Öykü

  • AKREBİN KISKACINDA – 2

    Lale Şeyda Gülsoy

     

    DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: İÇİMİZDEKİ GÖKYÜZÜ

    Yollar kimi zaman genişleyerek ileriye doğru açılır, kimi zaman bir engel çıkar önüne kendi içine kapanır, kimi zaman da aniden çatallara ayrılır. İşte, aşkın gizil gücüyle önümüzde yeni bir yol açılıvermişti. Yeni ve ucunun nereye varacağı belirsiz bir yol.

    İki ayrı dil, karşılaşmıştı bir aşkta. Aşk, nasılsa bütün dilleri konuşabilirdi. İki insan, ne kadar uydurabilecekti onun diline kendi dillerini. Mesele buydu. Önemli olan buydu. Çünkü iki insan karşılaşınca, içlerinde taşıdıkları ne varsa onlar da karşılaşır birbirleriyle. Herkesin bir geçmişle senin yanına geldiğini ve onun izlerini reddedemezsin. İzlerin birbirlerine değdiklerinde neye dönüşeceğini önceden kestiremezsin. Hiçbir şey önceden kestirilemez ki aşkta. Aşk, kehanete el vermez. Geleceği ön göremezsin onun aynasında.

    İki aşığın -farklılıklarına rağmen- en büyük ortak noktasının ne olduğunu bana sorsalardı, onlara gökyüzünü işaret ederdim. Birbirlerini düşünürken, gökyüzüne bakar âşıklar. Gökyüzüne dökerler içlerindekileri kendi kendilerine kalınca. Bazen ay duyar onları. Bazen güneş. Ama birinden biri mutlaka duyar. Birinden biri, mutlaka âşık kalplerin seslerine köprü olur.

    Ay, âşıkları duyduğunda geçmiş uyanır yüzyıllık uykusundan. Eksik gedik yanların uyanır, en derin isteklerin uyanır, lavlar püskürür, yanardağın uyanır. Işığınla birlikte gölgeli yanların uyanır. Işıkla gölgenin dansı gibidir aşkta, ayla güneşin yer değiştirmesi. Sendeki ay uyanır, gelgitlerin kabarır denizler gibi. Sendeki güneş uyanır, gün ışığı uyandırır seni.

    Her birimizin, ışığa uzanırken aşması gereken karanlıkları var. Yaşamın tohumda yeniden devam edebilmesi için, tohumun girdiği karanlık tüneller var. Yaşam, bir yandan sona eriyor. Bir yandan, kendine yeni bir doğum kanalı buluyor duvarların ötesinde.

    Aşk, bir yandan sona eriyor. Bir yandan kendine yeni bir doğum kanalı buluyor yıkarak duvarları. Kendine ördüğü duvarları…

     

    BEŞİNCİ BÖLÜM: GÜNEŞ BURCU-AY BURCU ( I )

    Elimi sımsıkı tuttuğun gün, Kordon'da çocuklar gibi eğlenmiştik. Güneşli bir öğleden sonraydı. Elimizde sütlü mısırlarla ve pamuk şekerlerle dolaşıp durmuştuk. Kordon’daki fenerin en ucuna kadar gitmiştik. Adını da dünyanın ucundaki fener koymuştuk birlikte.

    O gün, dünyadaki hiçbir tehlikenin değil bana zarar vermek yanımdan bile geçemeyeceğini düşünebilecek kadar güvende hissetmiştim kendimi. Bütün dünyaya meydan okuyabilirdim. Kendimdeki uçuruma meydan okuyabilirdim.

    Kordon’daki o gün gibi, daha nice günler geçirdik. Haksızlık edecek değilim. Ama zaman geçtikçe, daha az tutmaya başladın elimi. Yanımda yürümen bana yetmedi. Kendimce senin bu haline gerekçeler bulmaya çabalayıp durdum. Bir insanın kalbinde, buzun ve ateşin birbirlerini yok etmeden nasıl yaşayabildiğine içten içe şaşırıp durdum.

    Herhalde canının bir kez daha acımasından çekiniyor, sevgisi o kadar yoğun ki göstermesini beceremiyor diye kendimi avuttum. İşe yaramadı. Sen elimi bıraktıkça, ben eksildim. Üstelik umurumda değilmiş gibi yaparak, bir tek seni değil kendimi de kandırdım. Aslında, düpedüz senin beni yeterince sevmediğin sanısına kapılmıştım. Senin için duygularını belli etmemek olağan olabilirdi ama benim için hiç öyle değildi. Ben önemli bir tahlil için doktora gittiğimde, bana sonuçları sormayı unutman benim için sorundu. Projem yarışmaya girdiğinde ve başarılı bulunduğunda, tebrik etmek için beni gecenin bir yarısı en son senin araman bir sorundu Seni bir tek gün görebilmek için yanına geldiğimde, bana otobüs garında bir saniye olsun sarılmaman da bir sorundu ve bir şeylerin değişmesi gerektiğini haber veriyordu bana. Bir şeylerin değişmesi gerektiğinin çok kolay bilincine varan ama o denli kolay eyleme geçemeyen biriyim ben. Hep böyleydim. Nedense, eksikleri görmek yerine hep yaşanmış güzelliklere kayar aklıma. Kıyamam onlara.

    Anılarıma biraz fazla mı bağlıyım?

    Anılarıma yüklediğim anlamları mı büyütüyorum gözümde?

    Yeni anılar kurmaya cesaretim-mecalim mi yok?

    Her biri ya da bu nedenlerin toplamı, benim durumum için bir iddia olarak öne sürülebilir. Kızmam buna. İnsanları olduğu gibi kabul etmeden önce, onları oldukları gibi görebilmek gerekir. Benimse, hayal gücüm gerçekleri kavrama yetime göre fazla hızlı çalışır. Hepsi bu.

    Rüyadan uyandım. “Ben böyleyim ve değişemem.” dediğinde sana içerlemiştim. Haklıydın. Sen böyleydin. Aşkla dokunmuş cümlelerinin bir yerine, dünyanın en acımasız cümlesi sızabilirdi. O incelikli adam, birden dünyanın en vurdumduymaz kör ayvaz adamına dönüşebilirdi. En son söylenmesi gereken şeyi, sana en başta söyleyebilirdi. Dili, zehirli bir iğneye dönüşebilirdi. Böğrünün orta yerine iğnesini batırabilirdi tıpkı bir akrep gibi.

     

    ALTINCI BÖLÜM: GÜNEŞ BURCU-A Y BURCU ( II )

    Bu ele avuca sığmaz yaşama tutkunu hiç kaybetmemeni diledim o gün. Çıplak ayakla dans pistine nasıl da fırlamıştın. İşte, bu benim sevgilim diye geçirmiştim içimden. Sana hiç söylememiştim.

    Senden önce, kendi içinde kilitli kalmış bir tavan arasıydım ben. Anahtarımı kendi ellerimle denize atmıştım. Kimse beni bulmasın diye. Senin yaşama duyduğun o tuhaf bağlılığa, neşene, içinden geleni yapıveren fütursuzluğuna yakalanmadan çok önceydi.

     İçten içe bu yaşama sevincini kıskandım. Hatta biraz abartılı buldum. Nereden buluyordun sanki yaşamda sevilecek bu kadar iyi ve güzel şeyi. Yaşam aynı zamanda acımasız bir yerdir prenses. Sorumluluklarımız vardır bizim, her birimizin. Oyunmuş. Oyun bunun neresinde? Gitmek istesem, annemi bırakıp gidebilir miyim? Kendime yeni bir hayat kurmak istesem, aynı zamanda bir baba olduğum gerçeğine sırtımı dönebilir miyim? Babam öldüğünden beri, geminin iskelet kısmını ayakta tutan gemi direği gibiyim. Herkesin başı sıkışır, ben yetişirim. Kendi işimi gücümü bırakırım, ama mutlaka hazır olur yetişirim.

    Bir gün, bana “Sana çok ihtiyacım var.” demiştin. Ahizenin öbür ucundaki sesin titremişti. Ben de, “Siz kadınlar, böyle cümleleri ne kadar da rahat sarf ediyorsunuz.” diye acımasızca eleştirmiştim seni. “Erkekler için durum farklıdır. Çünkü onların böyle ihtiyaçları yoktur.” diye de ahkâm kesmiştim. Oysa öyle çok ihtiyacım vardı ki sana.

    Bunu sana hiçbir zaman söylememi bekleme Maya. Ben, güçsüzlüğü kabul edemem, ona yenilemem. Kimseden sevgi dilenemem ben anlıyor musun, dilenemem. Senin ne denli zayıf bir adama tutulduğunu bir saniye bile düşünmen mahveder beni. Ben böyleyim ve değişemem. İş yerinde müdürün beni odasından kovduğu gün, günlerce susmamın nedeni de buydu. Bu gurur kırıcı olayı, hazmetmeye çalışmıştım. Karşında, zırıldayan, yıkık bir adam görmene izin mi verseydim yani!

    O tatili uzun zamandır planlıyorduk. Bense, bir türlü parasını denk düşüremiyordum. Evdeki hesabı çarşıya uyduramıyordum. Bu tatili çok istediğini biliyordum. Bunu bile bile ne deseydim sana! Cümleler boğazımda düğümlendikçe sustum. Sustum. Sustum. Ne desem, içi boş bir vaat sanacaktın. Bense sana henüz gerçekleşmemiş büyük vaatler sunmak yerine, hep gerçekleştirebildiğim şeylerle gelebilmek derdindeydim. Ayakları yere sağlam basan sağlam planlardan yana olduğumu senden mi saklayacağım! Senden mi saklanacağım. Hayatta en son istediğim şey bile değildi bu. Değildi Maya…

    Kırık dökük sesinle konuşma benle. Sesindeki cam kırıkları her yerimi kanatıyor. Ne olur biz daha sabret Maya. Biraz daha. İncelikli hareketler, romantik cümleler çok çıkmaz benden. Hayalperest biri de değilim. Ama seni, hayal gücünün sınırlarını zorlayacak kadar çok sevebilirim.

     

    YEDİNCİ BÖLÜM

    Sabır taşı olsa çatlardı. Yakınımdaki herkes böyle söyledi. Bense, nasıl ve neden bekleyip durduğumu çok da didiklemeden senden gelecek bir haber bekledim. Sen, odanın ortasında bir bavulla yaşadın mı hiç. Ben, yaşadım. Aylarca, o çalışma temposuna ve o uykusuzluklara dayanmamı sağlayan sendin budala. Yorgunluktan göz kapaklarım ağırlaştığında, seninle görmek istediğim yerlerin fotoğraflarına baktım ve yüzümde kocaman bir gülümseme ile döndüm ben çalışmama.

    Hani birlikte balık tutacaktık, saatlerce dans edecektik kumsalda, sabaha kadar kayan yıldızları sayacaktık, yemek pişirecektik, kamp ateşinin etrafında bildiğimiz tüm şarkıları avaz avaz söyleyecektik, sabahın ışıltısına ve ufuk çizgisine gözlerimiz hayranlıktan yaşararak uyanacaktık. 

    O bavulu kaç kere açtım ve kaç kere katladım o giysileri, tahmin bile edemezsin sen. Tatili değil, aramızdaki uzaklığı önemsemeye başlamama sen neden oldun. Derin suskunlukların, benim çığlığım oldu. Duymadın.

    Sabır taşı olsa çatlardı. Çatladım. Sen, kapılarını açmak istemediğin sürece birileri kapılarını yumruklasa ne fark eder! Zorla içini açmak diye bir şey yok. Bana içini açsaydın, seni dinlerdim. Senin suskunlukların hakkında tahmin yürütmekten yoruldum. Seni kaybetmemek uğruna, yaşamak istediklerimi sürekli ertelemekten de yoruldum. Yoruldu aşkım. Yoruldum aşkım.  Demek ki, benim gücümün de sınırları varmış. Sınırlarımı bir akrebin kollarında sınadım.

    Bavulumu topladım. Bu bavullar hep böyledir. Nedense, yola ilk çıktığımızda içine koyduklarımızın aynısı dönüş yolunda toparlanırken sığmaz olur bavula. En büyük yanılgımız, bavulun içindekileri başta içine koyduklarımızdan ibaret sanmamız gibi geliyor bana. Yanımıza aldıklarımız ağır geliyor bavula. Ne hikmetse, onlarsız da olmuyor. Her yolculuk, içinde bir başkalaşma ihtimali barındırıyor. Döndüm. Her şey eskisi gibi... Döndüm. Hiçbir şey eskisi gibi olamaz artık.

    Gözlerimin içine bakıp, bana “Mutlu aşk diye bir şey var mı ki?” diye sormuştun. Soruyorum çünkü ben, hiç görmedim de diye de eklemiştin. Mutlu bir aşka inanma isteğini bastıran gölgeler dolaşıyordu yüzünde. Şimdi, bunca zaman sonra o sorunu cevaplayayım Kara Şövalye. Bu ismi de sana ben koymuştum. Mutlu aşk diye bir şey vardır. Aşk, bizi böylesine sarsarak ya da içimizi kanırtarak âşıklarına çok başka bir şey yapar. Onları açmazlarıyla ve tuzaklarıyla yüzleştirir ve o mutluluğa hazırlar. Bu bile, yaşadığımız her aşkı değerli kılmaya yeter de artar. Öyle değil mi?

    Kendine iyi bak. 

    Maya

     

    Devamı [...]

Edebiyat Defteri

  • DERGİCİNİN DİLEMMASI

    Muhammet Erdevir

     

    Modern edebiyatın en vazgeçilmez enstrümanlarının başında şüphesiz edebiyat dergileri geliyor. Bu durum Türk edebiyatı açısından da böyle. 1896’da Tevfik Fikret’in Servetifünun’un başına geçmesiyle başlayan dönemi edebiyat tarihimiz içinde ayrı bir yere koyuyor ve bu dönemi derginin ismiyle “Servetifünun Dönemi” olarak adlandırıyoruz. Dergicilik o günden beri edebiyatımızın belkemiğini oluşturdu. Varlık, Papirüs, Çınaraltı, Kültür Haftası, Hisar, Edebiyat, Sombahar, Kitaplık, Şiir Atı ve yüzlercesi… Türk edebiyatının tarihi, dergiler anlatılmazsa hep eksik kalır.

    Aşağı yukarı 2010'dan beri Türkiye'de edebiyat dergiciliği değişti/değişiyor. Birçok dergi ekibi bunu ya göremedi ya da görse bile doğru okuyamadı. Bu tarih hem bir kuşak belirlemesini işaret ediyor hem de internet ve sosyal medyanın ülkemizde geniş kitlelerle buluştuğu bir döneme tekabül ediyor. İnternet yaygınlaşıncaya kadar genç ve tanınmayan edebiyatçılar açısından iyi bir çevre edinmek ve adını duyurmak için dergiler bulunmaz nimetti. Hatta o kadar ki bazen dergiciler elle yazılmış mektupları büyük bir özveriyle bilgisayara aktarıyor ve adını sanını kimsenin bilmediği insanlara okurla buluşma imkânı sunuyordu. Oysa 2010'dan beri Türkiye'de yaygın bir internet ve sosyal medya kullanma eğilimi var. Artık herkesin kişisel bir bilgisayarı ve her yerde/her zaman ulaşabileceği bir internet bağlantısı var. İnsanlar eserlerini onlarca farklı yolla okurla paylaşabiliyor ve kendi çevresini bu şekilde oluşturabiliyor. Sosyal medya, siteler, gruplar derken akla hayale gelmeyecek yüzlerce farklı araçla okura ulaşmak mümkün.

    Edebiyat dergileri vazgeçilmezdi çünkü çok uzun bir süre dergiler edebiyat açısından okul görevi görmüştü. Bir metni eleştirmek veya düzeltmek nasıl olur, bunu dergilerden öğreniyordu edebiyata hevesli insanlar. Dergilerin yayın kurulları veya yazıhaneleri birer akademi gibi çalışıyordu kimi zaman. Aşağı yukarı on yıldır bu da değişti. İyisi kötüsü bir yana memleketin dört bir yanında yaratıcı yazarlık atölyeleri var. Bu alanda son yıllarda epey kitap ve çalışma da yayımlandı. Online kurslarla edebiyata dair bilgi ve becerinizi zamanınız ölçüsünde artırmanız da mümkün. Burada nitelik sorununu elbette tartışmıyoruz ama insanlara sunulan imkânın büyüklüğünü ve dahası çeşitliliğini bir düşünün! Artık edebiyat ve sanata dair bir şeyler yapmak, geride kendinden bir iz bırakmak isteyen herkesin önünde çok sayıda seçenek var. Yani dergilerin ikinci kritik işlevi de böylece boşa düşmüş oldu.

    Peki, işlevini başka araçlara kaptıran edebiyat dergiciliğinin sonu ne olacak? Dergiciliğin tamamıyla ortadan kalkmayacağını öngörebiliriz. Arif Ay, Edebiyat Ortamı dergisine veda ettiği yazısında uzun yıllar dergicilik yaptığını ama artık dergiciliğin kurumsal çatı altına girmeden yapılamayacağını söylüyor. Ay, veda yazısında eskiden dergilere okurlar sahip çıkardı ama şimdilerde dergiye ürün gönderenler bile dergiyi almıyor, okumuyor minvalinde bir sitemde bulunuyor. Şüphesiz işin mutfağındaki birinin bunları söylemesi çok önemli. Ama ben onun muhtemelen nezaketten ötürü söyleyemediğini söyleyeyim: Bir kurumun çatısı altında dergi çıkarır ve sırtınızı kuruma yaslarsanız belki ekonomik sıkıntı çekmezsiniz ama özgür olamazsınız. Oysa nitelikli dergicilik özgürlük ve bağımsızlık demektir. Hatır gönül yahut paranın gücüyle derginin yayın çizgisine yön verilmemelidir. İçerikle ilgili kararlarda öncelik her zaman edebiyat ve sanat olmalıdır. Aksi olursa, yönlendirme bir kez başlarsa yaptığınız iş yer yer basın bülteni çıkarmanın ötesine geçmez. İşte bu nedenle dergilerin bağımsızlığı önemlidir ve vazgeçilmezdir.

    İnternetin ve sosyal medyanın edebiyat üzerindeki etkilerini edebiyat ve dergicilikle uğraşanların görmesi ve kabul etmesi gerek. Eser üretme ve paylaşmada bu gelişmenin etkisini edebiyatçı/yayıncı/okur üçgenindeki herkes ciddiye almak zorunda. Her şeyden önce teknoloji hem maliyeti düşürüyor hem de işleri hızlandırıyor.  Bunun yanında inanılmaz hatta belki gereğinden fazla bir özgürlük alanı sunuyor paydaşlara. İster istemez niteliği gölgeleyen bu durum her açıdan değerlendirilmeli.

    Bir dergi iyi satarsa 700-800 adet satıyor. Bunun ne kadarının okunduğunu bilmek zor ama yayıncıların sitemlerinden anlaşıldığı kadarıyla ciddi bir okuma oranına ulaşılmadığını söyleyebiliriz. Buna karşın yaklaşık 1.000 takipçili bir Facebook sayfasının gönderisi rahatlıkla 200-300 kişiye ulaşıyor. Kendi halinde bir internet sitesinde paylaşılan bir yazı en azından 250-300 tıklama alıyor. Dergideki yazı ve şiirlerin okunurluğu şüpheliyken internet ortamındaki her bir paylaşımın kaç kişiye ulaştığı izlenebiliyor. Üstelik sayfada geçirilen ortalama süre de izlenebildiği için yazıların ne ölçüde okunduğu da görülebiliyor. Burada şunu bir kez daha söylemek lazım. İnternet söz konusu olduğunda nitelik her zaman tartışılabilir. Ancak dünya değişiyor ve bu değişime bir şekilde uyum sağlamak gerekiyor. Kendimizi, edebiyatı ve kaliteyi koruyarak elbette.

    Dergicilik sona ermeyecek şüphesiz. Ama şekil, işlev, anlam değiştirecek ve kendine yeni bir mecra bulacak. Bu konuda hem dergi çıkaran ekiplerin hem de eser sahiplerinin gelişmelere ayak uydurması şart. Geldiğimiz noktada çoğunun uyum sağladığını söylemek bile mümkün!

    2010’lu yıllar dergileri edebiyatın vazgeçilmezi olmaktan çıkardı gibi görünüyor. Bakalım 2020’lerde neler olacak, bekleyip göreceğiz.

     

    Devamı [...]

Röportaj

  • DURSUN ALİ SAZKAYA: YAZMAK FARKINDA OLMAKTIR

     

    Münevver Saral, Edebiyat Daima için “Farzet ki Dönemedim”, “Geceleyin Bir Yolcu”, “Petersburg’ da Ölüm” kitaplarının yazarı Dursun Ali Sazkaya ile “Farzet ki Dönemedim” hakkında söyleşti.

     

    “Eski havaları çalacak kadar uzun mu parmakların?” Hard Crane, kitabınızın başına alıntıladığınız bu soruyu sanki sırf sizin anlatınız için sormuş. Çocukluğunuzu basamak yapıp atalarınızın yaşamlarına uzanıyorsunuz anlatınızda.  Anılarınızı bu kadar diri tutmanızın sebebi nedir?

    ‘Eski havaları çalacak kadar uzun mu parmakların?’ dizesini okur okumaz çarpıldım. Çünkü bizim yöremizin ana müzik enstrümanı olan tulum da uzun parmakların maharetiyle çalınabiliyor. Burada etkileyici bir tema örtüşmesi söz konusu oldu. Kendi belleğim ile büyüklerimden dinlediğim öyküleri müzikal bir anlatımla birleştirme becerisi tam da bu dizenin sorduğu bir yeterlilik.

    Bir yazarın her şeyden önce bir meselesi olmalı. Hayata, dünyaya, insana ve insanın yeryüzündeki akışına dair. Yazmak farkında olmaktır. Pek çok şeyin detayına nüfuz edebilmek. Tarih sadece savaşlardan ibaret olsaydı sanat var olamazdı. İnsanın gerçek tarihini yani yeryüzündeki mücadelesini yazan şey sanattır. Bunu yazabilmek için tıpkı Hard Crane’ın sorduğu gibi bir maharetle donanmalı yazar. Geçmişin kılcal damarlarına girebilmek, oradan şimdiki zamana duygu aktarımı ve hafıza aktarımı yapmak ancak sanatın baş edebileceği bir çağrıdır. Bu geçmişin ve çocukluğun çağrısıdır. Derin bir nostaljik duygu durumuna, bilişsel yoğunluğa sahip olmakla mümkün olabilir diye düşünüyorum. Yazmak kayıp zamanlara sığınmaktır. Kayıp zamanları ve geçmişi zorlamaktır. Yaşanılan ile hissedilen arasındaki duygusal gerginliği, zihinsel çatışmayı görünür kılma uğraşıdır yazmak.  Özlem ve melankolinin dörtnala koştuğu yakıcı bir yolculuktur. Geçmişle uğraşmak büyüsel zamanlara girmekle mümkün. Olaylar, insanlar, zaman ve mekân bambaşka bir boyuta evrilir bu geriye akışta. Çünkü kaybolan, yitirilen şeylerin kökleri çok derindir. Melankoli bize bu dünyada fani olduğumuzu hatırlatır. Benim yazma serüvenim yakıcı bir özlemin ve elemin artık ruhumu esir almasıyla başlar. Kitaplarım baştan sona geçmişe ağıttır. Bir daha asla geri dönmeyecek olan yerel kültürlere, yavaş ilerleyen zamanlara, doğanın ritmine göre yaşanan hayatlara ağıt yaktığımı söyleyebilirim. Ruhumda, belleğimde derin izler bırakan içinde büyümüş olduğum Laz ve Hemşin kültürünün kendine özgü motifleri artık yok olmanın eşiğinde. Evrensel kültür, modern yaşama biçimleri eskinin yaşamasına izin vermiyor. Ancak gösteri amaçlı folklorik nesne gibi algılanıyor geleneksel yaşam formları. Bir insanın yetiştiği kültür evreni yok olduysa o insan da tehlike altındadır. Metinlerimdeki dirilik buna feryattır. Aslında bir savunmadır diyebilirim.

    Feryat. Belki figan. Gurbete çıktıkları Rusya’dan dönemeyen erkeklerin ve tanrının evlatsız gelinlerinin figanı. Erkek ve kadın ayırmaksızın umuda yolculukları umutsuzluğa çıkaran şey kader midir sizce?

    Yaşanan her yenilgiye, her çaresizliğe “kader” demek bizim pasif bir savunmamızdır. Bunun sebebi geçmişi yüzyıllara sarkan derin ve geniş başarısızlığımızdır. Cioran’ın deyişiyle ‘kader mağlupların terminolojisidir’. Bizim dedelerimiz ekmek parası uğruna on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren tabiri caizse akın akın Rusya’ya gitmişler. Bildikleri tek şey fırıncılıktı. Bırakın Rusça bilmeyi doğru dürüst Türkçe dahi bilmezlerdi. Yoksulluk ve çaresizlik sizi zorlar ve bir yeryüzü macerasına atar. Dedelerimiz Rusya gurbetinde olağanüstü sabır göstererek başarılı olmuşlar. O tarihlerde Rusya’nın bütün büyük şehirlerinde fırınlar ve pastaneler açmışlar, mal mülk sahibi olmuşlar, evlilikler yapmışlar. Hiç bilmediğiniz bir ülkede en seçkin yeme içme mekânlarına sahip olmak saygıdan fazlasını hak ediyor. Benim yaptığım şey bu çalışkan insanlara vefa borcunu ödemek tarihe mal etmektir. Gurbet başlı başına trajik bir sürükleniştir. Gidenlerde ve geride kalanlarda umutlu ve sabırlı bir bekleyiş vardır. Gidenler kadar geride bekleyenlerin de işi zordur. Gidip gelememek, gidenleri bir daha görememek insanda tarifi zor bir duygu havasına hapseder. Anneler, babalar, oğullar, kızlar, gelinler, dedeler, nineler ufuklara bakarak ömür tüketirler. Bu gitme ve kalma duygusu beni derinden etkilemiştir her zaman. Beklemenin, geride kalmanın, uzaklarda yitip gitmelerin hüznü benim metinlerimin ana temasıdır. Tanrının evlatsız gelinleri diye tanımladığım kuma kadınların durumu ise bambaşka bir acının öyküsüdür.

    “Tanrı’nın evlatsız gelinleri”, çok ilgi çekici ve hüznü çağrıştıran bir adlandırma. Gurbeti iliklerine kadar yaşayan erkeklerin Kırımlı kadınları kendi yaşadıklarından daha acı bir yolculuğa sürüklemelerinin nedeni üzerinde düşündünüz mü hiç?

    Yöremizde “Kırımlı Gelin” olarak anılan bu kadınlar dedelerimizin ikinci eşleridir. Aslında çoğu Kırımlı bile değildi. Çoğunlukla Rus, Leh ve diğer Slav halkına mensuptular ancak halkımız denizin karşı kıyısından geldikleri için Kırımlı diye tanımlamayı tercih etti. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı pek çok ülkede derin yoksulluk ve yaralar açmıştır. Bu yıkımdan kaçmak, kurtulmak için bizim dedelerimizle evlenmişler ve yeni bir hayat kurmanın hayaliyle ülkemize gelmişler. Ancak esas trajediyi burada yaşarlar çünkü bekâr sandıkları kocalarının burada evli ve çoluk çocuk sahibi olduklarını öğrenirler. Geri dönmenin de imkânı yoktur. Çaresizce bu yeni ve acı hayata tutunmaya çalışmışlar. Trajedi ve hüzün kaçınılmazdır. Yağmurlu ve engebeli memleketimizin talihsiz gelinleriydiler. Kimi kahrından öldü kimi intihar etti. Burada kabahatli aramaya gerek yoktur zira dünyayı adaletsizlik ve devasızlık yönetir. İnsan bir umut için yola koyulur. Herkes düştüğü cehennemden kaçmanın derdindedir. Onlar da kendi ülkelerinin dayanılmaz koşullarından kaçmak için böyle bir maceraya atılmışlar.

    Yağmurlu ve engebeli memleketim diyorsunuz. Hikâyeleştirdiğiniz hemen her anınızda dinmek bilmeyen yağmurlar var. Öyle ki ıslanmamak için gürgen ağacının kovuğuna girip oradan seyrettim yağmuru, Lazca türküler eşliğinde yaylalara doğru yol alan neneleri, dedeleri, çocukları, inekleri… Ta ki bir sis inip her şeyi görünmez kılıncaya değin. Hayat hep göç içinde göçten ibaret Kaçkar Dağının eteklerinde. Bir başka coğrafyada yaşasaydınız bu denli anlatabilir miydiniz göçün hikâyesini?

    Bizim oralarda verimli ve düz arazilerden söz edemeyiz. Çay ve geçimlik mısır tarımından başkaca bir geçim kaynağı yoktu. Köyler oldukça engebelidir. İneklerinizi çayırlıklara salacak kadar düz değildir. Vadilerimiz de oldukça dardır. Bu olumsuz coğrafyanın getirmiş olduğu bir döngüdür sürekli göç etmeler. Baharda köyden mezraya, oradan aşağı yaylaya oradan büyük yaylaya ve sonbaharda bunun tam tersi bir devinim. Çünkü yıl boyunca bir yerde kalınarak geçim sağlanamıyor zira arazi dar ve hayvanlar doymuyor. Bu lokal göç kendine özgü bir müzik ve gelenek yarattı. Benim gözümde müzikal bir değeri var. Anlatılarımda bu göç temasının şiirsel ve müzikal oluşu belleğimde yer etmiş derin ezgilerin ürünüdür. Bir toplumda dedeler ve ninelerle büyüyen torunlar varsa orada müzikal bir yaşam vardır bana göre. Sis ve yağmur edebiyat için duyusal bütünleyici bir faktör. Sanatın her türlüsü yağmurun çok yağdığı memleketlerde aşırı gelişme olanağı bulur. Çünkü sis ve yağmur melankoliyi üstümüze salar. Güneşli masmavi havalarda insan niye kederlensin, melankolik olsun ki. Nostalji de barınamaz o berraklıkta. Nostaljinin puslu ortamlara ihtiyacı var. Ben böyle düşünüyorum. Sanat düş ortamıdır çünkü.

    İki asırlık ahşap evin eski zaman kapısının kilidini çevirerek düşlere daldırıyorsunuz bizi Güz Gazeli’nde. Hayat boyu derlediği çiçekleri koynunda ander kalan Hemşinli Münevver Hala’nın kapı aralığında daldığı düşlere. Karın soğuğuna eşlik eden ölümün kol gezdiği konakta, “Hayat dediğin efendi, bir kuşluk vakti” diyor Münevver Hala. Hepsi bu. Hepsi bu mu gerçekten? Ölüm tam da bir kuşluk vaktinde mi çalıyor kapımızı?

    Ölüm olgusu sanatın en temel konularından biridir. Yeryüzü maceramızın beklenmedik bir şekilde son bulacağını bilerek yaşamanın insanda yarattığı kaygıya bir anlam yükleme gayreti en çok sanatta karşılık bulur. Belki de dinden daha fazla bu meseleye bu son duruma odaklanarak ölümün acıtıcı sert şiddetinden yumuşak bir şiddete dönüştürme ve buna kendimizi hazırlama çabası. İnsanın ölümü kabullenmesinin iç anlamı aslında potansiyel bir ceset olarak yaşamayı sürdürdüğümüz gerçeğidir. Bunu biliriz ve bu kaygının baskısıyla yaşamaya asılırız. Bu açıdan ben de ölüm ve ölümlülük problemine fazlasıyla kulak kesilirim. Okurlarımın bir kısmı ölümü romantikleştirdiğimi söyler. Evet, bir tarafıyla doğrudur çünkü ben hep iyi insanların güzel ölümlerini yazıyorum. Bunda duygusal bir ilahiyat gördüğüm içindir. Güz Gazeli’ni babaannem için yazdım. Ömrünü torunlarının kokusuyla bezeyen bu yaşlı kadına bir nebze de olsa hakkını vermek istedim. Fedakâr insanların hayatımızdan, bu dünyadan ebediyen ayrılışlarının kalıcı biryanı olsun istedim. Bu dünyada bıraktıkları izleri olsun istedim. Öbür türlüsü çok acı olurdu benim için. Torunları için onca yoksunluğa rağmen her türlü fedakârlığı yapan ninelerin dedelerin arkasında duygusal bir ezgi olsun. Zamanın uçsuz bucaksız cümlesinde bizler bir virgül bile değiliz. Hayat acı bir süreçtir duygusal insan için. Duyarlı olanların algılayabileceği bir acı. Herkes için geçerli değildir. Gerçekçi ve aslında sağlıklı insanlar için hayat bir mücadele ve savaş alanıdır. Ben bu tür insanlarla pek ilgilenmiyorum. Gerçek bir ruhu olanlarla ilgilendiğimden olsa gerek onlarda hep bir yeryüzünde varolmanın acısını gördüm. Hayat bir kuşluk vakti kadar kısa gelir yine de insana. Çünkü hep iyi bir şeyler umarız. Böyle bitemez hep yoksunluklarla yaşamak için gelmiş olamayız bu dünyaya diye ümit taşırız içimizde. Ama evrenin saati böyle işlemez. Hep beklenti içinde yaşıyor olmak aslında gerçek olmayan bir şeyin içinde yaşamaktır. Biz daha vakit erken diye düşündüğümüz bir anda her şey biter. Ölüm insanın tek gerçek edimidir.

    Yeryüzünde var olmanın acısı. Emil Michel Cioran’ ı hatırlattı bu tanımınız. Kitabınızda da sık sık sözünü ediyorsunuz Cioran’ ın. Sanat tam da bu acıdan mı besleniyor? 

    Sanat bir teselli aracıdır. Acılara karşı, korkuya karşı bir yumuşatıcıdır. Bu yönüyle her zaman kaygı ve acıyla iç içe olmak zorundadır. Mutlu ve dünya ile barışık insanların gerçek sanatla ilişkileri yüzeyseldir. Çünkü gerçek sanat onları ürkütebilir. Keyiflerini kaçırabilir. Acı ve hastalık, kaygı insanoğlunun en yoğun faaliyetidir. Buna katlanabilmek için fonksiyonel ve pragmatist yaklaşmak pozitif bilimin uğraşıdır. Keser, biçer, tedavi etmeye çalışır ama insan sadece biyolojiden ibaret değildir. Hasta yatağının, ölüm döşeğinin kendine özgü kozmik bir tarafı var. Hiç kimse doktor dâhil, en yakınlarımız dahil o dünyaya giremez. Ölüm döşeğinde yatmak ile bir yakını olarak o döşeğe ilişmek arasında kocaman bir evren farkı var. Şarkılar, türküler, tiyatro, sinema, şiir, heykel gibi sanatın pek çok dalında ortaya konulan ölümsüz eserler hep ölüm, acı ve kaygı temalıdır. Ruhu gevşetme yöntemidir bu eserler. Kaygı, korku ve acı yoksa bence sanat da yoktur.

    Narayan’ ın, “Nerede bir çocukluk varsa orada altın bir çağ vardır”  sözünü alıntılıyorsunuz kitabınızda. Sizin deyiminizle, artık geri dönüşü mümkün olmayan altın sarısı günlerin yaşandığı o büyülü çağdan sesleniyorsunuz bize kitap boyunca. Çocukluğu bunca önemli kılan nedir sizce?

    Sorumsuzca yaşanan günlerin çocuksu coşkusu. Yağmurun, güneşin, rüzgârın harmanladığı tatlı bir festival. Evet, kimi zaman düşeriz, dizimiz yaralanır, burnumuz kanar ama coşkumuz devam eder. Çünkü hayatın ağır soruları bizi henüz tahtaya kaldırmamıştır. Henüz sınanma tahtasında boyumuzun ölçüsünü kimse almamıştır. Dünya güzel rüyalarla, hayallerle bizi bekliyordur. Beklenti içinde olmak hayali bir dünyada yaşamaktır bu da insanı mutlu eder. Çocukluğun en güzel tarafı ümitvar olmaktır. Zaman ilerledikçe, dünyanın iç kabuğunu keşfettikçe, insan denen o tuhaf varlığa yavaş yavaş evrildikçe bozulmaya başlarız. Çocukluk artık geride kalmıştır ve kötülüğün potansiyeline doğru yol almaktayızdır. Artık çocukluğumuzun bahçesinden kovulmuşuzdur. Yeryüzü tarlasında tarih boyunca işlenen kötülük eylemlerine yaklaşmışızdır. Kötülüğün milyonlarca tonu vardır, katil olmaya gerek yok illaki. Yavaş yavaş insanoğlunun tarihsel tecrübesine yani kötülüğe alışma karakterine girmekteyizdir. Çocukluğa vedadır bu.

    Doğanın kucağından seslendiniz bize hep. Sizin deyiminizle Saklı Vadi’nin yüreğinden. Taze çimenlerin, rengârenk çiçeklerin ortasından,  tuluma eşlik eden sabida siya naralarının coşkusuyla kimi. “Ah eski zamanlar, coşkulu, ahenkli günler ne güzeldi” diyorsunuz.  Şu içinde yaşadığımız zaman coşkun değil mi sizce?

    Modern yeni hayat kronolojinin ritmine göre şekillenir. Zamanın taşıma kapasitesi o kadar artmış ki,, olaylar ve yeni olgular, yeni üretim araçları o kadar üstümüze abanmış ki insan bu yeni zamanın altında kalıyor. Başımızı kaşıyacak zamanımız kalmadı. Herkes her şeye doğru koşuyor. Hız aygıtları arttıkça sanki her şeye kolay yetişeceğiz beklentisine sahiptik. Oysa tam tersine oldu. Hızımız arttıkça yapacağımız işler, gideceğimiz menziller artmış sonsuz devinim okyanusunda bulmuşuz kendimizi. Hızdan kazandığımızı uzattığımız menzillere yatırdık. Bu haz ve hız döngüsü yoğun ilişkilerin getirdiği kronik yorgunluğa sürükledi bizi. İnsan artık hiç rahat değil ve durmaksızın dikkatli ve yoğun performans sergileme yetileriyle donatmak zorunda kendini. Hızını ve performansını kaybeden ıskarta olur. Geleneksel ekonomi ve yaşam koşullarında zaman şimdiki gibi acımasız değildi. Aheste aheste akardı olaylar. Olay ve durum azlığı zamanın şiddetini alır, yumuşatır. Şimdiki zaman yıpratıcı, ufaltıcı bir coşku içeriyor. Mekaniğin coşkusu. Yüreğin, ruhun coşkusu değil bu.

    Ama işte mekaniğin coşkusuna teslim olduk hepimiz. Şimdi orada, Saklı Vadi’de zaman hala aheste aheste akmakta. Geri dönsek, haklı bir gururla bir başına doğaya direnen o taş konakları çocuklarımızın sesleriyle yeniden şenlendirsek zamanın ahesteliğine karışabilir miyiz yine? Coşkulu, ahenkli, güzel günleri bizi bekliyor olarak bulabilir miyiz? 

    Eski dünya bütünüyle geride kaldı. Çocukluğumuzun geçtiği yerlere geri dönmenin trajik bir yönü olabilir. Çünkü zaman her şeyi dönüştürmüştür. Eski yaşam eski insan eski mekân boyut değiştirmiş başka bir evreye dönüşmüş yeni zamana teslim olmuştur. Evler, yapılar, patika yollar ve hatta bahçeler bile dönüşüme değişime uğradı. Zaman köylerde ve yaylalarda artık eskisi gibi aheste aheste akmıyor. Eskiden biz yaylaya tam sekiz saatlik bir yürüyüşle çıkardık. Şimdi araçla iki saatte ordayız ve yol boyunca her şeyin üstünden hızla akıp gidiyoruz. Oysa patikada yürüyüşün uzun bir öyküsü vardı. Yavaşlığın, yorgunluğun, doğanın iç içe geçtiği büyülü bir serüvendi. Şimdi hızla akıp duruyoruz. Ama yine de çocukluğumun memleketine sık sık gidiyorum ve çocuklarımı da götürüyorum. Bir aidiyetleri olsun istiyorum. Çünkü bir memleketleri olsun istiyorum. Şehirdeki bir apartman dairesi bizi bir memleket sahibi yapmaz. Ata ocağı kavramını önemsiyorum. Ben evrenselim diyen insan kimliksizdir bana göre. Bilmiyorum belki geçmişi fazla zorluyorum belki gereksiz bir inatlaşmaya giriyorum modern zamanla fakat bu benim mücadelem. Dönebileceğimiz, sığınabileceğimiz, koynunda ölebileceğimiz bir köşemiz varsa bir kimliğimiz var demektir.

    Kaçkar Dağlarımız var sığınabileceğimiz.  Her daim başı karlı, sisli ve yüce. Dursun Ali Sazkaya çok teşekkür ederim.

    Devamı [...]

Kitaplıktan

  • BAŞKALDIRI VE ÇÖMLEKLER: MODERN ZAMANA BOYUN EĞMEYEN YAŞLI ÇÖMLEKÇİNİN ÖYKÜSÜ

    Uğur Karabürk

     

    ‘‘Platon’un Mağarası çok yakında açılıyor. Dünyada eşi benzeri olmayan bu olayda şimdiden yerinizi ayırtın.’’

    Mağara, José Saramago

     

    Cipriano Algor, kızı ve damadıyla beraber yaşayan, altmış yaşını devirmiş bir çömlekçidir. Dışarıdan bakıldığında sessiz, sakin ve kendi halinde bir yaşantısı vardır. Fakat bir gün çömleklerini sattığı ve ‘‘Merkez’’ denilen yer ile ilgili sorunlar yaşar. Çünkü artık kaliteli kilden yapılmış tabak çanağın yerini daha hafif ve maliyeti nispeten daha ucuz plastikler almıştır. Tabii ki bu çömlekçi adına büyük bir yaşam sorunudur.

    Portekizli José Saramago Platon’un “mağara” alegorisine göndermeler yaptığı bu eserinde, günümüz dünyasının yükselen trendleri olan tüketimi ve steril yaşam mekanlarını sıcak bir ailenin ayakta kalmaya çalışmasıyla açıkça eleştirir. Mağara eserinde; ‘‘Kent içinde Kent,’’ diye nitelendirdiği ‘‘Merkez’’ devasa reklamların bulunduğu, hapishaneyi andıran kapalı dairelerin olduğu kaotik bir yapının bütünüdür. Cipriano Algor bir yandan geleceğini kara kara düşünürken öte yandan da “Merkez”e karşı kendince bir başkaldırıya geçer. Eğer çömlekler artık satılmıyorsa minik heykelcikler belki onun yerini alır diye elinden geldiğinde roman boyunca çırpınır durur. Zekasıyla bir kitaptan bulduğu altı çeşit heykelciği kendi atölyesinde işlemeye başlar. Heykelcikler; sakallı bir Asurlu, hemşire, Eskimo, Mandarin, soytarı ve bir palyaçodan ibarettir. Hemen hepsi dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan insanları yansıtır.  Üretken yaşamı sembolize eden yaşlı çömlekçi Cipriano Algor bu başkaldırı da bir köpeğin de desteğini alır. Okuyucular sık sık köpeğin düşüncelerini okuyarak olaylara bağlı kalır ve bu köpek aynı zamanda ölen eşin bir tamamlayıcısı gibidir. Okurken hiç bitmesin diyeceğiniz duygusal baba-kız paragrafları, aile bağlarının nasıl olması gerektiğini de bizlere değişik motiflerle sunar. Yer yer Portekiz’in pek güvenlikli olmayan arka sokaklarındaki hırsızlara göndermeler yapılır. Dil ustalığıyla bilinen Nobel ödüllü yazar, hayvanların artık modern zamanda giderek azaldığını da bizlere hatırlatmaktan geri kalmaz. Böylece buna benzer göndermelerin bulunduğu Mağara eseri çok katmanlı bir yapıdan oluşur.

    Bizler modern zamanlarda tıpkı Platon’un mağarasındaki insanlar gibi sadece duvara yansıyan gölgeleri gerçek zannediyor ve gerçekliğin özünden giderek uzaklaşıyoruz. Eseri okurken ‘‘Tüketilen şeyler bir gölgeden ibaret değil de nedir?’’ diye bir soruyla karşı karşıya kalıyoruz. Mağara'da bir de insanoğlunun topraktan yaratılışını benzetmeler vardır. Çömlekçi Algor önce hamur gibi yoğurduğu kile şekil verir daha sonra atölyesindeki fırına atarak onu pişirir ve en sonunda detayları vermek için heykelciklerin sağına soluğuna doğru üfler, tıpkı yaratıcının topraktan yarattı insanın göğsüne üflediği gibi…

    Basit gibi duran bir durumu sempatik karakterleriyle bezeyerek hayranlık uyandırabilecek felsefi bir alegoriye dönüştüren Saramago’nun Mağara romanını okumadan geçmeyin. 

    ‘‘Proust’ta olduğu gibi, Saramago’nun cümlelerinden birinin içine çekilmek de bir dolambaçtan biçim alan bir dünyaya çekilmektir.’’ The New York Times

    Devamı [...]

Divanlardan

  • FUZULİ’DEN BİR SEVDA VE ISTIRAP GAZELİ

    Hazırlayan: Faik Muharrem

     

    Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı
    Felekler yandı âhımdan murâdım şem'i yanmaz mı

    Kamu bîmârına cânân deva-yı derd eder ihsan
    Niçün kılmaz bana derman beni bîmar sanmaz mı

    Şeb-i hicran yanar cânım döker kan çeşm-i giryânım
    Uyarır halkı efgânım kara bahtım uyanmaz mı

    Gül-i ruhsârına karşu gözümden kanlu akar su
    Habîbim fasl-ı güldür bu akar sular bulanmaz mı

    Gâmım pinhan tutardım ben dedîler yâre kıl rûşen
    Desem ol bî-vefâ bilmem inanır mı inanmaz mı

    Değildim ben sana mâil sen ettin aklımı zâil
    Beni tan eyleyen gafîl seni görgeç utanmaz mı

    Fuzûlî rind-i şeydâdır hemîşe halka rüsvâdır
    Sorun kim bu ne sevdâdır bu sevdâdan usanmaz mı

    GÜNÜMÜZ TÜRKÇESİ VE YORUMU

    1. O yar, beni candan usandırdı, cefadan hiç usanmaz mı? Çektiğim ahlardan gökyüzünün katları bile tutuştu, dilek mumum yanmaz mı?

    Divan şiirinde sevgili güzelliği kadar vefasızlığıyla da öne çıkar. Çünkü asla aşığa yüz vermez, onun acılarına aldırmaz. Âşık, ne kadar dertli olursa olsun sevgilinin nazarında çektiği acıların hiçbir ehemmiyeti yoktur. O, canından usanacak kadar çok sevse de sevgili için çektikleri bir hiç hükmündedir. Aşığın ıstırabı gelip geçici ve ehemmiyetsiz acılardan ibarettir sevgili için.

    Aşığın gönlü acılardan dolayı öyle yanar öyle yanar ki ah ettikçe ağzından adeta alevler çıkar. O alevler o kadar yükseğe ulaşır ki feleğin tüm katlarını ateşe verir. Divan şiiri anlayışından gökyüzü dokuz katlı olarak tasvir edilir. Aşığın derinden gelen ahları, feleğin en alttan en üste tüm katlarını tutuşturacak bir yangına sebep olur. Burada günbatımında ufkun kızarmasına da gönderme yapılır. Akşam oldu mu artık sevgiliyi görme ümidi yoktur. Herkes evine çekilmiş, kapılar pencereler kapatılmıştır. Âşık, sevgilisini azıcık da olsa göremeyecek olmanın üzüntüsüyle daha derinden ah çeker, bu ah gökyüzünü tutuşturur ve günbatımındaki kızıllık oluşur. Fakat gökleri tutuşturan bu ateş murat mumunu yakmaz. Bilindiği gibi türbelerde dilek dilemek için adak mumları yakılır. İnsanlar bu mumu yaktıktan sonra dileklerinin kabulü için dua ederler. İşte her yeri yakıp tutuşturan o ahlar, murat mumunu yakmaya yetmez nedense. Bu yüzden de aşığın sevgiliye kavuşmak için ettiği dualar bir türlü kabul olmaz.

    2. O sevgili, tüm hastalara derman dağıtır. Bana neden derman olmaz, beni hasta ve çaresiz görmez mi?

    Sevgili, Mesih’in mucizesine sahiptir. Onun sözleri, bakışı, öpüşü, dudakları çaresiz hastalara bir dermandır. Onları iyileştirir, hayata döndürür. Fakat sevgili aynı zamanda vefasızdır. Herkese sıhhat dağıtırken aşığın gönlünü yaralamak, ona eziyet çektirmek için aşığa derman vermez. Güzel birkaç çift söylemediği gibi bakışlarını bile kaçırır ondan. Çünkü aşığın aşkına inanmamaktadır. Burada ikinci dizedeki vurgunun sebebi de budur: “…beni bîmar sanmaz mı”  Sanmaz, inanmaz. Aşığın aşkının onun nazarında bir kıymeti yoktur, içten içe yanması da acı çekmesi de önemsizdir. Zira sevgili vefasız olduğu kadar umursamazdır da.

    3. Bu ayrılık gecesinde canım yanar, gözlerimden kanlı yaşlar dökülür. İnleyişim herkesi uyandırır da kara bahtımı uyandırmaz mı?

    Âşık, aşk derdinden dolayı sürekli yaralı ve hasta bir haldedir. Geceleri ayrılık acısı, hasret ve çaresizlik katmerlenir. Ahları, inleyişleri artar aşığın. Daha derinden, daha içli yakarır. Onun iniltileri, yakarışı, ağlaması, feryat figan etmesi tüm mahalleyi ayağa kaldırır ama talihini uyandırmaz. Kara bahtı başından gitmez, talihi bir türlü açılmaz. Esasında onun derdi bu feryatları sevgilinin duymasıdır. Herkesin duyduğu o ahları sevgili duymaz kesinlikle. Duysa da duymazdan gelir, neredeyse keyif alır aşığın çektiği acıdan.

    4. Yanağındaki güle karşı gözümden kanlı yaşlar akar. Sevgilim, gül mevsimindeyiz, (bahardayız) bu mevsimde akarsular bulanık akmaz mı?

    Divan şiirinde çok klasik bir mazmundur sevgilinin yanağının güle benzetilmesi. O gülü görünce aşığın gözünden kanlı yaşlar boşanır. O gülün kırmızılığı biraz da aşığın gözünden akan kanlı gözyaşları iledir. O sular gidip o gülü ve ait olduğu gül bahçesini besler. Böylece burada hoş bir görüntü de oluşturur şair: Baharda akarsular bulanık ve coşkun akar. Gözünden akan yaşların suları bulandırdığını, suların bu yüzden bulanık aktığını söyleyerek zarif bir mübalağa yapıyor.

    5. Ben gamımı, acılarımı gizli tutuyordum. Bana “Git yârine açıl!” dediler. Gidip desem o vefasız sevgili bana inanır mı inanmaz mı?

    Aşkın en kıymetli tarafı gizli olması, belki sevgiliden bile saklanmasıdır. Oysa çevre, aşığa baskı yapar git açıkla diye. Eğer âşık sabırsız davranır ve aşkını aceleyle ilan ederse büyük bir sırrı faş etmiş, ortalığa düşürmüş olur. Üstelik sevgili, alaycı tavrından dolayı bu ilan-ı aşkı küçümser, muhtemelen inanmaz.

    6. Ben sana düşkün değildim. Seni görünce aklımı yitirdim. Bu halimden dolayı beni kınayanlar seni gördükçe utanmazlar mı?

    Âşık, her zaman sevgiliye düşkün değildi. Hayatının bir dönemecinde onu gördü, tanıdı, sevdi. Aşk derdine düşünce akli melekeleri zorlandı, tıkandı. Aklını yitirmeye yakın bir çılgınlık haline düştü. Çılgınlığı yüzünden onu tanıyan herkes kınamaya başladı. İşte burada âşık bu gerçeği vurguluyor: Ben seni tanıdıktan sonra aklımı yitirecek oldum ve herkesçe kınandım. Oysa senin güzelliğini görenler hakkımda dedikleri kötü sözler için utanmıyor mu? Senin güzelliğin elbette aklımı başımdan alır, seni gören biri nasıl sağlıklı kalabilir?

    7. Fuzuli, aşkından ötürü çılgın biri rinddir. Hem de bu halinden dolayı halka rezil rüsva olmuştur. Hele bir sorun ona, bu sevdadan usanır mı usanmaz mı?

    Rind, iyilik ve kötülüğü, neşeyi ve hüznü birbirine denk gören kişidir. Onun nazarında dünyaya dair her şey aynı ölçüde değersizdir. Rindlik bir nevi bohemliktir. Dünyaya pul kadar kıymet vermez bir rind. Fuzuli, burada kendisinin çılgın bir rind olduğunu söylüyor. Çılgınlığın sebebi olsa olsa dünyayı önemsememekte gösterdiği dirayetinden ötürüdür. Dünyayı böylesine elinin tersiyle itmiş olması onu halkın gözünde rezil rüsva duruma düşürmüştür. Bunca aşağılanmaya, rezil rüsva oluşa rağmen âşık, aşkından vazgeçecek değildir. Çünkü aşk onun için bir armağan, bir lütuftur. Bu ilahi hediye, insanların kem bakışları için terk edilemez. Sevda, eziyet çekiyorum diye vazgeçilir bir şey değildir. Âşık, aşkından ne olursa olsun vazgeçmeyecektir.

     

    Devamı [...]

Haberler

  • SİTEMİZ YAZARLARINDAN KÜRŞAT YOZCU’NUN SON ROMANI

    “VE TANRI DELİLERİ YARATTI” BÜYÜK İLGİ GÖRÜYOR

    Edebiyat Daima’nın yazarlarından Kürşat Yozcu’nun son romanı “Ve Tanrı Delileri Yarattı” çıktığı andan itibaren büyük bir ilgi gördü. Kısa sürede yurdun her köşesinde geniş bir okur kitlesine ulaşan eser, okurun beğenisini kazandı. Öyle ki ilk baskının tükenmek üzere olduğu, kitabın ikinci baskısının beklendiği konuşuluyor.

    Kürşat Yozcu, tabiri caizse derdi olan bir romancı. Romanın yazılma amaçları arasında dil, üslup, edebiyat; sanat ve sanatkârın durması gereken yer gibi sorunlar olduğunu ifade ediyor. Roman boyunca yazar birçok konuyu tartışmaya açıyor, özellikle dil ile kültürün yaşayan birer organizma olduğu, dilini kaybeden bir milletin kültürünü de kaybedeceği tezleri üzerinde duruyor. Toplumun farklı kesimlerinden, zıt karakterli insanların roman boyunca çözüm aradığı “Kimin deli, kimin akıllı” olduğu sorusu kurmaca dünya ile yaşanan gerçekler arasında bağ kuruyor.

    Roman sanatının sadece kurgudan ibaret olmadığını, içinde fikrî, edebî ve hissî derinliğin mutlaka barındırılması gerektiğini savunan Kürşat Yozcu; “Ve Tanrı Delileri Yarattı” romanıyla görüşlerini bir roman pratiği içinde okura sunmaktadır. Yozcu’ya göre üslubu olmayan ve dil kaygısı barındırmayan kalemler bir gün mutlaka yok olacaktır. Yazar, bu yüzden de dilde meydana gelen tahribatın önünün mutlaka alınması gerektiğini vurgulamaktadır. Yazara göre dil bir milletin hem savunma hem de taarruz silahıdır. Ayrıca münevverleri bile bir araya gelemeyen bir toplumda ortak aklın işlemesi imkânsızdır. Romanda hakiki manada münevver diyebileceğimiz insanların kendi kabuğuna nasıl çekilmek zorunda kaldıkları da işlenmiştir. Siyasetin ve ideolojilerin kalıplarına sığmayan bu konu, yine siyasete ve ideolojilere bulaştırılmadan işlenmiştir.

    Eserin en kritik noktasını yine roman kahramanları üzerinden ifade edelim. Romanda Arda adında genç soruyor:

     - Bu Yakup, biraz deli galiba?

    Münir’in cevabı aslında bu romanın ve yazarının derdini ortaya koyan bir fotoğraf karesi gibidir:

     - Deli!.. Kim, kime göre deli? Delinin tarifi yapıldı mı ki?

    Post Yayınevi etiketiyle okurla buluşan romanın tanıtım metninde ise şunlar yazıyor:

    “Okyanuslar kadar derindir yüreğin. Çocukların ellerinden öp ki kıyılarına tebessüm vursun. Karanlığın mehtabında sevgiliye giden, gülden yollar aç. Gül kokulu azıklarla besle dalgalarını. Dalgalar: ‘aşk’ diye koksun. Ve işte göreceksin o vakit, nasıl da oynaşıyor gümüş kanatlı balıklar semalarda… Dizelerin gül yapraklarına dönüşüp değsin yanaklarıma. Bir nefes ver ne olur, şiiri olmayan yarınlarıma! Ve her şair biraz deliydi. Ve iyi ki “Tanrı Delileri Yarattı””

    Devamı [...]

Sinema

  • HALK KÜLTÜRÜNÜN TÜRK SİNEMASINA YANSIMASI

    Birgül Yangın Aslanoğlu

     

    Sinema, teknik bir buluştur ve mekanik bir eğlencedir. Kolaylıkla bir ülkeye yerleşebilir ve seyirci topluluğuna çabucak seslenip, onları etkiler. Türk sinemasının da kendine has üslûbu, Türk seyircisini etkilemiştir. Filmlerdeki bazı temalar bilinçli ya da bilinçsiz, Türk halk kültürünü yansıtan unsurlar taşımaktadır.

    Sinema, görselliğin insanoğluna güzel yansımalarından biridir. İnsanlar içinde olay olan bir görüntüyü ilgiyle izler. Çünkü insanoğlunun mayasında merak, çevresini izleme, olayları takip etme duygusu vardır. Gerçek bir olayı veya canlandırılmış bir yaşam öyküsünü izlemek her zaman bizlere zevk vermiştir. Sinema, belki de insanoğlunun bu ihtiyacını gidermek amacıyla ortaya çıkmıştır.

    Türk sinemasına baktığımızda, halk edebiyatının türleri açısından incelendiğinde karşımıza pek çok zenginlik çıkmaktadır. Masal, halk hikâyesi, türkü, mâni, ağıt, efsane, destan, atasözü, deyim gibi halk edebiyatı türleri, geleneksel yapı içeren filmlerde çok fazla yer almaktadır.

    Türk filmi elbette ki Türk insanını anlatacak, onların geleneksel yapısına, kültürel öğelerine yer verecek. Kültürümüzün zenginlikleri ister istemez sinemamıza yansımıştır. Türk insanı da atasözü veya deyim kullanmadan konuşamaz, türkü söylemeden yapamaz, çocuklarını ninni ve masallarla büyütür, acısını ağıtlarla dile getirir. Düğününden cenazesine inanç yapısına uygun geleneksel esaslarını uygular. Bu nedenle Türk filmleri, folklor açısından önemli kaynaklardır.

    Türk filmlerinin bazen ismi bazen içeriğiyle halk kültürünü yansıtır niteliktedir. Bir filmde birden fazla halk edebiyatı motifine rastlamak da mümkündür. “Geleneksel yazılı metinlerde, kitle iletişim araçları için görsel ya da işitsel hale getirilmekte, çok sayıda alıcısı olan gündelik tüketim malzemelerine dönüştürülmektedirler. Destanlardan çağdaş edebî metinlere, halk hikâyelerinden efsanelere kadar bütün kültürel verimler, sinema, televizyon ve radyo tarafından tüketilmektedir. Anlatmanın yerini gösterme, okumanın yerini seyretme almıştır.” (Demir, 2015: 14)

    Günümüzde, görsel dünyanın gücünü görmezlikten gelemeyiz. Görsel dünyanın insanları en çok etkileyen unsurlarından birisidir sinema. Türk sinemasında bilinçli olarak hazırlanan senaryolarla, Türk kültürü, nesillere çok iyi tanıtılabilir. Kuşaktan kuşağa aktarmaya çalıştığımız kültürel öğelerimiz gün geçtikçe kaybolmaya başlamıştır. Eğer sinemanın gücünden yeterince faydalanırsak kültürel öğelerimizi gelecek nesillere benimsetebiliriz.
     

    Türk sineması çok sağlam bir yapılanmaya sahip olmasa da bazı filmlerde, yeni nesilleri aydınlatacak pek çok halk bilimi ve halk edebiyatı unsuru vardır. Faruk Nafiz Çamlıbel, “Sanat” adlı şiirinde“Bizim diyarımız da bin bir baharı saklar.” der. Şiirin son dörtlüğünde de  “Başka sanat bilmeyiz karşımızda dururken / Yazılmamış bir destan gibi Anadolu’muz.” demektedir. Anadolu toprakları, çok köklü bir kültür mirası bırakmıştır bizlere. Hangi köşeye adımımızı atsak müthiş bir zenginlikle karşı karşıya kalırız. Giyimiyle, müziğiyle, halk oyunlarıyla, düğünleriyle, cenazeleriyle, yemekleriyle, edebiyatıyla bir bütündür Anadolu. Bu mirası elbette yaşayarak yaşatabiliriz. Sinemanın gelecek nesillere geçmişini öğretme gibi bir misyonu da vardır. Zira kültürel mirasımızın en güçlü taşıyıcılarındandır sinema. Gelecek nesillere bırakacağımız bir nevi külliyattır. Yitip gitmiş gelenek ve göreneklerimizin bir dönem nasıl yaşadığının görsel delilleridir.
     

    Dilerim ki bir gün, tarihimizden, edebiyatımızdan aldığımız mirası daha büyük bir gururla sinemamıza yansıtırız. Çocuklarımızı Yunus Emre, Dede Korkut ve Köroğlu ile buluştururuz. Sinemanın gücünü küçümseyemeyiz. Sinema, edebiyat, tiyatro ve resim sanat dallarının mirasçısı olarak içerisinde pek çok sanat dalının izlerini barındırarak teknolojiden aldığı güçle insanları büyülü dünyasında sürüklemeye devam edecektir. Ama unutmayalım ki küçümsenemeyecek bir gerçek de köklü kültür mirasımızdır. Damarlarımıza, aldığımız her nefese işlemiş bir miras.

                  

    KAYNAKÇA

    DEMİR Asuman, Halk Hikâyelerinin Sinemaya Uyarlanması Bitirme Tezi, Erzurum, 2015.

    DİLÇİN Cem, Örneklerle Türk Şiir Bilgisi, Ankara, 1992.

    HAKAN Fikret, Türk Sinema Tarihi, İstanbul, 2016.

    ASLANOĞLU Birgül,41 Türk Sineması’nda Folklor İzleri, Konya, 2018

    Devamı [...]