri’nin düşüncelerinden etkilenen, kendisine padişah için Frenk usulleriyle oluşturulacak kitabın tezhiplerini yapması teklif edilen Tezhipçi Zarif Efendi, Enişte Efendi’nin Venedik’e yaptığı gezide görerek etkilendiği, perspektifi esas alan resimlerin, gördüğü portrelerin etkisiyle, padişah için hazırladığı resimli kitapta Frenk usullerini esas almaya çalışmasını Allah’a şirk koşmak ve puta taparlık olarak görür. On sayfadan oluşacak kitabının tezhipleri için Enişte Efendi’nin yanına giden ve Enişte Efendi’nin yanından ayrıldıktan sonra yolda rastladığı sarayın nakkaşlarından biri olan ve Enişte Efendi’nin padişah için oluşturduğu on sayfalık kitabın minyatürlerinden bazılarını çizen nakkaşa, padişah için oluşturulan kitaptan, Enişte Efendi’nin nakkaşlara çizdirdiği Frenk usulü resimlerden, kitapla ve resimlerle ilgili kaygı ve korkularından söz eden Zarif Efendi nakkaş tarafından öldürülür ve bir kuyuya atılır.

    “Kahraman nakkaşlarımdan Zeytin, yani Velican, gerçek bir kişilik. İranlı yüz ressamı Siyavuş tarafından yetiştirilmiştir. Ama öteki iki nakkaş hayalidir.” (6)

    Orhan Pamuk’un , “Manzaradan Parçalar “ adlı eserinde romanına ilişkin duygu ve düşüncelerini ifade ettiği “Benim Adım Kırmızıya Dair" başlıklı yazısında, romanına polisiye öğeler kattığı için romanını bitirdikten sonra pişman olduğunu ifade etmiş. Nakkaşlarını polisiye kurguya feda ettiği için üzülmüş.

     “Kitabı bitirirken bir ‘polisiye plot’un, dedektif hikâyesinin zorlama ve boşuna olduğunu hissettim ama iş işten geçmişti. Kimsenin ilgilenmeyeceğini düşündüğüm sevgili nakkaşlarıma böyle ilgi çekebileceğimi düşünmüştüm: Ama bu kurgu(İslam ve yasak sanat konusu) onların âlemine ve mantığına, onların kırılgan işine bir çeşit saldırı oldu. Öte yandan İslam’ın sanata, kendini içtenlikle ve derin bir şekilde sanat ile-yaratıcılıkla- musavvir gibi ifade etmeye karşı tarihsel bir hoşgörüsüzlüğü var ki, ona da çağdaş okurların önünde gözlerimi kapayamam. Böylece romanımı kolay okunur ve sürükleyici yapan bir polisiye-siyasi mantık, zavallı nakkaşlarımın kırılgan hayatlarına zorla sokulmuş oldu. Kendilerinden özür dilerim.” ( 7)

    Eserde anlatılan dini mevzular, kaynakların adı zikredilerek ve kaynaklardan alıntılar yapılarak anlatılıyor. Yazar, bizi romanı için yaptığı araştırmalara da ortak ediyor. Nakkaşlık tarihi ve nakşedilen minyatürler üzerine ciddi bilgiler var romanda. Eseri okurken Sadece roman okumayıp nakkaşlık, dönemin zihniyeti ve Osmanlı kültürü üzerine de ciddi bilgi ediniyoruz.

    "Çünkü içinizde kalbinize nakşeylediğiniz bir sevgilinin yüzü yaşıyorsa eğer dünya hâlâ sizin evinizdir.” (8)

    Zarif Efendi’nin öldürülüp ortadan kaybolması sürecinde, zamanında Enişte Efendi’nin çıraklığını yapan ve Enişte Efendi’nin kızı Şeküre’ ye olan aşkını dile getirip Enişte Efendi’den ret cevabı alması üzerine İstanbul’dan ayrılan Kara, on iki sene sonra İstanbul’a gelip Şeküre’ ye duyduğu aşk nedeniyle meseleye dâhil olur. Şeküre’nin, gittiği savaştan dört yıldır dönmeyen eşinin yarattığı boşlukta, iki çocuklu Şeküre’ ye aşkını dillendiren Kara’yla Şeküre arasında Kara’nın Şeküre’ ye duyduğu aşkın, Şeküre’ nin iki oğluna iyi bir baba ve kendisine de koca aramasının etkisiyle bir ilişki başlar. Yazarın romanda birbirlerine âşık ettiği Şeküre ve Kara’nın aşkları tıpkı halk hikâyelerindeki sevgililerin aşklarına benzer. Âşıklar, aşkları için pek çok zorluğa katlanır, pek çok fedakârlıkta bulunur, pek çok engeli aşarlar. Yazar sevgililerin birbirlerini görmelerini ve bir araya gelişlerini anlatırken bir minyatürü tasvir eder gibi anlatır romanında. Yazar, zaman zaman ünlü aşk hikâyelerinin minyatürlerine de gönderme yapar Şeküre’yle Kara’nın aşklarını anlatırken. Nizami'nin "Bu aşk satrancı" ifadesinden yola çıkarak Orhan Pamuk,” Benim Adim Kırmızı”da kahramanlar arasındaki aşkı satranca benzeterek anlatır.

    “Hüsrev ile Şirin İslam kitapçığında en çok resmedilmiş ve en çok bilinen hikâyedir.”(9)

    “Benim Adım Kırmızı, birbiriyle çelişir gibi gözüken iki çeşit malzemeden yapılmıştır: Bir yanda kendi yaşadıklarımdan, resim yapma zevkimden, klasik İslam edebiyatından edindiğim masalsı, sihirli bir malzeme; öte yanda belgelerden, tarih kitaplarından, merakla okuduklarımdan ve baktığım on binlerce "minyatürden" edindiğim ve beni gerçekliği doğru temsil etmeye çağıran tarihsel malzeme. Tarihi roman denen tarzın çalışabilmesi için yazarın kişisel derdi ve sesiyle, araştırdığı, canlandırdığı dönemin malzemesi arasında bir uyum olması gerekir.” (10)

    “Bence bu kitapta temel sorun Doğu-Batı değil, nakkaşın çilesi, sanatçının derdidir. Sanat, hayat, evlilik, mutluluktur bu kitabin konusu. Doğu-Batı arkalarda bir yerlerde gezinir.”(11)

    “Onların hünerini elde edemeden Frenk üstatlarını taklit etmek nakkaşı daha da köle kılar.” (12)

    Nakkaşların isimleriyle çizim tarzları arasında doğrudan bir bağlantı olduğunu, yazarın romanını çok ince bir planlama ile kaleme aldığını kahramanlar üzerine düşündükçe daha iyi fark ediyoruz. Pek çok boyutuyla alegori de sanata ilişkin sorgulamalar da mevcut romanda. Geçmiş dönemlerdeki sanat anlayışı ve sanat ortamı sorgulanıyormuş gibi görünse de güncel sanat ve sanat ortamına ilişkin meseleler de irdelenmiş Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı adlı eserinde. Yazar, üslup konusunu fazlaca irdeliyor ve üslubun aslında, kişilerle, tek tek bireylerle ilişkilendirilebilecek bir şey olmadığını; tarihi koşullarda yan yana gelmiş insan cemaatlerinin özel durumlarıyla ilişkili olduğunu ifade ediyor "Öteki Renkler" adlı kitabındaki "Benim Adım Kırmızı" başlıklı yazısında.

    Romanın temel felsefesinde ben ve biz kavramları da var. Avrupa’da Rönesans’la birlikte birey ön plana çıkar ve bu gelişme sanata da yansır portre resimler olarak. Doğu toplumlarında biz bilinci, tebaa olma durumu vardır. Ben olmak yadırgatıcı bir durumdur. Bu Doğu toplumlarında hem kültürel hem inançsal nedenlerden kaynaklı bir durum. Bu durum Doğu toplumlarında da biz bilinciyle iş görmeyi gündeme getirir. Doğu toplumlarında anonim eserler vardır, bir bütüne tabi olma vardır. Sanatçının ön plana çıkması ve eserine kendi benliğini, varlığını katması kibirli olmaktır, kendini beğenmektir ve tıpkı Şeytan’ın “ben” demesi gibi şeytani bir tavırdır. Bu tavır, İslam sanatında ve sanat ortamlarında makbul olan,  rahmani bir tavır değildir. Sanatçının “ben” i bütünün “biz” ine katılır, ”biz” e karışır.

    Benim Adım Kırmızı'da Umberto Eco’nun Gülün Adı adlı romanıyla metinlerarası bir ilişki de söz konusu. Hakan Sazyek, Beniın Adım Kırmızı’nın Gülün Adı'yla parodi düzleminde bir ilişki kurduğunu belirtir: “Eco’nun romanı da tarihî bir dönemi, ortaçağı iç zaman olarak seçmiştir. Ruhban sınıf içinde antik Yunan uygarlığına yönelme şeklinde gelişen aydınlanma hareketinin mevcut düzeni bozacağı kaygısını duyan meçhul bir katil, bu girişime katılan din adamlarını esrarengiz bir şekilde öldürmeye başlar, iki roman arasında, egemen zihniyetle ona eleştirel bir tutum geliştiren karşıtının çatışması; kalıplaşmış, yerleşik değerlere karşı çıkanın cezalandırılması; cinayetleri çözme eylemini dışarıdan gelenin (Baskervillerli William-Kara) yüklenmesi; olayların sınırlı ve belirgin bir zaman kesiti içinde (yedi gün- on gün) geçmesi; aksiyonel yapı içinde çok yoğun felsefî/estetik sorunların irdelenmesi gibi koşutluklar bulunmaktadır. Dolayısıyla Pamuk, Eco’nun metnini ad, konu, aksiyonel ve entrik yapı, zaman, mekân, figüratif işlev, düşünsel örgü bakımlarından örneksemiş; bununla birlikte yerelleştirmedeki özgün tutumuyla yeni bir metin oluşturmuştur.” (Sazyek, 2002)  ( 13)

    Her açıdan yürek burkan hikâyeler, Orhan Kemal ve Yasar Kemal’in ve pek çok yazarın romanlarında olduğu gibi yenilik ve gelişmelerin; yenilik ve gelişmelere insanların gösterdiği direncin yarattığı trajik ve dramatik durum, sanatta ve toplumda yaşanan değişim ve yeniliklerin nakkaşların hayatlarında ve toplum hayatında yarattığı yıkım çok etkileyici bir şekilde anlatılır romanda. Romanın başkahramanlarından biri olan Bohçacı Ester, romanda olayların gelişmesinde ve romandaki temel çatışmanın şekillenmesinde önemli bir role sahip. İnsanların yaşadığı kültürel ortamda Ester olmasa, kahramanlar arasında haberleşme olmazdı. Romanda, posta güvercini gibi kahramanlar arasında haber uçuran en önemli kahramanlardan biridir Bohçacı Ester.

    Benim Adım Kırmızı’yı en dikkatli ilk okuyanın Topkapı Sarayı Müdürü Filiz Çağman olduğunu ifade ediyor Orhan Pamuk “Öteki Renkler” adli kitabında eserin yazılma surecini anlatırken. Romanında atlardan ve atların minyatürlerde nasıl resmedildiğinden bolca ve ayrıntılı şekilde bahseden Orhan Pamuk'a, nakkaşların at minyatürlerini çizmeye ayaklardan başladıkları bilgisini de Filiz Çağman vermiş.

    Orhan Pamuk, kitabına ilk olarak “İlk Resimde Aşk” ismini düşünmüş. Daha sonra, romanda renkler de dâhil her şey konuşturulduğu için ve romanda renklerin önemli bir yeri olduğu için “Benim Adım Kırmızı” isminde karar kılmış. Romanda, nakkaşların minyatürlerinde kullandıkları kırmızı boyanın nasıl elde edildiği ayrıntılarıyla anlatılmış yazar tarafından. Kırmızı renk konuşturularak, Allah’ı, aşkı, tutkuyu, ölümü, hırsı, güzelliği, inceliği, mutluluğu, gücü, sevgiliyi, aşığı, zarafeti ve daha pek çok şeyi temsil ettiğini, kırmızı rengin minyatürlerde kullanıldığı yerleri anlatıyor romanın Benim Adım Kırmızı “ başlıklı bölümünde.

    Orhan Pamuk Manzaradan Parçalar adlı kitabında romanıyla ilgili düşüncelerini ifade ederken, "Bir 'klasik' olsun, bütün millet okusun, herkes kitapta kendini bulsun, tarihin acımasızlığı, kayıp eski dünyanın güzelliği de kuvvetle hissedilsin istedim."(14) diyor. Romanını yazma sürecinde,   New York Metropolitan Müzesi'ndeki minyatürleri saatlerce izleyen yazar, tarihi romanı, çevrenin,  devletin, ailenin, toplumun baskılarından sıyrılmak için bir tür kıyafet değiştirme olarak da ifade ediyor.

    “Benim kırılganlığım, pisliğim, kötülüğüm ve zavallılığım kitabın kendinde, dilinde ve yapısında değil, kahramanlarımın hayatlarında ve hikâyelerinde görülebilir.” (15)

    Biz yine son sözü “Benim Adım Kırmızı” adlı bu güzel romanın yazarı Orhan Pamuk’a bırakıp yazımızı sonlandıralım.

    “Bu romanın, onu canlı tutacak olan çelişkisi, bir yandan benim bir sefalet, yenilgi ve kötülük duygusuyla nakkaşlarımla özdeşleşerek acıklı ve kederli karanlık hikayeler anlatmam, öte yandan da her zamanki yaratıcı yazarlık ruh halime uygun bu kötülük duygusunun tam tersi bir iyimserliği, olumlayıcı ,  hayatı doğrudan ve dosdoğru görebilen bir gözlemciliği kitapta  canlandırmaya çalışmamdır. Hayata bu derece doğrudan ve güvenle bakabilmeyi anneme, ağabeyime, kitaptaki Şeküre, Şevket ve Orhan’a borçluyum elbette.” (16)

    “Bana sorarsanız bu kitap, en derinden, şu unutulmak korkusunu ve sanatsal unutulmanın korkunçluğunu anlatır.250 yıl, İran etkisiyle, Timur zamanının sonundan 16. yüzyılın sonuna kadar- Ondan sonra Batı etkisiyle değişir.- Osmanlı’da iyi kötü resim yapılmıştır. Nakkaşlık, İslam’daki resim yasağını kenarından köşesinden zorlar. Resimleri, padişahlar, şahlar, hakanlar, şehzadeler, paşalar yaptırdığı için, kimse bunları sorgulayamamıştır. Kimse bunları görmemiştir. Zaten bunlar kitap içinde kalmıştır. Daha çok şahlar bu işi aşkla sevmişlerdir. Şah Tahmasp gibi nakkaşlarla düşüp kalkıp kendileri nakkaşlık yapacak kadar işi ileri götürmüşlerdir. Sonra bu zarif gelenek gaddarca, tarihin acımasız gücüyle, Batı resminin bambaşka bir gücü ve portre resminin çekiciliği yüzünden ve onların yöntemleri daha cazip geldiği için, yok olup gitmiştir. Bu unutmanın fecaati ve kederi üzerinedir kitabım aslında. Bütün dertler, kederler, bildiğimiz insan hayatinin sınırlılığı ve zavallılığına bağlı.” (17)

     

     

     

     

     

    KAYNAKLAR

    1.Pamuk, Orhan,Manzaradan Parçalar, Benim Adım Kırmızı'nın Everyman Kalsiklerinden Çıkan İngilizce Baskısına Yazdıgı Önsöz'ü, İletişim Yay.İst.2010,s.381-382

    2. Pamuk, Orhan, Öteki Renkler, Benim Adım Kırmızı,(Oral-Cumhuriyet),İletişim Yay. İst., Aralık 1999,s.162

    3. Pamuk,Orhan, Benim Adım Kırmızı,İletişim Yay.İst Aralık 1998. (s.197)

    4. Pamuk,Orhan, Benim Adım Kırmızı,İletişim Yay.İst Aralık 1998.(s.364)

    5. Pamuk,Orhan, Benim Adım Kırmızı,İletişim Yay.İst Aralık 1998.(s.62-63)

    6. Pamuk, Orhan, Öteki Renkler, Benim Adım Kırmızı,(N. Ben -Aksiyon),İletişim Yay. İst., Aralık 1999.(s.159)

    7.Pamuk,Orhan,Manzaradan Parçalar,Benim Adım Kırmızı Üzerine, İletişim Yay.İst.2010.(s.349)

    8.Pamuk,Orhan, Benim Adım Kırmızı,İletişim Yay.İst Aralık 1998.(s.41)

    9. Pamuk, Orhan, Öteki Renkler, Benim Adım Kırmızı,(Enver Ercan -Varlık),İletişim Yay. İst. , Aralık 1999.(s.156)

    10. Pamuk,Orhan,Manzaradan Parçalar,Benim Adım Kırmızı Üzerine, İletişim Yay.İst.2010.(s.371)

    11. Pamuk, Orhan, Öteki Renkler, Benim Adım Kırmızı,(Coşkun-Radikal),İletişim Yay. İst. , Aralık 1999(s.155)

    12. Pamuk,Orhan, Benim Adım Kırmızı,İletişim Yay.İst Aralık 1998.(s.454)

    13.Sazyek, Hakan,Türk Edebiyatında Postmodernist Yöntemler Ve Yönelimler,Hece,Türk Romanı Özel Sayısı,Mayıs/Haziran/ Temmuz 2002.(s.493-509)

    14. Pamuk,Orhan,Manzaradan Parçalar,Benim Adım Kırmızı Üzerine, İletişim Yay.İst.2010.(s.349)

    15. Pamuk,Orhan,Manzaradan Parçalar,Benim Adım Kırmızı Üzerine, İletişim Yay.İst.2010.(s.349)

    16. Pamuk,Orhan,Manzaradan Parçalar,Benim Adım Kırmızı Üzerine, İletişim Yay.İst.2010.(s.349)

    17. Pamuk, Orhan, Öteki Renkler, Benim Adım Kırmızı,(Oral-Cumhuriyet),İletişim Yay. İst., Aralık 1999.(s.163)

    Devamı [...]

Divanlardan

  • FUZULİ’DEN BİR SEVDA VE ISTIRAP GAZELİ

    Hazırlayan: Faik Muharrem

     

    Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı
    Felekler yandı âhımdan murâdım şem'i yanmaz mı

    Kamu bîmârına cânân deva-yı derd eder ihsan
    Niçün kılmaz bana derman beni bîmar sanmaz mı

    Şeb-i hicran yanar cânım döker kan çeşm-i giryânım
    Uyarır halkı efgânım kara bahtım uyanmaz mı

    Gül-i ruhsârına karşu gözümden kanlu akar su
    Habîbim fasl-ı güldür bu akar sular bulanmaz mı

    Gâmım pinhan tutardım ben dedîler yâre kıl rûşen
    Desem ol bî-vefâ bilmem inanır mı inanmaz mı

    Değildim ben sana mâil sen ettin aklımı zâil
    Beni tan eyleyen gafîl seni görgeç utanmaz mı

    Fuzûlî rind-i şeydâdır hemîşe halka rüsvâdır
    Sorun kim bu ne sevdâdır bu sevdâdan usanmaz mı

    GÜNÜMÜZ TÜRKÇESİ VE YORUMU

    1. O yar, beni candan usandırdı, cefadan hiç usanmaz mı? Çektiğim ahlardan gökyüzünün katları bile tutuştu, dilek mumum yanmaz mı?

    Divan şiirinde sevgili güzelliği kadar vefasızlığıyla da öne çıkar. Çünkü asla aşığa yüz vermez, onun acılarına aldırmaz. Âşık, ne kadar dertli olursa olsun sevgilinin nazarında çektiği acıların hiçbir ehemmiyeti yoktur. O, canından usanacak kadar çok sevse de sevgili için çektikleri bir hiç hükmündedir. Aşığın ıstırabı gelip geçici ve ehemmiyetsiz acılardan ibarettir sevgili için.

    Aşığın gönlü acılardan dolayı öyle yanar öyle yanar ki ah ettikçe ağzından adeta alevler çıkar. O alevler o kadar yükseğe ulaşır ki feleğin tüm katlarını ateşe verir. Divan şiiri anlayışından gökyüzü dokuz katlı olarak tasvir edilir. Aşığın derinden gelen ahları, feleğin en alttan en üste tüm katlarını tutuşturacak bir yangına sebep olur. Burada günbatımında ufkun kızarmasına da gönderme yapılır. Akşam oldu mu artık sevgiliyi görme ümidi yoktur. Herkes evine çekilmiş, kapılar pencereler kapatılmıştır. Âşık, sevgilisini azıcık da olsa göremeyecek olmanın üzüntüsüyle daha derinden ah çeker, bu ah gökyüzünü tutuşturur ve günbatımındaki kızıllık oluşur. Fakat gökleri tutuşturan bu ateş murat mumunu yakmaz. Bilindiği gibi türbelerde dilek dilemek için adak mumları yakılır. İnsanlar bu mumu yaktıktan sonra dileklerinin kabulü için dua ederler. İşte her yeri yakıp tutuşturan o ahlar, murat mumunu yakmaya yetmez nedense. Bu yüzden de aşığın sevgiliye kavuşmak için ettiği dualar bir türlü kabul olmaz.

    2. O sevgili, tüm hastalara derman dağıtır. Bana neden derman olmaz, beni hasta ve çaresiz görmez mi?

    Sevgili, Mesih’in mucizesine sahiptir. Onun sözleri, bakışı, öpüşü, dudakları çaresiz hastalara bir dermandır. Onları iyileştirir, hayata döndürür. Fakat sevgili aynı zamanda vefasızdır. Herkese sıhhat dağıtırken aşığın gönlünü yaralamak, ona eziyet çektirmek için aşığa derman vermez. Güzel birkaç çift söylemediği gibi bakışlarını bile kaçırır ondan. Çünkü aşığın aşkına inanmamaktadır. Burada ikinci dizedeki vurgunun sebebi de budur: “…beni bîmar sanmaz mı”  Sanmaz, inanmaz. Aşığın aşkının onun nazarında bir kıymeti yoktur, içten içe yanması da acı çekmesi de önemsizdir. Zira sevgili vefasız olduğu kadar umursamazdır da.

    3. Bu ayrılık gecesinde canım yanar, gözlerimden kanlı yaşlar dökülür. İnleyişim herkesi uyandırır da kara bahtımı uyandırmaz mı?

    Âşık, aşk derdinden dolayı sürekli yaralı ve hasta bir haldedir. Geceleri ayrılık acısı, hasret ve çaresizlik katmerlenir. Ahları, inleyişleri artar aşığın. Daha derinden, daha içli yakarır. Onun iniltileri, yakarışı, ağlaması, feryat figan etmesi tüm mahalleyi ayağa kaldırır ama talihini uyandırmaz. Kara bahtı başından gitmez, talihi bir türlü açılmaz. Esasında onun derdi bu feryatları sevgilinin duymasıdır. Herkesin duyduğu o ahları sevgili duymaz kesinlikle. Duysa da duymazdan gelir, neredeyse keyif alır aşığın çektiği acıdan.

    4. Yanağındaki güle karşı gözümden kanlı yaşlar akar. Sevgilim, gül mevsimindeyiz, (bahardayız) bu mevsimde akarsular bulanık akmaz mı?

    Divan şiirinde çok klasik bir mazmundur sevgilinin yanağının güle benzetilmesi. O gülü görünce aşığın gözünden kanlı yaşlar boşanır. O gülün kırmızılığı biraz da aşığın gözünden akan kanlı gözyaşları iledir. O sular gidip o gülü ve ait olduğu gül bahçesini besler. Böylece burada hoş bir görüntü de oluşturur şair: Baharda akarsular bulanık ve coşkun akar. Gözünden akan yaşların suları bulandırdığını, suların bu yüzden bulanık aktığını söyleyerek zarif bir mübalağa yapıyor.

    5. Ben gamımı, acılarımı gizli tutuyordum. Bana “Git yârine açıl!” dediler. Gidip desem o vefasız sevgili bana inanır mı inanmaz mı?

    Aşkın en kıymetli tarafı gizli olması, belki sevgiliden bile saklanmasıdır. Oysa çevre, aşığa baskı yapar git açıkla diye. Eğer âşık sabırsız davranır ve aşkını aceleyle ilan ederse büyük bir sırrı faş etmiş, ortalığa düşürmüş olur. Üstelik sevgili, alaycı tavrından dolayı bu ilan-ı aşkı küçümser, muhtemelen inanmaz.

    6. Ben sana düşkün değildim. Seni görünce aklımı yitirdim. Bu halimden dolayı beni kınayanlar seni gördükçe utanmazlar mı?

    Âşık, her zaman sevgiliye düşkün değildi. Hayatının bir dönemecinde onu gördü, tanıdı, sevdi. Aşk derdine düşünce akli melekeleri zorlandı, tıkandı. Aklını yitirmeye yakın bir çılgınlık haline düştü. Çılgınlığı yüzünden onu tanıyan herkes kınamaya başladı. İşte burada âşık bu gerçeği vurguluyor: Ben seni tanıdıktan sonra aklımı yitirecek oldum ve herkesçe kınandım. Oysa senin güzelliğini görenler hakkımda dedikleri kötü sözler için utanmıyor mu? Senin güzelliğin elbette aklımı başımdan alır, seni gören biri nasıl sağlıklı kalabilir?

    7. Fuzuli, aşkından ötürü çılgın biri rinddir. Hem de bu halinden dolayı halka rezil rüsva olmuştur. Hele bir sorun ona, bu sevdadan usanır mı usanmaz mı?

    Rind, iyilik ve kötülüğü, neşeyi ve hüznü birbirine denk gören kişidir. Onun nazarında dünyaya dair her şey aynı ölçüde değersizdir. Rindlik bir nevi bohemliktir. Dünyaya pul kadar kıymet vermez bir rind. Fuzuli, burada kendisinin çılgın bir rind olduğunu söylüyor. Çılgınlığın sebebi olsa olsa dünyayı önemsememekte gösterdiği dirayetinden ötürüdür. Dünyayı böylesine elinin tersiyle itmiş olması onu halkın gözünde rezil rüsva duruma düşürmüştür. Bunca aşağılanmaya, rezil rüsva oluşa rağmen âşık, aşkından vazgeçecek değildir. Çünkü aşk onun için bir armağan, bir lütuftur. Bu ilahi hediye, insanların kem bakışları için terk edilemez. Sevda, eziyet çekiyorum diye vazgeçilir bir şey değildir. Âşık, aşkından ne olursa olsun vazgeçmeyecektir.

     

    Devamı [...]

Haberler

  • SATRANÇ ŞİİR VE SANATLA BULUŞTU

    “Kesin mat yok / Yalnız iyi oyun vardır” dizeleriyle edebiyatseverlerin gönlünde özel bir yere sahip olan değerli şairimiz İlhami Çiçek vefatının 36. yıl dönümünde 13-15 Haziran tarihleri arasında Ankara’da düzenlenen satranç turnuvasıyla anıldı.

    Kültür Bakanlığı, TSF ve www.bilmekvaktidir.com işbirliğiyle; Mobsan Boya ve AFS sponsorluğunda, TOBB ETÜ Üniversitesi ev sahipliğinde organize edilen yarışmaya yurtiçi ve yurtdışından 41 sporcu katıldı. 3 gün süren zorlu mücadelelerin ardından turnuvanın birincisi Azerbaycan’dan Zaur Mammadov, ikincisi İran’dan Darban Murtaza, üçüncüsü ise Azerbaycan’dan Elnur Aliyev oldu.

    14 Haziran’da düzenlenen İlhami Çiçek’i anma panelinde, eleştirmen Şahin Torun moderatörlüğünde Prof. Dr. Ali Utku ve şair-yazar Asuman Susam, İlhami Çiçek’in şiiri ve edebiyatımızdaki yeri üzerine konuşmalarını yaptı.

    Yarışma bitiminde düzenlenen ödül töreninde bir satrançsever heyecanla sahneye fırlayarak bu etkinliğin önümüzdeki yıllarda da gerçekleşmesi temennisinde bulundu. Şairin kardeşi Mehmet Latif Çiçek de etkinliğin her yıl profesyonelleşerek devam edeceğinin müjdesini verdi.

     

    Devamı [...]

Sinema

  • HALK KÜLTÜRÜNÜN TÜRK SİNEMASINA YANSIMASI

    Birgül Yangın Aslanoğlu

     

    Sinema, teknik bir buluştur ve mekanik bir eğlencedir. Kolaylıkla bir ülkeye yerleşebilir ve seyirci topluluğuna çabucak seslenip, onları etkiler. Türk sinemasının da kendine has üslûbu, Türk seyircisini etkilemiştir. Filmlerdeki bazı temalar bilinçli ya da bilinçsiz, Türk halk kültürünü yansıtan unsurlar taşımaktadır.

    Sinema, görselliğin insanoğluna güzel yansımalarından biridir. İnsanlar içinde olay olan bir görüntüyü ilgiyle izler. Çünkü insanoğlunun mayasında merak, çevresini izleme, olayları takip etme duygusu vardır. Gerçek bir olayı veya canlandırılmış bir yaşam öyküsünü izlemek her zaman bizlere zevk vermiştir. Sinema, belki de insanoğlunun bu ihtiyacını gidermek amacıyla ortaya çıkmıştır.

    Türk sinemasına baktığımızda, halk edebiyatının türleri açısından incelendiğinde karşımıza pek çok zenginlik çıkmaktadır. Masal, halk hikâyesi, türkü, mâni, ağıt, efsane, destan, atasözü, deyim gibi halk edebiyatı türleri, geleneksel yapı içeren filmlerde çok fazla yer almaktadır.

    Türk filmi elbette ki Türk insanını anlatacak, onların geleneksel yapısına, kültürel öğelerine yer verecek. Kültürümüzün zenginlikleri ister istemez sinemamıza yansımıştır. Türk insanı da atasözü veya deyim kullanmadan konuşamaz, türkü söylemeden yapamaz, çocuklarını ninni ve masallarla büyütür, acısını ağıtlarla dile getirir. Düğününden cenazesine inanç yapısına uygun geleneksel esaslarını uygular. Bu nedenle Türk filmleri, folklor açısından önemli kaynaklardır.

    Türk filmlerinin bazen ismi bazen içeriğiyle halk kültürünü yansıtır niteliktedir. Bir filmde birden fazla halk edebiyatı motifine rastlamak da mümkündür. “Geleneksel yazılı metinlerde, kitle iletişim araçları için görsel ya da işitsel hale getirilmekte, çok sayıda alıcısı olan gündelik tüketim malzemelerine dönüştürülmektedirler. Destanlardan çağdaş edebî metinlere, halk hikâyelerinden efsanelere kadar bütün kültürel verimler, sinema, televizyon ve radyo tarafından tüketilmektedir. Anlatmanın yerini gösterme, okumanın yerini seyretme almıştır.” (Demir, 2015: 14)

    Günümüzde, görsel dünyanın gücünü görmezlikten gelemeyiz. Görsel dünyanın insanları en çok etkileyen unsurlarından birisidir sinema. Türk sinemasında bilinçli olarak hazırlanan senaryolarla, Türk kültürü, nesillere çok iyi tanıtılabilir. Kuşaktan kuşağa aktarmaya çalıştığımız kültürel öğelerimiz gün geçtikçe kaybolmaya başlamıştır. Eğer sinemanın gücünden yeterince faydalanırsak kültürel öğelerimizi gelecek nesillere benimsetebiliriz.
     

    Türk sineması çok sağlam bir yapılanmaya sahip olmasa da bazı filmlerde, yeni nesilleri aydınlatacak pek çok halk bilimi ve halk edebiyatı unsuru vardır. Faruk Nafiz Çamlıbel, “Sanat” adlı şiirinde“Bizim diyarımız da bin bir baharı saklar.” der. Şiirin son dörtlüğünde de  “Başka sanat bilmeyiz karşımızda dururken / Yazılmamış bir destan gibi Anadolu’muz.” demektedir. Anadolu toprakları, çok köklü bir kültür mirası bırakmıştır bizlere. Hangi köşeye adımımızı atsak müthiş bir zenginlikle karşı karşıya kalırız. Giyimiyle, müziğiyle, halk oyunlarıyla, düğünleriyle, cenazeleriyle, yemekleriyle, edebiyatıyla bir bütündür Anadolu. Bu mirası elbette yaşayarak yaşatabiliriz. Sinemanın gelecek nesillere geçmişini öğretme gibi bir misyonu da vardır. Zira kültürel mirasımızın en güçlü taşıyıcılarındandır sinema. Gelecek nesillere bırakacağımız bir nevi külliyattır. Yitip gitmiş gelenek ve göreneklerimizin bir dönem nasıl yaşadığının görsel delilleridir.
     

    Dilerim ki bir gün, tarihimizden, edebiyatımızdan aldığımız mirası daha büyük bir gururla sinemamıza yansıtırız. Çocuklarımızı Yunus Emre, Dede Korkut ve Köroğlu ile buluştururuz. Sinemanın gücünü küçümseyemeyiz. Sinema, edebiyat, tiyatro ve resim sanat dallarının mirasçısı olarak içerisinde pek çok sanat dalının izlerini barındırarak teknolojiden aldığı güçle insanları büyülü dünyasında sürüklemeye devam edecektir. Ama unutmayalım ki küçümsenemeyecek bir gerçek de köklü kültür mirasımızdır. Damarlarımıza, aldığımız her nefese işlemiş bir miras.

                  

    KAYNAKÇA

    DEMİR Asuman, Halk Hikâyelerinin Sinemaya Uyarlanması Bitirme Tezi, Erzurum, 2015.

    DİLÇİN Cem, Örneklerle Türk Şiir Bilgisi, Ankara, 1992.

    HAKAN Fikret, Türk Sinema Tarihi, İstanbul, 2016.

    ASLANOĞLU Birgül,41 Türk Sineması’nda Folklor İzleri, Konya, 2018

    Devamı [...]