Derdimiz Ne?

  • EDEBİYATDAİMA’NIN ÖYKÜSÜ

    Şüphesiz her okur nitelikli metinlerle karşılaşmak ister. Edebiyat ve okuma eylemi daha iyiye doğru çıkılan yolda bitmeyecek bir arayıştır. Edebiyat yolculuğunu “daima” uzun soluklu bir keşif süreci olarak gördük ve yola bu bilinçle çıktık. Çünkü kendini yenilemeyen, kendiyle mücadele etmeyen, kendini aşmak için çabalamayan bir edebiyat ve kültür dünyasının kurumaya mahkûm olduğunun farkındayız.

    Edebiyat Daima, birkaç ay içinde hazırlanmış bir proje değildir. 2007 yılında fikir olarak ortaya atılmış, çeşitli deneme ve incelemelerden sonra siteyi sürdürebilecek yeterlilikte bir ekip kurulamadığı için bir süre nadasa bırakılmış bir projedir. 2010 ve 2015’te de ne yazık ki girişimlerimiz yarım kalmıştı. Ancak günümüzde hem teknik imkânların gelişmesi hem de yıllar boyu bu mecrayı izleyerek edindiğimiz deneyim, sitenin kendi kaynaklarıyla ayakta durup kültür ve edebiyat hayatına yeni bir ses ve soluk getirebileceği inancımızı tazeledi.

    Sitemiz benzer sitelerle rekabet etmek gibi bir amaçla yola çıkmadı. EdebiyatDaima’nın hedefi öncelikle kendini yenilemek, yenilendikçe kendini aşmaktır. Biz, içinde bulunduğumuz acemilik ve çıraklık evresini bisiklete binmek gibi düşünüyoruz: Yola veya tekere bakarsanız yıkılırsınız ama ileri bakarsanız eninde sonunda hedefinize doğru yol almaya başlarsınız.

    EdebiyatDaima; “daima” edebiyatı önceleyecek, içerikten tasarıma eksiklerini ve kusurlarını günden güne düzelterek okurlarını ziyaretçi olarak değil ev sahibi olarak görecektir. Bu mecranın emeklemeye başladığı şu zaman dilimi, sitenin daha iyi, doğru ve nitelikliye koşar adım yürüyeceği daha güzel günlerin de işaret fişeğidir.

    Biz buradayız sevgili okur, hoş geldin!

     

    YAYIN İLKELERİMİZ

    EDEBİYATDAİMA.COM sitesinde yazılarla ilgili birinci önceliğimiz nitelikli ve özgün metinlere yer vermektir. Edebi açıdan bütünlüklü ve kaliteli, düşünsel açıdan ise tutarlı ve yazılar aramaktayız. Haber, duyuru ve tanıtımlarda işlenen konuların güncel olması gerekmektedir. Ancak kitap tanıtımlarında eski kitaplar veya mevcut kitapların eski baskıları da işlenebilir. Yayımlanması için tarafımıza gönderilecek yazılar Word formatında olmalı ve haber yazıları haricinde 400 sözcükten kısa olmamalıdır. Haber nitelikli olanlar dışında 400 sözcükten daha kısa yazılar değerlendirmeye alınmayacaktır.

    Gönderilecek yazı ve haberler özgün olmalı ve daha önce hiçbir mecrada yayımlanmamış olmalıdır. Buna dergiler, gazeteler, kişisel web siteleri, sosyal medya hesapları ve çeşitli online grup / forumlar da dahildir. Basın bültenleri ise başında “Basın Bülteni” ibaresi ile yer alacaktır. Küfür ve hakaret içeren, muhatabını taciz eden veya zorbalığa maruz bırakan yazılara kesinlikle yer verilmez. EDEBİYATDAİMA.COM için önce “insan” gelir ve insan onuru, tartışmaya kapalıdır.

    Sitemizde siyasi içerikli yazılara ve yorumlara yer verilmez. Kamplaşmaya, ayrışmaya, ideolojik çekişmelere zemin hazırlayacak yazıları göndermemenizi rica ediyoruz. Demagojik nitelikli, hamasi söylemlerle kaleme alınmış yazıları tasvip etmiyoruz. Etik değerleri zorlayan, ahlaki sınırları aşan yazılara sitemizde kesinlikle yer verilmeyecektir.

    Yazılarda kaynak göstermek amacıyla dipnot kullanılmamasını rica ediyoruz. Dipnot, ancak ek bilgiler ve açıklamalar için kullanılmalı ve dipnot sayısı beşi geçmemelidir. Kaynak gösterimi için APA yöntemi (parantez içi atıf) kullanılmalıdır. Alıntılar mutlaka birincil kaynağıyla birlikte gösterilmelidir.

    Yazıların her türlü hukuki sorumluluğu yazarına aittir. EDEBİYATDAİMA.COM bu konuda sorumluluk kabul etmez. Hukuki bir ikaz durumunda ilgili yazı kaldırılacaktır. Web sitemiz kâr amacı güden bir organizasyon değildir. EDEBİYATDAİMA.COM sitesinde yayımlanan yazılara telif veya herhangi bir ücret ödenmez. Yazılar yayımlansın yayımlanmasın iade edilmeyecektir. Eser sahipleri yazılarını bize göndermekle editörlerimizin metnin bütünlüğünü ve özünü bozmayacak küçük düzeltmelerini de kabul etmiş olurlar. Eserlerin yayımlanmasıyla ilgili herhangi bir sözleşme yapılmayacak, yazı gönderen herkesin bu şartları kabul ettiği varsayılacaktır.

     

    #DaimaEdebiyat #EdebiyatDaima

    EdebiyatDaima Ekibi

    Devamı [...]

Şiir Defteri

  • YUNAN SULARI
    Emine Gündüz Menteş

    Göğsüne mendil geçirmiş işlemeli
    Boynuna şölenden kalma coşkuyu
    Bir kış sabahı, Eleni Vitali ile çağırıyor beni
     
    Evimi rahmimde taşırken kapattım gözümü
    En kahramanca kararı verdim, delilik değil bu
     
    Sevgi bir günahı doğurmak istiyor
    Giremediğim Yunan sularında
    Sıcak, suç, ter, balık, küf
    Göğsüm, boynum, ayaklarım, ellerim
    Dilimde ekşi bir hayat
    Şiirim var, kardeşim yok
    Eskimiş balıklar ve Yunan kıyıları
     
    Bir şarkının mevsimini duydum
    Parga’da sen dört kuşak prangalı
    Ben beşinci mevsimi bulan Hera
    Ayı duydum Homeros’un dizesinde
     
    Sevgi günahı doğurdu, iki bir olurken
    Güneşe dinlettim mayıs çelenklerini
    İçinden çıkılmaz oda piskoposun sözleri
    Canımı dişime geçirip beni sarıyordu
    Annem bin mil uzaklardaydı
    Ben daha çok sevmek istiyordum

    Devamı [...]

Öykü

  • KEDİ

    Hatice Yıldırım – Zübeyde Güllüce

    Yolun sonundaki dönemeçte sokak lambasının altına kıvrılmış bir sokak kedisi, tatlı mırıltılar eşliğinde ön ayaklarını yalıyordu. Griye çalan parlak tüyleri akşam karanlığının çökmeye başladığı bu ıssız sokağa yakışmayacak kadar temiz görünüyordu.

    Yoldan tek tük de olsa geçen insanları süzüyordu en ince ayrıntısıyla; kulaklarını dikip başını kaldırdığında bıyıklarının havaya kalkmasından anlaşılıyordu insanlarda başka bir şey görmeye çalıştığı. Sokağın boş kaldığı zamanlarda ise kendi kendine, kimse tarafından anlaşılmayacağını umursamadan mırıldanıyordu:

    “Ah şu noktalar ah... Gözlerin dolduğu, hatta sırrını kimselere göstermek istemeyerek bir damla gözyaşını bile gözden esirgediği her sessizlik anında, her yutkunuşta sinesinde doğuyor insanoğlunun. Büyüdükçe sırtına çıkıp oraya oturuyor. Ay ne korkunç değil miyavvv?. Acılardan beslenen bir kambur gibi, her gün biraz daha büyüyor. Ama bunu kimse fark etmiyor. Sonra birisi omzum ağrıyor diyor birisi sırtım ağrıyor. Oysa, onca dert, üzüntü, dile kadar gelip dışarı dökülemeyen cümleler gün gün birikiyor o noktanın içinde. Büyüdükçe ağırlaşan nokta altında ezilen ruhun imdat çağrısı o ağrılar ama benden kaçar mı yakalarım, benim gibi kedicikten öyle kolay kurtulamazlar.”

    Merhametle izliyordu önünden gelip geçenleri. Bu gün yanına sokulup, yumuşacık tüyleri ile bacağına sürtüneceği, insanın içini gıdıklayan mırıltıları ile dalıp gittikleri sıkıntı âleminden birkaç dakika da olsa çıkartacağı kimseyi bulamamıştı. Yine de bir gözü insanların üzerinde mırıltısına devam ediyordu: 
     

    “İşte bakın bakın, sokağın başından gelen şu iki büklüm ihtiyar tam benlik değil miyavvv. Gideyim de biraz kendimi sevdirip küçülteyim sırtındaki yılların acılarını doldurduğu noktasını. Şu kaldırımda oturan boyacı çocuk, daha kazandığı üç kuruşun verdiği hazzı hissedebildiği, karnını doyduğu günü karlı kapattığını düşünecek kadar neşeyle gülebildiği için, noktası daha avuç içi kadar. Aman ona hiç bulaşmayayım canım şimdi, kulaklarımı çeke çeke seviyor.”

    Verdiği her örnekte mırıltılarının yumuşaklığı değişiyordu. Bazen bir iç çekiş kadar derinden, bazen bir kahkaha neşesinde kısa ama dolgun geliyordu.

     “Annesinin saçını topuz ettiği, minik adımlarında balerin edası olan kız çocuğu, bakın bakın!  Onun sırtında hiç yok! Oysa, zayıf ama biçimli vücudu, gösterişli kıyafetleri içinde dimdik duran şu sosyetik kadın; karşısındakinin gözüne sokmak istercesine taktığı iri taneli inci kolyeden daha ağır ve gösterişli sırtında gezdirdiği nokta. Aman noktasıyla kalıversin, geçenlerdeki sosyetik kadının çorapları gibi değerlidir bunun da çorabı. Oh olsun! Nasıl da kaçıverdi tek tırmıkta ”

    Verdiği son örneğe canının sıkıldığını gizlemeyerek burnunu kıvırdı hırçın bir tavırla. Ön ayaklarının üstünde doğrulurken, önünden geçen şu kuyumcu vitrini kılıklı kadına hırıltılı bir miyav göndermeden içi rahat etmedi.

    “Eğer benden başkası da görseydi, ya da herkes noktasıyla hava atabilseydi, bu kadın o zaman gerçekten tüm hemcinslerine tepeden bakmaya hak kazanabilirdi. Ama ne yazık ki, bu üzücü tabloyu benden başka gören yok.”

    Her akşam bu sokakta, köşeyi döner dönmez aynı ağacın altında gelip geçenleri izleyen kedi, yardım edebileceği birini görünce heyecanlanır, kulaklarının tüm tüyleri sevinçten titrerdi. Kim noktasında ne taşıyor bakar, gözüne kestirdiği birisi olursa takip ederdi.

    “İşte! Tam da aradığım gibi birisi. Yakalamalıyım hemen, noktası büyük ama siyahlaşmamış, sertleşmemiş bir adam, ay bunu kaçıramam değil miyavvv”
     

    Başı önde, yorgun adımlarla evine giden bu adam, kedinin kendisine bakarak yavaşça hareketlendiğini fark etmedi. Kedi hareketlerini son derece dikkatle düşünüyor ve her adımını planlıyordu:

    “Tam yanımdan geçerken nazlı nazlı miyavlarım. O duraklayınca da paçalarına sürtünürüm. Güzelll, iyice yaklaştı. Üç adım, iki adım, bir adım... Şimdi tam zamanı : miyavvv”

    "Uzak dur be! Bela mıdır nedir?"

    Aniden önüne çıkıp paçalarına dolanan kedi karşısında bir adım geriledi adam. Sonra sinirle salladığı ani bir tekme ile kediyi yanından kovaladı.
      

    “Hop nasıl kaçtım ama! Hey yavrum hey! Siz insanlar yok mu! Hepiniz aynısınız. Yanınıza yaklaşan bir kediye hemen tekme ile karşılık verisiniz. Oysa bir bilseniz size nasıl büyük bir iyilik yapacağım. Neyse yalanayım biraz, insanlar kirli kedi sevmez ben hiç sevmem. İyi insanlar sayesinde bir kap suyumuz var da içiyoruz, yoksa...”

    Kedi kendi kendine mırıldanırken, sokak lambasının yanındaki evlerden birinin kapısı açıldı. Her gün sabahın ilk ışıklarıyla evden çıkan bir genç, iş dönüşü kedinin yanına gelir ve onu sevmeden evine girmezdi. Kısa süre sonra evden elinde bir tas yemekle tekrar gelir ve kedinin iştahla yemeğini silip süpürmesini izler, sevecen gözlerindeki ışıltı arttıkça mutlu olurdu. Kediye göre bu güzel adamın noktası yaşına göre oldukça büyüktü. Yine de kocaman noktasına rağmen kediciğe uğrar, onu okşar yemeğini eksik etmezdi. Böylece hem kedinin karnını doyurur hem de fark etmeden kendi noktasını küçültürdü. Her akşam olduğu gibi akşamın sessizce çöken bu vaktinde, yine aynı tasla yemek getirdi ve kedinin önüne yavaşça koydu. Davranışlarında ayrı bir özen seziliyordu. Kediyi sevdiği her halinden belli olan bu genç, eliyle kedinin başını ve sırtını okşadıkça, kedi de hoşnut seslerle karşılık veriyordu. Yemeğini ağır ağır yiyen kedi, arada kafasını kaldırıp gözlerini kısarak sevimli bir yüzle gence bakıyordu. “Ne güzel, tam da istediğim gibi beni severken sırtındaki noktası küçülüyor. Oh ya sonunda başardım. Ay nasıl da sevindim! İçinin huzurla dolduğu kesin. Daha yavaş yiyeyim de biraz daha bu huzuru hissedebilsin değil miyavvv.” Tasın içindeki yemek bitince, aynı nazik hareketlerle kabı alıp, evine doğru yürüdü genç adam. Kedi o giderken yerinden kalkıp, etrafında neşeli neşeli zıplayarak şirin hareketler yapmayı ihmal etmedi.

    Adam evine girdiğinde, kedi de başarısından memnun, gururla yürüdü ve sokak lambasının cansız ışığı altındaki eski yerine kıvrıldı. Akşamın tenhalığı kedinin uykusunu getiriyordu. Gözleri tam kapanacaktı ki, sokağın başında görünen insana bakarak bir umutla tekrar kendine geldi. Görünüşe bakılırsa yeni hedefi otuz beşinde ya vardı ya yoktu. Yüzünden yorgunluk aksa da adamın bakışlarındaki yumuşaklık kedinin hemen dikkatini çekti. Sırtına kaydı bakışları, çok sıkıntısı olduğu belli olan genç adam, sırtında koca bir torba kadar irileşmiş dert noktası taşıdığından habersiz dalgın dalgın yürüyordu.

     “Bak geçiyor işte, kıyamıyorum bu insanlara aman canım. Umarım bu kez küçülecek bir nokta seçmişimdir. Çok tuhaf bazı noktalar ben ne yaparsam yapayım bir türlü değişmiyor. Çünkü aşk acısı ile büyüyen o noktaları sevdiği kişiden başkası yok edemiyor. Hatta geçenlerde gencecik güzel bir kız aldı beni kucağına, dizlerine yatırdı şarkı gibiydi sanki o birkaç dakika, tüylerimi öyle sevdi ki uyuyakalmışım. Ama ona verdiğim onca huzura rağmen noktası hiç değişmedi. O zaman anladım, sevdiğine kavuşamayan kişilerin çaresinin bende olmadığını.”

    Bir yandan mırıltısını tatlı bir tonda arttırırken diğer yandan zarif hareketlerle adamın önüne doğru görünür bir sakinlikle yürüyordu. Adam dört beş adım kala fark etti kediyi ve yorgun yüzünde hafif bir gülümseme belirdi. Yavaş atılan adımlara bakılırsa ürkütüp kaçırmak istemiyordu kediciği, zaten o da adamın sıcak kanlı davranışlarına cevap olarak nazlı nazlı kuyruk sallıyordu. Kedinin yanına vardığında usulca eğildi ve fısıldayan bir sesle:

    “Güzel kedicik! Sen ne kadar tatlısın böyle. Benimle gelmek ister misin? Eğer benim kedim olursan sana her gün süt de veririm. Ne dersin?”

    Kedi rolünü çok iyi biliyordu; bu sevecen cümlelere karşılık olarak adamın ayakkabısına sürtündü ve üzgün üzgün miyavladı. Ne zaman böyle yapsa, karşısındaki insanlar hemen merhamete gelip onu kucağına alır evlerine götürürlerdi. Yöntem bu kez de işe yaradı. Adam kediyi şefkatle kollarına aldı ve evine varana kadar tüylerini okşayarak kediyi sevdi.

    Sokağın ilerisindeki dönemeci geçer geçmez karşılarına çıkan eski müstakil evin, bakımsız bahçesine rağmen içinde yaşayan birilerinin olduğunu anlatan sağlam bir duruşu vardı. Çok oyalanmadan içeri girdiler. Kedi, adamın canını sıkan şeyleri anlamak için evin içinde gezinmeye başladı. Adam mutfağa gidip gelene kadar misafir kedi her odaya girerek keşfini tamamlamıştı.

    “Oh oh canıma değsin nasıl da girdim evine kadar. Aman da ne yaramaz kediymişim ben ne tatlı kediymişim… Aaa o da ne? Hımm. Evin duvarlarına yaşlı insanların resimlerin asıldığına bakılırsa, annesi ve babası vefat etmiş olmalı. Yoksa hangi evlat anne babası hayattayken resimlerini evin duvarına asar ki? Baktıkça üzülüyorsa önce onlar göz önünden kaldırmalı.”

    “Demek buradasın.” Kediyi duvarın yanındaki çekmeceli dolabın altından çıkaran adam, bir eliyle de kedinin tüylerine bulaşan tozları silkeledi. Önüne süt dolu sana yağ kutusunu koyduktan sonra yatak odasına gidip, kıyafetlerin kendisini boğmaya başladığını düşünerek özensiz hareketlerle gömleğini çıkardı. Arkasından kedinin kendisini izlediğini bilmiyordu. Yere attığı iş kıyafetlerine bıkkınlıkla bir tekme atarak köşedeki kıyafet dolabının dibine fırlattı.

    “Demek canını sıkan bir diğer şey, şu rahatsız edici kıyafetler. Salondaki resimlerden önce bunları halletmeli!”  Kedinin mırıltısıyla irkilen genç adam arkasında misafirini görünce tekrar gülümsedi ve ev kıyafetlerini giyene kadar kedinin kendisini izlemesine izin verdi. Sonra kediyi kucağına alıp salona, süt kabının yanına götürdü. Kendi karnını doyurmak için tekrar mutfağa gittiğinde minik arkadaşı hemen işe koyulmuştu bile.

    Sessizce yatak odasına süzülen kedi, az önce tekmeyle fırlatılan iş kıyafetlerine ulaşmış, düşmana bakar gibi bakıyordu.

    “Demek siz benim yeni sahibimi bunaltırsınız ha! Sizi parça parça edeyim de görün bakalım!”

    Keskin dişleri ile tuttuğu kıyafeti patilerinde gizlediği sivri tırnakları ile çekiştiriyor, açılan delik ve yırtıkları gördükçe şevke gelerek var gücüyle kıyafeti parçalıyordu. Genç adamın mutfaktan seslenmesi ile kendine geldi. Kendini arayan genç adam odaya gelmeden salona gitmeliydi. Bu kıyafetlerle işi bitmişti zaten. O yüzden miyavlayarak salona koştu. Süt kabının yanına vardığında yeni sahibi de mutfak kapısından göründü.

    “Demek uslu uslu yemeğini yiyorsun. Ben de o zaman işlerime bakayım biraz, sonra seninle oynarız işlerim bitince, ne dersin?”

    Ahşap bir masa,  bir sandalye, yine ahşap dolap ve köşede haftalardır tozu alınmadığı çok belli olan bir kitaplıktan ibaret bu küçük salon, duvarlarındaki süslü fotoğraf çerçeveleri ile bariz bir tezat oluşturuyordu. Tüm yorgunluğunu da bu ince ayaklı sandalyenin taşıyabileceğini uman genç adam çöker gibi oturdu sandalyeye. Masasında yığılı duran bir tomar dağınık kâğıda kafasını gömüp çalışmaya başladı.

    Çok zaman geçmemişti ki arkasından gelen kırılma sesi ile yerinden zıpladı. Yere düşüp parçalanan bir eşyanın çıkardığı bu yüksek ses, tüm evde yankılandı. Sesin geldiği yere koştuğunda kedinin çekmeceli dolap üzerinden zıplayarak duvardaki çerçevelerden birini yere düşürdüğünü gördü. Kedi ise yaptığından memnun memnun göz kırpıştırıyordu. Kırıklara aldırmadan yere uzandı adam; ters dönmüş resmi çevirdiğinde gözleri doldu. Bir süre hareket etmeden resme dalıp olduğu yerde öylece kaldı. Böyle bir tepki beklemeyen masum kedi kısık sesle mırıldanmaya başladı:

    “Ama beklediğim tepki bu değildi. Neden sırtındaki nokta küçüleceği yerde daha da büyüdü ki? Altı üstü bir resim, kâğıt parçası…”

    Bu mırıldanma ile düşüncelerinden sıyrılan adam, kırık parçalardan birinin elini kestiğini o zaman fark etti. Dolabın üstünden zıplayarak yanına inen kedinin suçlu mırıldanışları ile ortamın hüznü biraz yumuşasa da dağılmamıştı.

    “Tamam, tatlı kedicik. Sorun değil. Sen kırıklara yaklaşma, ben hemen odamdan yara bandı alıp geliyorum.”  Aceleyle doğruldu ve elindeki fotoğrafı dolabın üstüne koyarak hızla odasına koştu. Kediye ikinci bir şans verilmişti böylece. Ama kedi hemen dolabın üstüne atlayıp, sanki bir fare yakalamış gibi saldırdı. Birkaç dakikanın içinde parçalara ayrılan fotoğraf kediye göre artık risk oluşturmuyordu. İçi rahatladı.

    “Bu görev tamam. Artık baktıkça üzüleceği bir fotoğraf kalmadı.”

    Kedi tam bu düşünceyle mutlu olmuştu ki, yatak odasından alabildiğine bağıran adamın öfkeli sesi ile tüm tüyleri diken diken oldu. Bir şeyler neden bu gün sürekli ters gidiyordu? Elinde yırtık pırtık iş kıyafetiyle salona gelen genç adam burnundan soluyordu.  Az önce gözyaşları süzülen yüzü şimdi kıpkırmızıydı. Kediyi arayan gözler, patilerin dibinde parçalanmış resim kırıntılarını görünce iyice irileşti ve yerine sığmaz oldu.

    Kediyi yakalamak için hışımla üzerine atıldı. İş kıyafetlerinin hırsı ve anne babasının elinde kalan son fotoğraflarının da parçalanması genç adamda kontrol edilemez bir öfkeye sebep olmuştu. Kedinin kaçabileceği kadar geniş olmayan salon, eninde sonunda bir köşesinde zavallı kediyi bu sinirden titreyen ellere teslim edecekti. Ne yazık ki minik kedi, mutfak duvarının olduğu köşede yakalandı. Genç adamın çelik gibi sert parmakları boğazını sıktıkça, sırtında büyüyen noktanın sertleştiğini görüyordu zavallı kedi. Yeni sahibinin elleri kaçabileceği kadar küçük değildi ve hiç gevşemiyordu. Bu genç adamın sırtındaki noktayı küçültebilmek için yaptığı onca şeyden sonra, onu boğmaya çalıştığına inanamıyordu kedi; ama şimdiden gözlerinin önü buğulanmaya başladı. Aklı bir saat önceye gitti; kendisini seven diğer gencin huzurla bakan gözlerine, başını okşayan yumuşacık parmaklara, sonra da bu adamı köşede gördüğü ilk ana, ona acıyıp noktasının küçülebileceğini düşündüğü, nazlı nazlı yerinden kalkıp paçalarına süründüğü o ana… Nefes almakta artık çok zorlanıyordu. Yapabilse miyavlayacak, sahibine acı acı “yapma” diyecekti ama şu sert parmaklar boğazında gömüldükçe, hiçbir şeye gücü kalmıyordu. Gözlerinin yuvasını zorladığını hissetti kedi ve dilini çıkararak son nefesini verdi.

    Elindeki bu yumuşak tüy yumağının hareketsiz kalmasından on dakika sonra ancak fark etti adam onu öldürdüğünü. Öfkesi geçtikçe parmakları gevşedi. Avuçlarının içinde tuttuğu kedi, ona hemen kurtulması gereken bir vicdan azabı olarak görünmeye başladı. Kısa bir kararsızlıktan sonra gidip pencereyi açtı ve hiç tereddüt etmeden kedinin cansız bedenini sokağa fırlattı.

     

     

    Devamı [...]

Edebiyat Defteri

  • KALABALIK YALNIZLIKLAR

    Fatma Sümer

    Önce sessiz bulduk, ıssız bulduk yaşadığımız köyleri, kasabaları. Şehrin abartılı gürültüsü daha câzip geldi bize. Ağacı, taşı, toprağı ve dahası gözü gönlü doyuran çayırı çimeni terk ettik. Beton yığını şehirlerin soğuk duvarlarına heveslendik. Terk ettik birer birer akşam yemeklerinde başına toplandığımız yer sofralarıyla, adına yuva dediğimiz kerpiç damları. Mütevâzı sedirlerde mütevâzı insanlarla ettiğimiz sohbetlerle yetinmez oldu, bir yönüyle hâris olan nefsimiz. Az, ama öz ve içten olan şeyler yetmedi, çoğa ve çokluğa meyyâl ruhlarımıza…Ve sonra! Kalabalık şehirlerdeki yalnızlığımız başladı… Dedim ya, soğuktu duvarları, kocaman şehirlerin. Duvarların aksi mi vurmuş bilinmez, insanları da soğuktu hepten…

    Odun ateşi yoktu artık, meşgalenin ağırlığından ve soğukluğundan çatlasa da hiç sitem etmeyen, dokunduğu yerde merhametin sıcak izlerini bırakan elleri ısıtacak. O eller ki, artık muhabbet sunamaz olmuştu, şehrin samimiyetsizliğine teslim olduğundan beri… Oysa dokunduğu gönle şifâ olan, yârenliği ile dostlarının gönlünde çiçekler açtıran, lüks eşyalar, şatafatlı sofraları olmasa da iki kelâmıyla birbirini gönül saraylarının başköşesinde ağırlayan sohbetlerimiz vardı eskiden. Az insan vardı etrafımızda, ama öz yaşıyorduk hayatı.

    Teknoloji yoktu meselâ. Vakitlerini; toprağı ilmik ilmik işleyerek, yüreklerini parmak uçlarına koyup, bağa-bostana dokunup, sabır ekip muhabbet biçerek geçiren insanlardık biz. Ak bulutlar serpilmiş mavi göğü izleyerek, yaşamın en güzel resimlerini çizerdik gözbebeklerimizde.

    Hele yaz aylarında en güzel hayallerimizi, Rabbimize ısmarladığımız umutlarımızı asardık, lacivert geceye ışıl ışıl aydınlatan yıldızlara. Şimdi sadece özlüyoruz şehrin parlak ışıkları arasında kaybettiğimiz karanlık geceyle birlikte ruhlarımızı da aydınlatan o ilâhi kandilleri…
    Hani demiş ya şair “Aslında yaprak sıkılmıştı ağaçtan. Bahaneydi sonbahar.” diye… Bizler de sıkılmıştık bütün bu güzelliklerden. Türlü bahanelerle koptuk, aslında bizi hayata bağlayan dallarımızdan.
    Damlaya deryayı nasıl anlatabilirsin ki? Tüm deryayı kendinden ibaret sanır. Deryadan usandık, dalımızdan sıkıldık. Kabuğumuzu terk etmeyi özgürlük sandık…  Bilmiyorduk oysa özgürlük sandığımız yaşamların bizi esir edeceğini; hem de ruhumuz ve bedenimizle birlikte…

    Evet!                 

    İşte o heveslendiğimiz kalabalıklar yalnızlığımız oldu. Hayran kaldığımız beton duvarlar tecrit etti ruhlarımızı. Terk ettiğimiz sıcak ve içten tebessümlerin yerini, selamsız, sevgisiz, muhabbetsiz bakışlar aldı, hayranı olduğumuz, fakat insanlığın gurbeti olan koca şehirlerde.
    Maaile oturduğumuz yemekten çok sevgiyle karnımızı doyurduğumuz yer sofraları yoktu şimdi. Her birimizin bir köşede ekmek arası öğünlerimiz oldu, karnımızı doyursa da ruhumuzu aç bırakan. Heveslendiğimiz kalabalıklar içinde çığlık çığlığa yalnızlıklar yaşıyoruz sessizce.  Gemisi batmış Robinson gibiyiz ıssız şehirlerde. Ayakkabılarımız parladı, elbiselerimiz ütülendi, saçlarımız tarandı belki şimdi, ama gönüllerimiz tozlandı dokunmayalı muhabbetle bir dost gönlü, içtenliğiyle üzerine. Kırış buruş oldu ruhlarımız, kasvetli söylemlerin arasında eğrile büküle tutunmaya çalışırken şehre bir yerlerinden. Görünüşte derli toplu, ama içleri darmadağın yığınlara döndük, üst üste konulsa da gönülleri birleşememiş insanların doldurduğu apartman dairelerinde.

    Olmadı işte tutunamadık. Öksüz kaldık annesinden ayrılmış bir çocuk gibi. Her fırsatta özümüze koşuyoruz şimdi, köyümüze koşuyoruz, tarlamıza, ovamıza, bostanımıza, bağımıza koşuyoruz güneş girmeyen soğuk insanların doldurduğu soğuk duvarlar arasında üşüyen gönüllerimizi ısıtmak için. Kalabalığın samimiyetsizliğinden, sadeliğin şefkatine koşuyoruz. Şu düşünce yankılanıyor şimdi zihnilerimizde, yüzümüze vura vura: Aslında esaret sanarak terk ettiğimiz kabuğumuz, bizim özgürlüğümüzmüş…

                             

                                                                                                             

     

     

     

     

    Devamı [...]

Divanlardan

  • AŞKNAME

    Râna Duman

     

    “Çıktı yaşıl  perdeden  arz  eyledi  ruhsâr  gül

    Sildi  mir’ât- i  zamîr-i  pâkden jengâr gül” [1]

    Gözyaşları taç yapraklarını ıslatmış; narin yapraklarına bir yaz serinliği armağan etmişti. Ağlıyordu gül, kanlı gözyaşları döküyordu.

    “ Geldi ol dem kim ola izhar-ı hikmet kılmağa

    İnşirâh-ı  sadr  ile  sadr-ı  saf-ı  ezhâr  gül” [2]

    Fuzuli’nin ölümsüz beyitleri yüreğindeki boynu bükük hüzne bir muharebe ilan etmiş; kazananı belirlemek ise yine gülün yüreğine kalmıştı. Fuzuli ”Şairler yalan söylerler!" diyorken Papatya en asil ve en güzel olduğuna nasıl inanabilirdi? "Veyahut ben!" diye düşündü gül  “Şu gök kubbeden gelip geçen onca gül kasidesine ben nasıl inanayım? " 

    “ Yetti ol mevsim ki açmağa  gönüller mülkünü

    Ola gül-şende  reyâhin hayline  ser-dâr gül“ [3]

    Ansızın buruk bir gülüş yayıldı gülün çehresine. Kanlı gözyaşlarını bir çırpıda sildi; yaprakları ile rüzgârı selamladı. Fuzuli, eğer bana dair güzel bir şey varsa bu senin aşkının güzelliğinden ötürüdür. Avni, benim şu fani taç yapraklarımda sonsuz aşkı tadıyorsa bu Avni'nin ulvi yüreğinden ötürüdür. Baki, sevgilisinin yanaklarında benim kızıllığımı anıyorsa bu Baki'nin vefasından ötürüdür. Nefi, baharı benimle müjdeliyorsa bu Nefi'nin memnuniyetinden ötürüdür. 

    Hani şu nefis dedikleri vardır; div rakip! 

    Fısıldadı ve fısıldadı durmaksızın:" Kıskan o papatyayı! 

    Fuzuli, Avni, Nefi ve daha niceleri sana râm iken 

    Papatya nasıl olabilir ki güzel!" 

    Hayır! Boyun eğmeyeceğim onun karanlık fısıltılarına 

    Âşıklarımın aşkına layık olacağım var oldukça

    Hiç yer bulursa kibir şu fani kızıl taç yapraklarımda

    Tadar mı bende sonsuz aşkı şanlı komutan Avni! " 

     

    “Sureti hayaline hayran eyledi arifleri

    Açtı irfân ehline  gencîne-i  esrâr  gül” [4]

     

    Gül, papatyayı düşünüyor ve ondaki saflığı, duruluğu hayal ediyordu. Derken boynu büküldü ve dikenlerine baktı.

    " Ah... Benim dikenlerim var... Onun bir meleği anımsatan beyaz taç yapraklarındaki saflık ve duruluk... Masumiyet! Çok mutluyum papatya adına! Hep baharın ve huzurun kokusunu verecek masumane melek çehresi ile baharı müjdeleyecek"

    Yapraklarını dikenlerini örtmek istercesine salındırdı gül.

    “Her nevresinde şah-gül aldı eline cam-ı mül 

    Lutf et açıl sen dahi gül ey servkadd ü goncefem”[5]

    Gül, bahar rüzgârı ile mest olmuş bir ahvalde adeta gülücükler saçarak:”-Hani bir zamanlar bir ressam varmış derler! Dünyanın en en en en güzel kadınının resmini yapacağım demiş ve sarılmış fırçasına başlamış çizmeye! Çizmiş... Çizmiş... Çizmiş... Nihayet resmini sona erdirdiğinde... Bir bakmış ki hiç de hayallerindeki gibi güzel bir kadın değil bu! Fakat nerede hata yapmış olabilirim diye düşünmüş; düşünmüş... Nihayet farkına varmış. Karanlık olmadan ışığın kadri hiç anlaşılır mı?! Kusurları yokmuş... Bu yüzden en güzeli çizememiş! Şanlı komutan Avni'nin de bir beyiti vardı bu ressamdan haber veren:

    "Bir güneş yüzlü melek gördüm ki âlem mâhıdur 

    Ol kara sünbülleri âşıklarının ahıdur"[6]  

    Gül, dikenlerine içten bir tebessüm etti ve yapraklarını güneşe çevirerek dikenlerini gökyüzüne sergiledi.”- Kusurlarımla güzelim ben. Beni ben yapanlardan biri de işte şu dikenlerim! Bana râm olacak olan dikenime katlanır, dikenlerimle sever beni. Taç yapraklarımın güzelliğine sevdalanıp da dikenleri görünce kaçan kendini âşık mı sanır?"

    Fuzuli’yi anımsayarak gülümsedi gül. Güneşi ısıtacak kadar sıcak gülümsedi.

    Göğü aydınlatacak kadar mesut gülümsedi.

     

    “Bir yüzi gül gonce-leb dil-dâr dirsen işte sen 

    Sen güle bülbül gibi kim zâr dirsen işte ben “[7]

     

    Gülün taç yapraklarından süzülen kanlı yaşlar yine toprağa bir kılıcın gamlı bir yüreğe saplanması misali saplanıyordu. Neden ağlıyordu yine? Papatya için ağlıyordu! Boynunu bükmüş; sessizce acı dolu yaşlar döküyordu." Biricik papatya! Şair onu güzel olduğu için seviyor! Onu, o olduğu için değil; güzel olduğu için seviyor! Fakat şu güzellik dediğimiz... Gülün de papatyanın da ömrü bir aya varmaz geçer; geriye yalnızca bir kuru ot kalır... Oysa yüreği seven hakiki seven değil midir? Tabiatına yanan... Fıtratına âşık olan...  Fakat papatyayı güzel kılan şairin aşkı değilse ya nedir? Ama yalnızca madden seven nasıl hakiki sever ki! Hani " Aşk biter!" der kimisi oysa aşkta mevcudiyetinden sıyrılıp sen bitersin fakat sevdalandığın taç yaprağı ya da ahu göz, selvi boy veyahut sırma saç ise  biter çünkü fanidir onlar gelir geçer! Yani şair geçici mi seviyor? Ah güzel papatya! Yeryüzünde sayısız papatya varken en asil ve güzeli şairin sevdiği olmalı çünkü o, onun papatyası! Fakat... Fakat ya geçici seviyorsa şair?  Ah güzel papatya! Biricik papatya!" 

     

    “Aşk imiş her ne var âlemde 

     İlim bir kıyl u kal imiş ancak “[8]

     

    Bir çift göz,  piposunu söndürmüş ve derin bir tefekkür haline bürünmüştü. Gülün hıçkırıklarını duyunca yüreğinde bir sızı duydu ve gözlerini güle kenetleyip yavaşça kızıl taç yapraklarına dokundu.

    " Ağlama artık güzel gül 

    Üzgün olmak hiç yakışmıyor senin gibi Avni'nin Fuzuli’nin Nefi'nin aşkını tatmış bir çiçeğe!

    Aldırış etme 

    Nice düşündürür seni

    Kimin gerçekten aşkı yaşadığı 

    Kimin ise yaşadığını sandığı? 

    Sen sev! 

    Sen en güzel sev!

    Sen aşka yan! 

    Düşünme artık

    Baksana nasıl da küsmüş şu taç yaprakların!

    Değer mi hiç böyle ağladığın? " 

    Bir çift gözü görünce bir daha akıtmamak üzere sildi gözyaşlarını gül. Ehl-i dilden bu zâtı çok severdi gül.

    "Bak, bir de beyit okuyayım sana ki 

    Hep gülümse gül! 

    "Leblerimle emrine amadedir canım benim 

    Al da bir buseyle öldür haydi cananım benim" [9]

    Kızıl yaprakları lal gibi parladı gülün.

    Hiç sönmeyecek bir gülüş yayıldı yüzüne.

    " Şairler yalan söylerler, değil mi? Şair çok seviyor papatyayı, gerçekten seviyor! Değil mi? Sadece onu güzelliğinden ötürü değil; fıtratından ötürü seviyor! Değil mi? Sevmeyi biliyor; gerçekten seviyor, değil mi? " 

    Gül, olumlu bir yanıt alabilmek adına yalvarırcasına soruyordu.

    " Evet, evet tabi! Gerçekten seviyor!" 

    Bir çift göz ile kısa bir hasbihalin ardından batan güneşi ölümsüz gülüşü ile selamladı gül.

    “ Biliyor musun gökyüzü, hep mesut olacağım! Şu narin boynumu büken nefsi fısıltıları duyduğum her vakit yüreğimi dinleyip Hak Teâla’yı anıp kendimden geçeceğim ve ben mesut olacağım!

    " Derd-i Işkun ki benüm munis-i gam-harum ola

    Hâşe Li'llah ki dahı yâr-ı vefa-dârum ola" [10]

    Bu eşsiz beyitteki gibi sevilmeyi bekleyeceğim; ölümsüz aşkı bekleyeceğim. Gülüşüm hiç silinmeyecek çünkü biliyorum bir gün bekleyişim nihayete erecek! Mesut olacağım! En mesut olacağım! " dedi fısıltıya dönüşen sesi ile.

    Hep mesut

    Her şeye rağmen

    En mesut!

     

     

    KAYNAKÇA VE NOTLAR:

    [1] Fuzuli, Bahar Kasidesi

    “ Ruhsâr” : Yanak , ‘’ Mir’ât” : Ayna , “ Jengâr” : Pas, Kir 

    [2] ‘’ İnşirâh” : Ferahlık , “ Sadr” : Göğüs , “ Ezhâr” : Çiçekler

    [3] “ Reyâhin” : Fesleğenler , “ Ser-dâr” : Kumandan

    [4] “ Gencîne” : Hazine

    [5] Nefi, Bahar Kasidesi

    “Nevr’’ : Parlaklık , “ Mül” : Şarap , “ Servkadd” : Selvi boylu

    [6] Avni

    “ Mâh” : Ay

    [7] Necati, Gül Kasidesi

    “Dil-dâr” : Sevgili

    [8] Fuzuli

    “ Kıyl u kal” : Dedikodu

    [9] Süleyman Arif Emre 

    [10] Avni

    “ Işk” : Aşk ,  “ Munis” : Cana yakın ,  “Gam-hâr” : Kederlenen

    ‘’ Vefa-dâr” : Vefa gösteren

    Devamı [...]

Haberler

  • MÜRSEL ÇAVUŞ’UN YARATICI YAZARLIK DEFTERİ YAZMAK İSTEYENLER İÇİN İYİ BİR REHBER

    Yazar Adayları, Bu Defter İlk Kitabınız Olabilir

    Haberleştiren: Zeynep Yolcu

    Mürsel Çavuş'un Yitikülke Yayınları'ndan çıkan Yaratıcı Yazarlık Defteri üçüncü baskıyı yaptı. Yazmaya nereden başlayacağını bilmeyenlere yol gösteren çalışma çeşitli ilgi alanlarını kapsayan 25 bölümden oluşuyor. Yazabilir miyim sorusunu geride bırakın. Kendini, kalemini keşfetmek isteyenler, bu sayfalar sizi bekliyor! Elinizdeki bu yol haritası, ilk kitabınızı ortaya çıkarabilir.

    Tanıtım Bülteninden

    Hayalinizde yazmak varsa ve nasıl ilerleyeceğinizi bilmiyorsanız işte size fırsat. Mürsel Çavuş tarafından hazırlanan Yaratıcı Yazarlık Defteri ile hem yazma disiplini kazanacak hem gerçek sesinizi keşfedecek hem de yazma konusunda kendinizi geliştireceksiniz.

    Yazmak disiplin işidir, ancak çok çalışarak iyi bir yazar olabilirsiniz. Yaratıcı Yazarlık Defteri, içerisindeki sorularla sizi her geçen gün daha iyi bir yazara dönüştürmek için tasarlandı. Bu defter hayal gücünüzü ve yazma becerinizi geliştirirken, gizli yönlendirmeleriyle içinizdeki sonsuz potansiyeli ortaya çıkarıyor. Neyi yazmaya daha yetenekli olduğunuzu anlayacak, kendinizi, olayları ve anlatmak istediklerinizi nasıl anlatacağınızı kavrarken aynı zamanda çok eğleneceksiniz.

    Yüzlerce kitaba editörlük yapan ve eğitim seminerleri veren Mürsel Çavuş, Yaratıcı Yazma Defteri’nin çıkış noktasını şöyle anlatıyor, “Öğrenme yüzde 10 formal, yüzde 20 öğretmen-öğrenci ilişkisi ile yüzde 70 oranında ise deneyimle mümkün. Yaratıcı Yazarlık kursları veya yazmayı öğreten kitaplar teorik bilgiler içeriyor. Bu bilgiler pratikle desteklenmeli. Bu defter, her gün pratik yapmanızı sağlıyor. Her bir sorunun işlevi farklı… Bazı sorular diyalog yazmayı, bazıları mekânı tasvir etmeyi, bazıları duyguları anlatabilmeyi bazıları hayal gücünü geliştirmeyi hedefliyor. Hangi türde yazmayı seveceğinizi keşfetmek için egzersizler de mevcut. Böylece Yaratıcı Yazarlık Defteri’ni tamamladığınızda kendinize ilgili yeni birçok şey öğrenecek ve ne kadar geliştiğinizin siz de farkına varacaksınız.”

    Yaratıcı Yazarlık Defteri, Türkiye’de yayınlanmadan önce Amazon.com’da https://www.amazon.com/Creative-Writing-Notebook-Closer-Becoming/dp/1718939868) yayınlanmış ve Amerika dahil 11 ülkede İngilizce olarak satışa sunulmuştu. Türkiye’de Yitik Ülke Yayınları tarafından basıldı ve okurla buluştu.


    Defteri nasıl kullanmalısınız?

    Her gün egzersizlerden bir tanesini seçin. Burada en önemli şey gününün belli bir saatini yazmaya ayırmanız ve yılmadan yazmaya devam etmeniz. Metinleri yazarken kendinizi gözlemlerseniz hangi alanlarda kendinizi geliştirmeniz gerektiğini anlayacak ve bu konuyla ilgili daha çok egzersiz yaparak daha iyi bir yazara dönüşeceksiniz. Arkadaşlarınızla bir yazarlık grubu oluşturup hep birlikte yazarsanız, metinlerinizi karşılıklı değerlendirebilirsiniz. Bu da gelişiminizi hızlandırır.

    Mürsel Çavuş kimdir?
    Bulgaristan, Haskovo’da dünyaya geldi. 1978 yılında İstanbul’a yerleşti. İ.Ü. İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümünden mezun oldu. Bitirme tezi olan ‘Basın Sözlüğü’ Cumhuriyetin 75. yılında basılmaya değer üç eserden biri görülerek üniversite tarafından basıldı. 21 yıl boyunca birçok dergide editör, yazı işleri müdürü ve genel yayın yönetmeni olarak çalıştı. Kişisel gelişim, seyahat ve gastronomi alanında pek çok kitapta editörlük yaptı. Hala kitap danışmanlığı, geliştirici editörlük yapıyor, dergide makaleleri yayımlanıyor.
    www.murselcavus.com

     

     

    Devamı [...]

Sinema

  • RÜYA: ZAMANIN VE MEKÂNIN ÖTESİNDE

    Semanur Ulu
     

    Derviş Zaim, 2016 yılında yazıp yönettiği Rüya ile klasik anlatının vazgeçilmezlerinden olan zaman, mekân tutarlılığını kırmayı başararak harika bir iş çıkarmış. Filmin felsefi, dini ve psikolojik okumalarını yapmak mümkün. Zengin bir içerik ustalıkla işlenmiş, semboller ve mekânlar eser içinde mükemmel şekilde konuşlandırılmış. Biçim ve içerik uyumu tam anlamıyla sağlanmış. Bir kitap mı okuyorsunuz yoksa bir film mi izliyorsunuz yoksa bir binanın inşa edilişini mi izliyorsunuz karışıyor bazen. Mekân ve inşa kavramları bu film açısından mühim çünkü filmin merkezindeki temalardan biri mimari.

     

    Filmin konusuna kısaca değinecek olursak film amcasının çalışanı tarafından bıçaklanması üzerine onun mimarlık ofisinde yeniden çalışmaya başlayan Sine isimli mimar bir kadının dönüşüm sürecini Ashab-ı Kehf kıssası etrafında anlatıyor. Sine, Yaren’in ricası üzerine bir cami tasarlıyor. Bu caminin planında Yedi Uyurlar’ın mağarasını örnek alıyor. Diğer yandan amcasının kötü giden işleri nedeniyle istemediği pek çok şeyi de yapmak zorunda kalan Sine psikolojik olarak çöküntüye uğruyor ve uyku problemleri yaşamaya başlıyor. Şikâyeti üzerine uyku kliniğinde tedavi sürecine başlıyor, buradaki uyku seanslarında bir takım rüyalar görüyor. Bir hayli basit görünen bu konu pek çok katmanla anlatılarak gerçek bir sanat eserine dönüştürülmüş.

     

    Filmde Carl Gustave Jung etkisi açıkça görülüyor. Filmin analizini özellikle psikanalitik açıdan yapmak için onun “Dört Arketip” kitabında yer alan Kehf Suresi tartışmasına ilişkin bölümü okumak faydalı olacaktır. Filmin en başında mimarlık ofisinin sahibini bıçaklayan kadının elindeki dosyada bir desen göze çarpar. Sonrasında aynı motifi Sine’nin kolyesi olarak görürüz. Bu iç içe geçmiş düzgün olmayan halkalardan oluşan topografik bir haritayı andıran bir şekildir. Aslında bu sembol anneden doğuşu ve âlem değiştirmeyi simgeliyor. Sine, annesinden kalan (başka türlüsü düşünülemezdi) bu kolyeyi camiyi inşa edeceği araziyi incelerken düşürür ve kaybeder. Anlaşılır ki bu nokta ve inşa edilecek yeni mabet onun kişisel dönüşümünün ve yeniden doğuşunun merkezi olacaktır. Sine’nin yaşadığı deneyimleri Jung öznel dönüşümün çoğalma anlamında dönüşüm alt başlığında tarif ediyor. “İnsanın başlangıçtaki kişiliği ile daha sonraki kişiliği genellikle birbirinden farklıdır.(…) Bu değişim dış katkılarla, örneğin dışarıdan gelen yeni yaşam içeriklerinin benimsenmesiyle gerçekleşebilir. (…) Bu nedenle, dış kaynaklı büyük bir fikrin bizi etkilemesinin tek nedeninin, içimizdeki bir şeye karşılık gelmesi olduğunu kavramamız gerekir.”[1] Başlangıçtaki kişilik ile sonrakinin farklılığını yönetmen Derviş Zaim ilginç bir teknikle veriyor. Her rüyanın ardından Sine karakterini canlandıran oyuncu değişiyor. Böylece film boyunca dört farklı benliği temsil eden dört faklı Sine görüyoruz. Bu minvalde karakterlerin isimlerinin seçilişinde de titiz davranıldığı görülüyor. Zira Sine; iç, gönül, göğüs gibi anlamlara gelmekte ve film mağara ve mimari metaforuyla insanın iç dünyasında gerçekleşen bir dönüşümü anlatıyor. Kişiliğin derinlerinde hatta bilinçdışında gerçekleşen bir değişimi görsel bir sanata dönüştürmeyi başarmak gerçekten önemli bir meziyet.

     

    Film, Sine’nin hikâyesi ile Yedi Uyurlar’ın hikâyesi arasında bir benzerlik kurarak her şeyin kendini tekrarladığını da vurguluyor. Bir yandan her şeyin oluş halinde olduğunu ve sürekli değiştiğini söylerken diğer yandan her şeyin aynı ya da benzer olduğunu, birbirinin yansıması olduğunu anlatıyor. Bunu yapabilmek için sinemanın klasik zaman, mekân tutarlılığını kırmak gerekiyor. Yönetmen bunu başarıyla gerçekleştirmiş. Bu yönüyle tıpkı bilinçdışı gibi film de zamandışı ve mekandışı bir akışa sahip olmuş. Film sona erdiğinde aslında bir çemberin başlangıç noktasına kavuştuğunu anlıyoruz. Yani halka tamamlanıyor. Filmin bu kurgusunu ufak sembollerle izleyiciye hissettiriyor Derviş Zaim. Nitekim Sine’nin bilgisayar duvar kâğıdı olarak kullandığı büyük halka tesadüfî değil. Diğer yandan bu başa dönüş ve tamamlanma ya da “yuvarlak bütünlük” psikanalitik olduğu kadar dinsel bir motiftir. İslami bir okuma yapılacak olursa tasavvuftaki devri daim kavramıyla açıklamak da mümkün olabilir.

     

    Filmin diğer bir yönü ise dönüşüm macerasını Ashab-ı Kehf’i merkeze alarak anlatması. Bu anlatı pek çok kültür ve dinde kendine yer bulmuştur. İslam’da da Kuran’ın on sekizinci suresi olan Kehf Suresi’nde geçmektedir. Bu anlatıya göre dönemin pagan inançlı ve günahkâr toplumuna karşı dürüstlüğü, ahlakı ve tek Tanrılılığı savunan bir grup genç toplumdan dışlanır ve öldürülecekken köpekleri ile beraber bir mağaraya sığınarak kurtulurlar. Bu mağarada yüzyıllarca uyuyup uyanırlar. Jung’a göre bu efsanenin anlamı şudur: “Her kim mağaraya, yani herkesin kendi içinde taşıdığı mağaraya ya da bilincin dışındaki karanlığa girerse, kendini önce bilinçdışı bir dönüşüm sürecinin içinde bulur. Bilinçdışına girmesi, bilinci ile bilinçdışı arasında bir bağ kurmasını sağlar. Bunun sonucunda, kişiliğinde olumlu ya da olumsuz anlamda kökten bir değişim olabilir.”[2] Sine de camiin mimari planını yapmaya karar verdiği gün mağaraya, karanlık bilinçdışına girmeye talip olmuştur aslında. Surede yedi uyurların saklandığı ve uykuya daldığı yer “ortadaki geniş yer” olarak tasvir edilir ki bu mitik zamanın “merkezi” olma anlamına gelir. Ayrıca inşa edilen yapı bir tapınak olması yönüyle de önemlidir. Merkez, tapınak ilişkisini en iyi anlatan isim hiç şüphesiz Mircea Eliade’dir. Eliade, Ebedi Dönüş Miti isimli kitabında tapınakların göksel arketiplerinden bahsederken her tapınağın aslında ilk kutsal dağın kendisi olduğunu yani bir merkez olduğunu aynı zamanda yaratılışın başladığı nokta anlamı taşıdığını söyler.[3] Böylece Sine’de dönüşüm ritüelinin gerçekleşeceği merkezi/tapınağı kendi elleriyle inşa etmeye başlar. Üstelik annesinden kalan ve doğumu simgeleyen kolyesini de burada düşürür. Yani bu noktadan yeniden doğacaktır.

     

    Camiin tasarımı yedi uyurlar mağarasından ilhamla yapılmıştır burada bize gösterilmek istenen bu tapınağın mağaranın bir benzeri değil bizzat kendisi olduğudur. (Filmde mekân olarak kullanılan inşaat halindeki Sancaklar Camii bu fikri tam anlamıyla yansıtmıştır.) Göksel arketipini tekrarlayan bir merkezdir söz konusu olan. Bunu Sine’nin gördüğü rüyalar da doğrular. Bir yandan da merkeze götüren yol zorludur çünkü aslında yolculuğun kendisi insanı kutsal olana doğru götüren bir geçiş ayinidir.[4] Bu yolun/ayinin gereği olarak Sine hem insan ilişkilerinde hem de kendisi ile olan ilişkisinde zorlu sınavlar geçirir. Kehf Suresi’nde anlatılan bir diğer kıssa ise Hz. Musa’nın Yuşa ve Hızır ile olan yolculuğudur. “Yolculuk” deneyimi bunu bildiğimizde daha anlamlı hale gelir. Filmde buna ilişkin göndermeler de bulunmaktadır. Kehf Suresi’nde Hızır ve Musa iki denizin birleştiği yerde buluşur. İstanbul boğazının hem filmin başında ve sonunda yer alması hem de film boyunca tekrar tekrar kadraja girmesi iki denizin birleştiği yer olması hasebiyle bu kıssaya işaret etmektedir.

     

    Kurgu değişimin ve tekrarın, farklılığın ve aynılığın gerilimi üzerine kurulmuş yapısıyla izleyiciye farklı bir deneyim yaşatıyor. Bu yazıda filmin Jung’u merkeze alarak bir tahlili yapılmaya çalışılmıştır. Elbette filmin zengin içeriği ve katmanları karşısında bu yazı yetersiz. Pek çok önemli hususa değinmeye fırsat olmuyor. Filmin yüzeysel olarak içerdiği politik, ekolojik, etik mesajlar da başlı başına tartışılmaya değer meseleler. Derviş Zaim’in bu filmdeki başarısı sonraki yapımlarını merakla beklememizi sağlıyor.

     

    [1] Carl Gustav Jung, Dört Arketip, Çev. Mert Hüseyin Ergül, Erasmus Yayınları, İstanbul, 2017, s. 51

    [2] A.g.e., s. 67

    [3] Mircea Eliade, Ebedi Dönüş Miti, Çev. Ayşe Meral, Dergâh Yayınları, 2. Baskı, İstanbul, 2018, s. 25

    [4] A.g.e., s. 31

    Devamı [...]