Derdimiz Ne?

  • EDEBİYATDAİMA’NIN ÖYKÜSÜ

    Şüphesiz her okur nitelikli metinlerle karşılaşmak ister. Edebiyat ve okuma eylemi daha iyiye doğru çıkılan yolda bitmeyecek bir arayıştır. Edebiyat yolculuğunu “daima” uzun soluklu bir keşif süreci olarak gördük ve yola bu bilinçle çıktık. Çünkü kendini yenilemeyen, kendiyle mücadele etmeyen, kendini aşmak için çabalamayan bir edebiyat ve kültür dünyasının kurumaya mahkûm olduğunun farkındayız.

    Edebiyat Daima, birkaç ay içinde hazırlanmış bir proje değildir. 2007 yılında fikir olarak ortaya atılmış, çeşitli deneme ve incelemelerden sonra siteyi sürdürebilecek yeterlilikte bir ekip kurulamadığı için bir süre nadasa bırakılmış bir projedir. 2010 ve 2015’te de ne yazık ki girişimlerimiz yarım kalmıştı. Ancak günümüzde hem teknik imkânların gelişmesi hem de yıllar boyu bu mecrayı izleyerek edindiğimiz deneyim, sitenin kendi kaynaklarıyla ayakta durup kültür ve edebiyat hayatına yeni bir ses ve soluk getirebileceği inancımızı tazeledi.

    Sitemiz benzer sitelerle rekabet etmek gibi bir amaçla yola çıkmadı. EdebiyatDaima’nın hedefi öncelikle kendini yenilemek, yenilendikçe kendini aşmaktır. Biz, içinde bulunduğumuz acemilik ve çıraklık evresini bisiklete binmek gibi düşünüyoruz: Yola veya tekere bakarsanız yıkılırsınız ama ileri bakarsanız eninde sonunda hedefinize doğru yol almaya başlarsınız.

    EdebiyatDaima; “daima” edebiyatı önceleyecek, içerikten tasarıma eksiklerini ve kusurlarını günden güne düzelterek okurlarını ziyaretçi olarak değil ev sahibi olarak görecektir. Bu mecranın emeklemeye başladığı şu zaman dilimi, sitenin daha iyi, doğru ve nitelikliye koşar adım yürüyeceği daha güzel günlerin de işaret fişeğidir.

    Biz buradayız sevgili okur, hoş geldin!

     

    YAYIN İLKELERİMİZ

    EDEBİYATDAİMA.COM sitesinde yazılarla ilgili birinci önceliğimiz nitelikli ve özgün metinlere yer vermektir. Edebi açıdan bütünlüklü ve kaliteli, düşünsel açıdan ise tutarlı ve yazılar aramaktayız. Haber, duyuru ve tanıtımlarda işlenen konuların güncel olması gerekmektedir. Ancak kitap tanıtımlarında eski kitaplar veya mevcut kitapların eski baskıları da işlenebilir. Yayımlanması için tarafımıza gönderilecek yazılar Word formatında olmalı ve haber yazıları haricinde 400 sözcükten kısa olmamalıdır. Haber nitelikli olanlar dışında 400 sözcükten daha kısa yazılar değerlendirmeye alınmayacaktır.

    Gönderilecek yazı ve haberler özgün olmalı ve daha önce hiçbir mecrada yayımlanmamış olmalıdır. Buna dergiler, gazeteler, kişisel web siteleri, sosyal medya hesapları ve çeşitli online grup / forumlar da dahildir. Basın bültenleri ise başında “Basın Bülteni” ibaresi ile yer alacaktır. Küfür ve hakaret içeren, muhatabını taciz eden veya zorbalığa maruz bırakan yazılara kesinlikle yer verilmez. EDEBİYATDAİMA.COM için önce “insan” gelir ve insan onuru, tartışmaya kapalıdır.

    Sitemizde siyasi içerikli yazılara ve yorumlara yer verilmez. Kamplaşmaya, ayrışmaya, ideolojik çekişmelere zemin hazırlayacak yazıları göndermemenizi rica ediyoruz. Demagojik nitelikli, hamasi söylemlerle kaleme alınmış yazıları tasvip etmiyoruz. Etik değerleri zorlayan, ahlaki sınırları aşan yazılara sitemizde kesinlikle yer verilmeyecektir.

    Yazılarda kaynak göstermek amacıyla dipnot kullanılmamasını rica ediyoruz. Dipnot, ancak ek bilgiler ve açıklamalar için kullanılmalı ve dipnot sayısı beşi geçmemelidir. Kaynak gösterimi için APA yöntemi (parantez içi atıf) kullanılmalıdır. Alıntılar mutlaka birincil kaynağıyla birlikte gösterilmelidir.

    Yazıların her türlü hukuki sorumluluğu yazarına aittir. EDEBİYATDAİMA.COM bu konuda sorumluluk kabul etmez. Hukuki bir ikaz durumunda ilgili yazı kaldırılacaktır. Web sitemiz kâr amacı güden bir organizasyon değildir. EDEBİYATDAİMA.COM sitesinde yayımlanan yazılara telif veya herhangi bir ücret ödenmez. Yazılar yayımlansın yayımlanmasın iade edilmeyecektir. Eser sahipleri yazılarını bize göndermekle editörlerimizin metnin bütünlüğünü ve özünü bozmayacak küçük düzeltmelerini de kabul etmiş olurlar. Eserlerin yayımlanmasıyla ilgili herhangi bir sözleşme yapılmayacak, yazı gönderen herkesin bu şartları kabul ettiği varsayılacaktır.

     

    #DaimaEdebiyat #EdebiyatDaima

    EdebiyatDaima Ekibi

    Devamı [...]

Şiir Defteri

  • B/EKLEYİŞ
    Ayşenur Kaya Aydoğan

     

    Kaderin alın çizgisine yaslanıp
    Hasretinin ağlayan cemalini seyrediyorum
    D/üşüyorum

     

    Talan ediyorlar yüreğimi
    Bir ses gelir diyorum senden
    Çıt yok
    Lakin kırık çok
    Ardından s/usuyorum

     

    Şiarımda birkaç gıcırtı sesi
    Ve çirkin sessizliğin kıyısında
    B/ayılıyor muyum?
    Bilemiyorum…

     

    Mümbitimde soluksuz otururken
    Öksüz bir tül perde arkasına saklanıyor aşk
    Küçük bir çocuğa çalan hallerimle
    Tebessümce karşılamak istiyorum seni
    Açıyorum perdeyi
    Kimse yok!
    B/itiyorum

     

    Sarsaklaşıyor akşam
    Gelmesen de y/argılamıyorum
    Savruluyorum kendimde kendimce
    Şimdi çıksa karşıma ve
    Bir hokkabazlık etse bana diyorum
    Diyorum ki;
    Yenidenlerinin girişini yapsak sonsuzluğun

     

    Mümkün mü seni kendime b/eklemem hala!

     

     

     

    Devamı [...]

Öykü

  • ÇIĞLIKTIR DENİZ

    Lale Şeyda Gülsoy

    -Murathan Mungan’a-

    Sessizliğe borcum var birkaç kelime,

    Sessizliğe borcum var birkaç feryat,

    Sessizliğe borcum var birkaç çığlık.

    1. Çığlık: Ah Şu Kaybetmek!

    Sana, şimdiye kadar deniz adamlarının tıka basa sardalya, mercan, barbun, karagöz dolu ağlarla kıyıya dönüşlerinden söz edip durdum. Süt limandı hani denizler, balıktan dönenlerin gözleri ışıl ışıl. Oysa onların elleri ve ağları bomboş kıyıya döndükleri zamanlarda vardı. Kayıp zamanlar. Sisli gözlerden anlaşılırdı. Denizdi bu. Tutkunlarına hep ganimet sunmazdı. İşte bunlardan söz etmedim. Hem de hiç. ‘Kazanmakla’ ilgili cümleler kurmak, ‘kaybetmekle’ ilgili cümleler kurmaktan daha kolaydı belki. Kazanmıştın nasılsa. Yaptıklarınla böbürlenirken, göğsünü ileriye doğru itiverirdin mesela. Bir anda olurdu, biterdi. Ama kaybetmek böyle değildi. Kaybetmek, kalp ormanına düşen kor bir ateşle yanmak, yanmak, yanmak ve ormanda yanacak bir şey kalmadığında o boşlukta sallanan salıncakta tek kişi kaldığının ayrımına varmak demekti. Boşluğun da bir ağırlığı, bir hacmi olduğunu fark ettiğin halde bunu hiçbir matematik teoremi ile açıklayamamak demekti. Omuzlarını aşağı düşüren, adımlarına ayaklarına pranga bağlamışlar da sen onlarla birlikte yürüyormuşsun havası veren bir ağırlıkla sınanmak demekti. Her sabah ağzında kekremsi bir tatla ve kesif bir pas kokusu ile güne başlamak demekti kaybetmek. Bu tadı da, kokuyu da, bütün kaybedenler bilirdi. Kaybettiğini anladığında, her zamankinden daha iyi koku alırdı insanın burnu. Tıpkı avcı köpekleri gibi. Pasın kaynağını aramaya nereden ve nasıl başlanırdı? Kaynağı ararken, kurumuş kan lekelerine rastlanırsa ne yapılırdı? O lekelerin kaynağına nasıl varılırdı? Bunu da bilirdi bütün kaybedenler. Kaynağı arayan yolcuları, bir şelale selamlardı yolda. Gürül gürül. Bununla bitmezdi yol. Şelalenin yan tarafına, o terk edilmiş mağaraya kadar uzanırdı. Kaybedenler şaşırmazdı buna. Korkmazdı. Mağaranın tahta kapısına bir bıçakla saplı duran nota ve orada yazılanlara da şaşırmazdı: Çığlıktır deniz. İstersen duyarsın. İsteseydin duyardın. Duymadın.

    2. Çığlık: Eşikten Atılan İlk Adım

    Duyduğum en tılsımlı sesti oysa. Yakınlardaki bir zeytin ağacından, avuçlarıma akan billur bir nehir gibiydi kuş sesleri. Sesleri o kadar yakındaydı. Ölümsüzlük de çok yakındaydı o an, tıpkı zeytin ağaçları gibi. Kapının eşiğinden adımımı ilk attığım gündü. Burnumun deliklerinden içeriye yoğun bir toprak kokusunun yayıldığını hissedip irkilmiştim. Toprak kokusu da çok yakındaydı o an. Az önce yağmur yağmış gibi. Ölüp ölüp her seferinde yeniden dirilmenin şarkısını söyler gibi. Bir şarkı. Hüzzam, içli. En uçarı sevinçlerini, en yakıcı hüzünlerinde saklar gibi.

    Adam boyu otların arasına saklanmış gizli bir bahçe gibiydi bahçemiz. Öylesine bakımsızdı. Bize hoş geldin demeye gelen ziyaretçilerimizden biri, babamı görür görmez: “Çok işi var buranın çok, yıllardır bu toprağa kazma değmedi, işiniz var valla bu bahçeyle Nazım bey” deyiverdi. Çalışkan adamdı babam. Yeni komşumuzun şehirli halimizi alaya alan, heves kıran sözlerine aldırmadı. Yalnızca çalışkan değildi babam, akıllıydı. Başkalarının satır arasında söylediklerini de duyardı. Onun kurnazca yönlendirmeleri anlamadığını sanırlardı. Halbuki babam o tuzakları görürdü, etraflarından dolanırdı. Yoluna bakardı. Kendi yoluna. “Yavaş yavaş yaparız bir şeyler, tasalanma sen komşu” dedi. Kişilik savaşlarına girmedi, kendi deyimiyle güzel canını üzmedi. Münasebetsiz komşumuzda babamdan istediği sözleri duyamayınca: “Haydi, bana eyvallah o zaman beyim” deyip gitti.

    Evin eşiğinden adımımı atar atmaz, garip bir şey oldu. Duvarlardaki gölgeler yer değiştirdi. Sesler, saklandıkları yerde şöyle bir hareketlendi. Yol yorgunluğudur deyip geçtim, içimdeki tuhaf titremeyi bir türlü geçiremedim. Annem “Haydi gel, sana evi gezdireyim” dedi usulca. Annemle babam, avukattan evin anahtarlarını teslim almak için geldiklerinde şöyle bir göz ucuyla süzmüşler evi. Zaten ev dayalı döşeliymiş. Babamdan duymuştum. Telefonda durmadan varis ağrılarından yakınan babaanneme küçük kırmızı evimizi anlatırken, “Bir kibrit çöpü bile götürmemize gerek yok” demişti. “Seni de getireceğim buraya anne. Birkaç güne kalmaz, gelir alırım senide.” Babaannemin sesine küs kuşları tünemişti. Babaannem işte. Ne zaman olaylar onun istediği gibi gelişmese, böyle yapardı babama. Sesine bir burukluk gelirdi. Çocuksu bir burukluk. Ciddi ciddi küserdi. Ne olduğunu soranlara da “Benim küs kuşları kondu yine pencereye” derdi. Babam onun gönlünü alıncaya kadar babaannemin bin dereden su getirdiğine kim bilir kaç kez tanık olmuşumdur. Özellikle dedem öldüğünden bu yana daha bir ilgi istiyordu babaannem. Eğer ‘yalnızlık’ ve ‘yaşlılık’ kelimelerinin yan yana nasıl durduğunu tasavvur edemeyen biriyseniz, yüksek olasılıkla babaannem için aksi ihtiyarın teki der geçersiniz. Hayattaki bütün gerçek bilgiden yoksun, ezbere yargılar böyle yapar. Çünkü olayları ya da insanları doğru değerlendirmek, ancak ahkâm kesmeden ve o insanın hikâyesini, olayların oluşumunu tetikleyen koşulları göz ardı etmeden başarılabilecek bir şeydir. Yalnızca ipuçlarını iyi birleştirmek yetmez, ipin düğümlendiği yerde düğümü açacak sabır gerekir kesecek makas değil. Yapacak bir şey yoktu. Bunlar da, babaannemin kuşlarıydı işte. Sesleri de bir başkaydı, kendileri de. İnsanların yaşadıkları çağlara bağlı olarak, imgelere yükledikleri anlamlar da değişiyordu gitgide. Yaşlılık dedikleri de, başlı başına bir çağ değil miydi? Kuşlar seslerine tutunup zamansızlığa öykünürlerdi bazen, adımlarını zamanın adımlarına uydurabildikleri olurdu. Bazen de, sonunu bile bile kavgaya tutuşurlardı zamanla. Mesele kuşlar değildi ki! Ortak bir imgeden söz etsek bile, ona baktığımızda gördüklerimiz aynı değildi. Menziller farklıydı, boyutlar farklıydı. Hikâyelerimiz çok farklıydı birbirinden. Velhasıl, büyük hanım yazlık evimize ilk gidişimizde ön koltuğa kurulamadığına göre, Ege denizinin suyunun varislerine çok iyi gelecek olmasında öyle çok da kendine mutluluk payı çıkartılacak bir yan yoktu. Babam ne söylerse söylesin, o anlamak istediğini anlamış ve kendini anladıklarının doğruluğuna inandırmıştı. Babaannemin kaprisleri, bizim sevgimizi ölçmek için bulunmuş oyunlardı sadece. Tanımaz mıyım babaannemi ben!

    3. Çığlık: Dalmışım Anne!

    Alt katın girişinde, L şeklinde bir salon karşıladı beni. Salonun baş köşesindeki sedirde bir süre oturup, şöyle bir etrafa baktım. Mutfak, salona göre biraz daha yukarıdaydı ve Amerikan mutfağına benzer bir yapıdaydı. Bahçenin bir ön, bir de arka girişi vardı. Alt kattaki lavaboda yüzümü yıkarken, annem seslendi. “Yıldız, yukarıdayım!” Yüzümü yıkamak iyi gelmiş olmalı ki, bir solukta çıktım merdiven basamaklarını. Yukarı katta iki oda ve bir banyo daha vardı. Denize bakan balkonlu odayı bizimkiler kapmıştı. Kapmıştı diyorum, çünkü oldum olası zaafım vardır balkonlara. Cümle âlem bilir. Benim için balkonu olmayan ev tamamlanmamış bir ev gibidir. Benim odam hem denize hem de bahçedeki salkım söğütlere baktığı için, bu odayı sevebileceğimi düşünmüş annemle babam. ”İçine sinmezse, söyle kızım” dedi şefkatle annem. Bense cama doğru boynumu uzatmış, çoktan salkım söğütlerin çekim alanına girmiş, odamı benimsemiştim bile. Salkım söğütlerin arasından sisli bir deniz açılıyordu ufka doğru. Balkon aşkım uçup gitti o ufukta. “Bu eşyalar, önceki ev sahiplerininmiş Yıldız”. “O kadar yenilerdi ki, atmaya kıyamadık” Bunları söylerken odadaki iki ranzadan bozma tek kişilik yatağı, başucumdaki aynalı komodini, üzerindeki kibrit kutusundan yapılmış ahşap ev maketini, ahşap giysi dolabını gösterdi annem. Giysi dolabının yan tarafındaki, oymalı bölmede bulunan raflara takıldı gözüm. Odadaki her şey öyle incelikli ve güzeldi ki, kalıbımı basarım bu odada daha önce bir genç kız yaşamış diye geçirdim içimden. Tam o sırada, garip bir şey oldu. Duvardaki o fotoğraf, bende buradayım dercesine adeta göz kırptı bana. Alt tarafı bir fotoğraftı. Oymalı dolabın hizasında asılı, sıradan bir fotoğraf. Genzimdeki bu metal tadı da neyin nesiydi öyleyse? Annemi telaşlandırmanın âlemi yoktu. Biraz tez canlıdır benim annem. Şimdi, eleği kepeğine karışır. “Yıldızın hayal gücü coştu yine” diye telaşlanır. Annemin, hayal gücümle bir derdi yoktur aslında. Gerçeklerle aramdaki ip kopuverecek diyedir endişesi. Gerçek ve hayal gücü arasındaki o meşhur ip sanki çok kalınmış gibi. Bakışlarımın fotoğrafa sabitlendiğini fark eden annemi rahatlatmak istercesine gülümsedim. “Dalmışım anne.” Daldığı derin sulardan, vurgun yemeden çıkmayı her zaman başaramıyor insan.

    4. Çığlık: Nereden Çıktı Bu Paslı Metal Tadı?

    “Ayakta uyuyorsun sen Yıldız, en iyisi biraz dinlen odanda. Camı da açık bırakıyorum, temiz havada daha iyi uyursun.” diyerek yanımdan ayrıldı annem. Gözüm fotoğrafta, uyumuş, kalmışım. Ne kadar zaman geçti, bilmiyorum. Bir sesle irkildim uykumdan. Açık denizde olduğumuz ayrıntısı aklımdan çıkıvermiş. Sert rüzgârın etkisiyle, fotoğraf küt diye düşüvermiş uyuduğum yatağın üstüne. İyi ki, çocukluğumdan beri yaptığım gibi kıvrılıp tostoparlak uyumuşum. Ters dönmüş fotoğrafı, yerine asmak için doğruluyorum. Fotoğrafın arkasına, bantla iliştirilmiş bir not buluyorum. Notta şunlar yazıyor: Çığlıktır deniz. İstersen duyarsın. İsteseydin duyardın. Duymadın. Rüyada olduğumu sanıyorum. O fotoğraf, çok canımı yakıyor. Kurtulmak istiyorum ondan. “Anneeeee!” diye avaz avaz haykırarak palas pandıras aşağı iniyorum. “Etini mi koparıyorlar Yıldız, bu nasıl bağırmak. Sen uyumuyor muydun Allah aşkına!” diyor annem çayı demlerken. Saat beş suları olmalı. “Hemen o fotoğrafı indirelim duvardan ne olur, o fotoğrafta ne var anne, ne var o fotoğrafta?” diyorum. Dilimdeki paslı metal tadının, oradan bütün sözcüklerime yayıldığı duygusuna kapılıyorum. Hem kanatıyor, hem kanıyor bütün sözcükler. Annemin bakışları sisleniyor. Ne zaman bizden bir şey saklasa, böyle olur. Tanımaz mıyım annemi ben! “Çok güzel bir fotoğraf o Yıldız, derdin ne ki senin o fotoğrafla?” diyor bana. “Sana ne zararı var? Kalsın işte. Benim hatırım için kalsın hiç olmazsa.” O fotoğraf ile annemin hatırının ne türden bir ilişkisi olduğunu kavrayamıyorum uyku sersemi.

    5. Çığlık: Metal Dişli, Alev Yeleli Ejderha

    Babam, bahçeyle uğraşırken, kan ter içinde kalmış. “Çaylar nerede kaldı hanım?” diye sesleniyor içeriye. “Kurabiyeler pişmek üzere, biraz daha sabret Nazım!” diye karşılık veriyor annem. Sesi yumuşuyor babamın. “Tamam, çapaya devam.” diye sesleniyor içeriye. Muzip adamdır babam ve üstelik dayanamaz kurabiyeye. Yelkenleri suya iniyor haliyle. Tanımaz mıyım babamı ben! Annem, mutfakta ayaküstü anlatmaya başlıyor bana o fotoğrafın hikâyesini. “Yıllar önce, dedenle mahalle bakkalı işlettiğimizden söz etmiştim sana, hatırlıyorsun değil mi Yıldız?” Evet, anlamında başımı sallıyorum. “Hani, Tekel’den sigara almaya giderdim Eminönü’ne. Dönüşte, bir de yol parası vermeyeyim diye yürürdüm. Babamın yol parası olarak kullanayım diye verdiği iki liraları harcamazdım hiç. O paraları biriktiriyordum çünkü. Babama vermek için. Ailemiz için. Neden bana bunları bir kez daha anlatma ihtiyacı duymuştu ki annem? “Bir gün, Eminönü’nden Fatih’e doğru yürürken gördüm o fotoğrafı. Geçitteki tezgâhlardan birinde satılıyordu. Almadım ama. Daha yeni yeni doğrultuyorduk belimizi. İstanbul gibi bir yerde, onca çocuğun boğazına bakıyordu babam. Kolay mı? İstanbul’a gelmeden önce, köyde rüyama girerdi İstanbul. İstanbul’un, metal dişleri olan bir ejderhaya benzediğini düşünürdüm. Çocukluk işte. Gelip beni ısırırdı rüyamda, sonra ejderhanın ağzındaki metal dilime, oradan da kanıma yayılırdı. Köyde, “İstanbul, insanı yutar!” derlerdi büyükler. Ejderhaydı işte İstanbul: Metal dişli, alev yeleli bir ejderha. Aklım kaldı o fotoğrafta. Yanımda, onu almaya yetecek kadar para da vardı. Almadım işte. İçimde kaldı o fotoğraf yıllarca.” “Ne yani, bu fotoğraf, o fotoğrafın aynısı mı?” deyiveriyorum şaşkınlıkla. Başını sallıyor annem. “Evet, aynısı!” Söyleyecek söz bulamıyorum. “Çok istediğin şeyler, döner dolaşır bir gün seni bulur.” der hep babaannem. Haklı mı acaba? Yoksa basit bir rastlantı mı bu? Basit bir rastlantı sanılan şeylerin ucu öyle yerlere çıkıyor ki, onların bile yazgısına hizmet ettiğini düşünmeden edemiyor insan. Yine de emin olamıyor ama. Yıllar önceki bir fotoğrafın, bir bakışın ya da bir sözün hangi kılıkta hayatına geri döneceğine emin olamıyor. Nasıl olsun ki? Fotoğrafların, bakışların ya da sözlerin bile kendi tarihleri, kendi iç zamanları var. Hani bir şeyi çok istersin, uğraşır didinirsin bir türlü senin olmaz o. Birini çok beklersin, bir türlü gelmez. Çünkü herkes isteklerine, beklentilerine kendince zaman biçer. O zaman dolunca da, bırakır ardına düştüklerinin ardını. Bumerang etkisini unuturuz biz. Hayata ne yollarsak, bir gün bize geri gelir. Geri gelmesi, bir gün gitmiş olmasından bağımsız değil. Bu kadar basit. Hepimiz, bir zincirin halkaları gibiyiz. Birbirimize bu kadar bağlıyız işte. Tek tek halkalar, zincirin kendisinden bağımsız değil. Hal böyleyken ve hikâyelerimizin sokakları birbirinin içinden geçerken, kimse sandığı kadar ‘yabancı’ değil birbirine. Zihnimde sorularla, annemin çay sofrasını verandaya hazırlamasına yardım ediyorum. Babam zamansızlık kompartımanına bilet almış gibi. Seslenmesek, güllerin dibini çapalarken kendini kaybedecek. Belki de, bir tek kaybetmeyi göze alanların kazanmasına izin veriliyor bu hayatta. Olamaz mı? Olabilir.

    6. Çığlık: Deniz Kızı Eftelya

    Sofrada sohbet koyu. Üçkâğıtçı avukata vekâlet vermiş Asude hanım. Evin tapusunu ondan almışız. Babam tapuyu alana kadar, avukat Cezmi bey’in tek ayaküstünde anlattığı onca yalanı anlatırken basıyor kahkahayı. Kahkahası uzun sürer babamın. Bu sefer sürmüyor. “Kadıncağızın kendine hayrı yoktu, ne yapsın? Eli mahkûmdu o avukat bozuntusuna. Zavallı Asude hanım. Çok talihsiz kadınmış!” diyor. O an, avukatın dişleri de, ejderhanın metal dişlerine dönüşüyor zihnimde. “Asude hanım kim baba?” diyorum. Onun kim olduğunu da, kızı Ada’nın hikâyesini de bu sayede öğreniyorum. Babamlar da, avukattan öğrenmişler olanları. Gerçi o adam, bire bin katıp anlatmıştır bildiklerini ya neyse. Asude hanım, küçük kırmızı evin sahibi. Evi satın almamızdan kısa bir süre sonra ölmüş. Benim odam da, denizde vurgun yiyen kızının odasıymış meğer. Demek ki, içimdeki o tuhaf titremenin nedeni buymuş. Gel de anlat şimdi bunu hayatı yalnızca akıl melekeleriyle algılamaya çalışan insanlara, gel de anlat! 

    Anlatayım: Ada âşıkmış denize. Denizi de, insanları da çok severmiş. Hiç ayırmazmış insanları birbirinden. Kasabada, ‘Deniz kızı Eftelya’ diye çağırırlarmış onu. Balıkçı Rasim koymuş bu adı ona. Bir süre sonra, Ada’nın asıl adını unutmuş kasaba halkı ve kızın adı Eftelya kalmış. Babaannem, insanların isimleriyle müsemma olduklarını söyler dururdu. Denize kendini bu kadar ait hisseden birinin, lakabının “deniz kızı” olması ilginç ve bir yandan da, bunda şaşılacak bir şey yok. Karşı kıyımız Midilli. Terastan bakınca, karşı kıyının ışıkları görünüyor. Bizi birbirimizden ayıran o köşeli çizgilerin, hepsi birer yanılsama. Yine de insan, evlerin ışıklarını bu kadar yakından görünce bunu daha iyi anlıyor. Kardeşlik tohumlarının atıldığı topraklarda, ‘yabancılık’ diye bir meyve boy veremez. Kardeşiz biz. Ada, bunu biliyordu. Balıkçı Rasim de, Ada’nın bu gerçeğin bilincinde olduğunu biliyordu bence.

    7. Çığlık: Dip Taşları, Kalp Ağrıları 

    Balık gibi yüzermiş sabahtan akşama kadar Ada, ama onun asıl tutkusu ‘dalmakmış’. Usta bir dalgıç olduğunun hakkını, herkes teslim edermiş kasabada. Odası, denizin dibinden topladığı türlü taşlarla doluymuş Ada’nın. O usta dalgıç, gitsin vurgun yesin olacak şey mi? Böyle bir şeyin nasıl olabildiğine akıl sır erdirememiş kimse. Gencecik kızını, denize kurban vermiş Asude hanım. Terslikler geldi mi, üst üste gelir derler. Derken Asude hanım, üzüntüden hastalanmış. O şen şakrak kadının buz gibi bir suskunluk giyindiğini gözleriyle görmüş herkes. O olaydan sonra, bacaklarına dayanılmaz bir ağrı saplanır olmuş. Önce, arada sırada saplanıyormuş ağrı. Gün geçtikçe, aralıkları sıklaşmış. Bir gün adımını attığında, bacakları kasılıp kalmış. Uzun bir süre yerinden kıpırdayamamış Asude hanım. Akşam olanları anlatınca, alıp doktora götürmüş onu Serbülent bey. Serbülent bey, Asude hanım’ın eşi. Asude hanım’ın ağrısının, kalbinde olduğunu anlayamayan eşi. Bağrına taş basmış bir annenin evlat acısının bir oda dolusu dip taşı ile giderilemeyeceğini, dünyada böylesi bir acının boşluğunu doldurabilecek kadar çok sayıda dip taşı olamayacağını kavrayamayan eşi. Bedensel tepkilerin dahi, düşünce dünyasında yaşananlardan kaynaklandığını tahmin edemeyen eşi. Aslında, Serbülent bey’e karşı biraz ön yargılıyım. Babamın ağzından size bu hikâyeyi aktarırken, Serbülent bey konusunda nesnel olamadım. Yorumlar tamamen bana aittir, itiraf ediyorum. Devam edeyim en iyisi anlatmaya ben. Doktorlar, Asude hanımın sinir uçlarında bir bozukluk tespit etmişler. Doktorunun yorumuna göre, Asude hanımın yaşadığı duygusal sarsıntıların bedensel sonucuymuş bu. Bir nevi, sinir uçlarının aralarındaki ileti kesintiye uğramaya başlamış. Çok sarsıcı acılar, neler yapıyor insana! İnsanların acıya verdikleri tepkiler kadar, acıyla baş etme biçimleri de birbirinden ne kadar farklı. Serbülent bey’in bir kuşluk vakti, yangından mal kaçırır gibi eşyalarını toplayışını ve evden çekip gidişini babamdan dinlerken bunları düşünüyorum. Kiminin acısı bangır bangırdır mesela. Kimi içine gömer acısını. Bakınca, göremezsin. Acı denen duyguyu, basmakalıp yaklaşımlara hapsedemezsin. İster haykırsın, ister sussun yine de dünyanın en yalnız duygusudur acı. Bu gerçeği, allame-i cihan olsan değiştiremezsin. Acısını haykırabilenler, bir nebze olsun ferahlar. Acısını saklayanların, çığlığı sıkışır içerideki mağaraya. Bilemezsin. Bir tek köpüren ve kabaran deniz tanıktır buna. Emanete hıyanet etmez deniz. Deniz ihanet etmez insanlar gibi.

    O fotoğrafı, Ada’nın odasına olaydan sonra asmış Asude hanım. Fotoğraftaki gibi, Ada hep çocuk kalsın mı istemiş? Fotoğraftaki küçük kız, fotoğrafın karesinde donsun, hiç büyümesin mi istemiş? Zaman akmazsa büyümek yoktur ya, zaman akmazsa ölümden uzak durabilir ya insan. Ada bir masumiyet sembolüyse onun zihninde, o masumiyeti mi yitirmek istememiş acaba dayanmak için? O notu neden yazmış ve neden fotoğrafın arkasına bantlamış? Artık, cevapları yalnızca tahmin edebiliriz. Notta yazanlar, biraz Serbülent bey’e serzeniş gibi. Öyleyse, neden ona söylenmemişler ki? Söylendiklerinde, işe yaramayacaklarından emin olduğun sözcükleri kendine saklarsın. Onun için mi? Biraz yaşam öğüdü gibi. ‘Denizin sesine kulak ver’ der gibi. Acısını denize dökmeye karar vermiş, yalnız bir kadından söz ediyor gibi. Kendi bile yazdıktan sonra unutmuştur o notu belki. Olamaz mı? Olabilir.

    Sana, şimdiye kadar denizin kıyıya getirdiklerinden söz edip durdum. Hep. Denizin önüne katıp, beraberinde götürdüklerinden söz etmedim. Hem de hiç. Zaten, Asude Hanım’ın hikâyesiyle yolum kesişmeseydi aklımın köşesinden geçmeyecekti:

    Yalnız kazandıklarımız değil, kaybettiklerimiz de buluşturur bizi.

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    Görsel: Bonnie Moreland

     

    Devamı [...]

Edebiyat Defteri

  • SEN BENİ ANLIYORSUN AMA BEN SENİ ANLAMIYORUM

    Galip Çağ

    Çehov Altıncı Koğuş’un da çok fazla soru sorar Dimitriç üzerinden okuyucusuna. Ve bir hesaplaşmaya girer. Acının ne olduğuna dair bir fikriniz var mı? Şunu sormama müsaade edin: Çocukken hiç dayak yediniz mi? Peki ya siz?

    Acıyı anlamak iddiası şüphesiz ki insani duruşun altına saklanmış bir samimiyetsizlik ve reflektif bir teselli çabasını barındırır. Büyük oranda gizli bir kibir konformizmi de. Hatta Çehov’a göre acıyı küçümsemeyi de. Acıyı küçümsersiniz ama parmağınızı kapıya sıkıştırdığınız vakit en yüksek perdeden inlersiniz derken bu durumu bizim anlayacağımız şekliyle sana göre hava hoş der aslında.

    İnsanın en büyük hatası, bir trajediyi ya da bu aşamaya gelmemiş bir acıyı kendi idrakine yaslayıp; henüz yaşamadığı bu gerçekliği, çoğu zaman tanrısal bir tevekkülle kabullenilmesi yönündeki telkinidir. Ona göre muhatabının acıya verdiği tepki ne aşamada olursa olsun aşırıdır. Bu kadarı fazladır ve artık pes edilmelidir. Yapacak bir şey yoktur zira ona göre acıya verilen hissi tepki faydalı değildir. Kabullenilmelidir bu durum ve hızlı bir şekilde yeni bir hale dönüşülmelidir. Ama bu talepte bulunma hakkının ona kim tarafından verildiği meçhuldür. Zira tecrübeler kişinin ancak kendi beden ve ruh dünyasına dair dönüşümün belirleyicileridir, kimse kendi yaşadıkları üzerinden muhatabının tepkilerini yargılama hakkına sahip değildir. Bunu anlaması zor olsa da içmediği şarabın sarhoşluğuyla eş bir yaşanmışlık ve anlama iddiasıdır ortaya koyduğu.

    Acıya karşı bağırarak, gözyaşlarımla cevap veririm. Yapılan alçaklıklara öfkeyle, iğrençliklere ise tiksinti duyarak tepki gösteriririm. Bana göre bu, hayatın ta kendisidir diyen Çehov da işte acıyı yaşayandır, gerçek olandır, insandır. Acının insanda yarattığı kurgusuz saflığı ve kaybedilmiş dünya dengesini ortaya koyan kişidir. Aynı romanda olduğu gibi delidir ama. Kolayca ötekilenir. İsyanla suçlanır. Artık bir birey değil vakadır. Ardından fısıltılar yükselen akl-ı selim olmayandır diğerlerine göre. Onu teskin etmelidir acı çekmeyen herkes. Çünkü o bunu tek başına yapamazdır. Şimdi o acıya tepki veren herkesten daha acizdir. Yafta yafta üstüne gelmektedir.

    Ancak;

    Onlar sadece dışa bakarlar bu süreçte. Kanlanan gözlere, kızaran yüze ve titreyen ellere… Normal değildir bu görüntü. Peki ya içerde neler olup bitmektedir?

    Acı çeken kişiyi en çok zorlayan şey acının başladığı nokta ya da olaydan uzaklaşamayan zihindir. Darbenin zihne ve gönle ilk vurduğu an soyları tüketen dev meteorun yer yüzünde açtığı dev kraterdir. Ve insan o darbenin açtığı kratere esir olur uzun süre. Zihninde yankılan tek soru “neden”dir. Herkes bir an önce o kraterden çıkmasını bekler ama sorun acı çekenin o krateri kapamadan olması gereken yeryüzü seviyesine çıkmaya niyetli olmamasıdır. Çünkü o krater orada oldukça bilinçli olarak buraya düşer an be an. Acısını sırtında bir kaya gibi taşıyan sisifostur şimdi. Lanetlenmiş gibidir. Tam kurtuldum artık dediği yerde o sırtındaki kayadan yeniden yuvarlanır en derine. Her yeni gün yeniden…

    Acı çeken kişi anlaşılmayı değil kabullenilmeyi, kabul edilmeyi bekler sadece. Zira ona göre davranışlarındaki anormalliği anlamayan kişi acısını anlamayan değildir, kadı ki bu mümkün değildir zaten. Onu anlamayan kişi acı çektiğini kabullenemeyen, kabul edemeyen kişidir.

    Acı çekene bu bir sınavdır diyerek ona başka bir yanlış yönden yaklaşan kişi aslında kendi sınavını kaybetmiştir. Çünkü acının birleştiriciliğini red edip kendini bu yaşanan gerçekliğin dışına atmıştır. Kendine o acıya omuz vermek yerine uzaktan, incecik bir çubukla yerde yatan cesedi dürten meraklı adam misyonu biçmiştir. Kabullenememiştir yerde yatanın yaşıyor olabilme ihtimalini. Sadece hüküm vermiştir. Yerde yatıyor ve hareketsiz o zaman ölü. Ona iyi gelecek eylemini orada bitirmiştir artık. Hâlbuki beklenen yanına gidip nefesini kontrol etmektir.

    Kibrin türlü hali var ve bunlardan biri de insanı tanıdığın ya da anladığın vehmidir. Kibrini yen, kimseye imtihan biçme ve anlamaya değil kabul etmeye çalış.

    Devamı [...]

Divanlardan

  • FUZULİ’DEN BİR SEVDA VE ISTIRAP GAZELİ

    Hazırlayan: Faik Muharrem

     

    Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı
    Felekler yandı âhımdan murâdım şem'i yanmaz mı

    Kamu bîmârına cânân deva-yı derd eder ihsan
    Niçün kılmaz bana derman beni bîmar sanmaz mı

    Şeb-i hicran yanar cânım döker kan çeşm-i giryânım
    Uyarır halkı efgânım kara bahtım uyanmaz mı

    Gül-i ruhsârına karşu gözümden kanlu akar su
    Habîbim fasl-ı güldür bu akar sular bulanmaz mı

    Gâmım pinhan tutardım ben dedîler yâre kıl rûşen
    Desem ol bî-vefâ bilmem inanır mı inanmaz mı

    Değildim ben sana mâil sen ettin aklımı zâil
    Beni tan eyleyen gafîl seni görgeç utanmaz mı

    Fuzûlî rind-i şeydâdır hemîşe halka rüsvâdır
    Sorun kim bu ne sevdâdır bu sevdâdan usanmaz mı

    GÜNÜMÜZ TÜRKÇESİ VE YORUMU

    1. O yar, beni candan usandırdı, cefadan hiç usanmaz mı? Çektiğim ahlardan gökyüzünün katları bile tutuştu, dilek mumum yanmaz mı?

    Divan şiirinde sevgili güzelliği kadar vefasızlığıyla da öne çıkar. Çünkü asla aşığa yüz vermez, onun acılarına aldırmaz. Âşık, ne kadar dertli olursa olsun sevgilinin nazarında çektiği acıların hiçbir ehemmiyeti yoktur. O, canından usanacak kadar çok sevse de sevgili için çektikleri bir hiç hükmündedir. Aşığın ıstırabı gelip geçici ve ehemmiyetsiz acılardan ibarettir sevgili için.

    Aşığın gönlü acılardan dolayı öyle yanar öyle yanar ki ah ettikçe ağzından adeta alevler çıkar. O alevler o kadar yükseğe ulaşır ki feleğin tüm katlarını ateşe verir. Divan şiiri anlayışından gökyüzü dokuz katlı olarak tasvir edilir. Aşığın derinden gelen ahları, feleğin en alttan en üste tüm katlarını tutuşturacak bir yangına sebep olur. Burada günbatımında ufkun kızarmasına da gönderme yapılır. Akşam oldu mu artık sevgiliyi görme ümidi yoktur. Herkes evine çekilmiş, kapılar pencereler kapatılmıştır. Âşık, sevgilisini azıcık da olsa göremeyecek olmanın üzüntüsüyle daha derinden ah çeker, bu ah gökyüzünü tutuşturur ve günbatımındaki kızıllık oluşur. Fakat gökleri tutuşturan bu ateş murat mumunu yakmaz. Bilindiği gibi türbelerde dilek dilemek için adak mumları yakılır. İnsanlar bu mumu yaktıktan sonra dileklerinin kabulü için dua ederler. İşte her yeri yakıp tutuşturan o ahlar, murat mumunu yakmaya yetmez nedense. Bu yüzden de aşığın sevgiliye kavuşmak için ettiği dualar bir türlü kabul olmaz.

    2. O sevgili, tüm hastalara derman dağıtır. Bana neden derman olmaz, beni hasta ve çaresiz görmez mi?

    Sevgili, Mesih’in mucizesine sahiptir. Onun sözleri, bakışı, öpüşü, dudakları çaresiz hastalara bir dermandır. Onları iyileştirir, hayata döndürür. Fakat sevgili aynı zamanda vefasızdır. Herkese sıhhat dağıtırken aşığın gönlünü yaralamak, ona eziyet çektirmek için aşığa derman vermez. Güzel birkaç çift söylemediği gibi bakışlarını bile kaçırır ondan. Çünkü aşığın aşkına inanmamaktadır. Burada ikinci dizedeki vurgunun sebebi de budur: “…beni bîmar sanmaz mı”  Sanmaz, inanmaz. Aşığın aşkının onun nazarında bir kıymeti yoktur, içten içe yanması da acı çekmesi de önemsizdir. Zira sevgili vefasız olduğu kadar umursamazdır da.

    3. Bu ayrılık gecesinde canım yanar, gözlerimden kanlı yaşlar dökülür. İnleyişim herkesi uyandırır da kara bahtımı uyandırmaz mı?

    Âşık, aşk derdinden dolayı sürekli yaralı ve hasta bir haldedir. Geceleri ayrılık acısı, hasret ve çaresizlik katmerlenir. Ahları, inleyişleri artar aşığın. Daha derinden, daha içli yakarır. Onun iniltileri, yakarışı, ağlaması, feryat figan etmesi tüm mahalleyi ayağa kaldırır ama talihini uyandırmaz. Kara bahtı başından gitmez, talihi bir türlü açılmaz. Esasında onun derdi bu feryatları sevgilinin duymasıdır. Herkesin duyduğu o ahları sevgili duymaz kesinlikle. Duysa da duymazdan gelir, neredeyse keyif alır aşığın çektiği acıdan.

    4. Yanağındaki güle karşı gözümden kanlı yaşlar akar. Sevgilim, gül mevsimindeyiz, (bahardayız) bu mevsimde akarsular bulanık akmaz mı?

    Divan şiirinde çok klasik bir mazmundur sevgilinin yanağının güle benzetilmesi. O gülü görünce aşığın gözünden kanlı yaşlar boşanır. O gülün kırmızılığı biraz da aşığın gözünden akan kanlı gözyaşları iledir. O sular gidip o gülü ve ait olduğu gül bahçesini besler. Böylece burada hoş bir görüntü de oluşturur şair: Baharda akarsular bulanık ve coşkun akar. Gözünden akan yaşların suları bulandırdığını, suların bu yüzden bulanık aktığını söyleyerek zarif bir mübalağa yapıyor.

    5. Ben gamımı, acılarımı gizli tutuyordum. Bana “Git yârine açıl!” dediler. Gidip desem o vefasız sevgili bana inanır mı inanmaz mı?

    Aşkın en kıymetli tarafı gizli olması, belki sevgiliden bile saklanmasıdır. Oysa çevre, aşığa baskı yapar git açıkla diye. Eğer âşık sabırsız davranır ve aşkını aceleyle ilan ederse büyük bir sırrı faş etmiş, ortalığa düşürmüş olur. Üstelik sevgili, alaycı tavrından dolayı bu ilan-ı aşkı küçümser, muhtemelen inanmaz.

    6. Ben sana düşkün değildim. Seni görünce aklımı yitirdim. Bu halimden dolayı beni kınayanlar seni gördükçe utanmazlar mı?

    Âşık, her zaman sevgiliye düşkün değildi. Hayatının bir dönemecinde onu gördü, tanıdı, sevdi. Aşk derdine düşünce akli melekeleri zorlandı, tıkandı. Aklını yitirmeye yakın bir çılgınlık haline düştü. Çılgınlığı yüzünden onu tanıyan herkes kınamaya başladı. İşte burada âşık bu gerçeği vurguluyor: Ben seni tanıdıktan sonra aklımı yitirecek oldum ve herkesçe kınandım. Oysa senin güzelliğini görenler hakkımda dedikleri kötü sözler için utanmıyor mu? Senin güzelliğin elbette aklımı başımdan alır, seni gören biri nasıl sağlıklı kalabilir?

    7. Fuzuli, aşkından ötürü çılgın biri rinddir. Hem de bu halinden dolayı halka rezil rüsva olmuştur. Hele bir sorun ona, bu sevdadan usanır mı usanmaz mı?

    Rind, iyilik ve kötülüğü, neşeyi ve hüznü birbirine denk gören kişidir. Onun nazarında dünyaya dair her şey aynı ölçüde değersizdir. Rindlik bir nevi bohemliktir. Dünyaya pul kadar kıymet vermez bir rind. Fuzuli, burada kendisinin çılgın bir rind olduğunu söylüyor. Çılgınlığın sebebi olsa olsa dünyayı önemsememekte gösterdiği dirayetinden ötürüdür. Dünyayı böylesine elinin tersiyle itmiş olması onu halkın gözünde rezil rüsva duruma düşürmüştür. Bunca aşağılanmaya, rezil rüsva oluşa rağmen âşık, aşkından vazgeçecek değildir. Çünkü aşk onun için bir armağan, bir lütuftur. Bu ilahi hediye, insanların kem bakışları için terk edilemez. Sevda, eziyet çekiyorum diye vazgeçilir bir şey değildir. Âşık, aşkından ne olursa olsun vazgeçmeyecektir.

     

    Devamı [...]

Haberler

  • İsmi gibi sadece şiire, şiir üzerine söyleşi ve yazılara yer veren "Sadece Şiir" dergisinin ikinci sayısı yayında. Kafa dergi grubunun çıkardığı Sadece Şiir'in genel yayın yönetmenliğini Umay Umay, editörlüğünü ise Serkan Türk yürütüyor.

    İlk sayısı 2019'un Ekim ayında okurla buluşan "Sadece Şiir" dergisi, üç aylık bir periyotta yayın hayatına devam edecek. Derginin ikinci sayısında Ayşe Kesin'in Şeref Birsel'le söyleşisinin yanı sıra Ertuğrul Aydın'ın "Şiir ve Şiir Sanatı (Poetika) Nedir?" adlı yazısı da bulunmakta. Bu yazılar dışında dergiye eserleriyle katkı sunan şairler ise şunlar:

    Bircan Çelik, Çağlar Yerlikaya, Cevahir Bedel, Çiğdem Sezer, Dilek Bilge, Emel İrtem, Ersin Kurt, Fadıl Öztürk, Göktürk Yaşar, Gülkan Noir, Hatice Nisan, Hasip Bingöl, İlhan Kemal, İlkay Şahin, İnanç Avadit, Karin Karakaşlı, Mazlum Mengüç, M. İnan Filiz, Memo Emin Metin, Mehmet Şah Erincik, Murat Kahveci, Mustafa Ergin Kılıç, Neşe Yaşın, Nihat Özdal, Nilüfer Altunkaya, Onur Caymaz, Onur Köybaşı, Oya Uysal, Özgün E. Bulut, Ömer Erdem, Selahattin Yolgiden, Sema Güler, Süreyya Berfe,  Soner Demirbaş, Pelin Özer, Rauf Gerz, Rıdvan Özkurt, Yiğit Kerim Arslan, Serkan Türk ve Umay Umay.

    Dergiye D&R, Carefour ve Migros gibi bayilerden ulaşmak mümkün.

    Devamı [...]

Sinema

  • HALK KÜLTÜRÜNÜN TÜRK SİNEMASINA YANSIMASI

    Birgül Yangın Aslanoğlu

     

    Sinema, teknik bir buluştur ve mekanik bir eğlencedir. Kolaylıkla bir ülkeye yerleşebilir ve seyirci topluluğuna çabucak seslenip, onları etkiler. Türk sinemasının da kendine has üslûbu, Türk seyircisini etkilemiştir. Filmlerdeki bazı temalar bilinçli ya da bilinçsiz, Türk halk kültürünü yansıtan unsurlar taşımaktadır.

    Sinema, görselliğin insanoğluna güzel yansımalarından biridir. İnsanlar içinde olay olan bir görüntüyü ilgiyle izler. Çünkü insanoğlunun mayasında merak, çevresini izleme, olayları takip etme duygusu vardır. Gerçek bir olayı veya canlandırılmış bir yaşam öyküsünü izlemek her zaman bizlere zevk vermiştir. Sinema, belki de insanoğlunun bu ihtiyacını gidermek amacıyla ortaya çıkmıştır.

    Türk sinemasına baktığımızda, halk edebiyatının türleri açısından incelendiğinde karşımıza pek çok zenginlik çıkmaktadır. Masal, halk hikâyesi, türkü, mâni, ağıt, efsane, destan, atasözü, deyim gibi halk edebiyatı türleri, geleneksel yapı içeren filmlerde çok fazla yer almaktadır.

    Türk filmi elbette ki Türk insanını anlatacak, onların geleneksel yapısına, kültürel öğelerine yer verecek. Kültürümüzün zenginlikleri ister istemez sinemamıza yansımıştır. Türk insanı da atasözü veya deyim kullanmadan konuşamaz, türkü söylemeden yapamaz, çocuklarını ninni ve masallarla büyütür, acısını ağıtlarla dile getirir. Düğününden cenazesine inanç yapısına uygun geleneksel esaslarını uygular. Bu nedenle Türk filmleri, folklor açısından önemli kaynaklardır.

    Türk filmlerinin bazen ismi bazen içeriğiyle halk kültürünü yansıtır niteliktedir. Bir filmde birden fazla halk edebiyatı motifine rastlamak da mümkündür. “Geleneksel yazılı metinlerde, kitle iletişim araçları için görsel ya da işitsel hale getirilmekte, çok sayıda alıcısı olan gündelik tüketim malzemelerine dönüştürülmektedirler. Destanlardan çağdaş edebî metinlere, halk hikâyelerinden efsanelere kadar bütün kültürel verimler, sinema, televizyon ve radyo tarafından tüketilmektedir. Anlatmanın yerini gösterme, okumanın yerini seyretme almıştır.” (Demir, 2015: 14)

    Günümüzde, görsel dünyanın gücünü görmezlikten gelemeyiz. Görsel dünyanın insanları en çok etkileyen unsurlarından birisidir sinema. Türk sinemasında bilinçli olarak hazırlanan senaryolarla, Türk kültürü, nesillere çok iyi tanıtılabilir. Kuşaktan kuşağa aktarmaya çalıştığımız kültürel öğelerimiz gün geçtikçe kaybolmaya başlamıştır. Eğer sinemanın gücünden yeterince faydalanırsak kültürel öğelerimizi gelecek nesillere benimsetebiliriz.
     

    Türk sineması çok sağlam bir yapılanmaya sahip olmasa da bazı filmlerde, yeni nesilleri aydınlatacak pek çok halk bilimi ve halk edebiyatı unsuru vardır. Faruk Nafiz Çamlıbel, “Sanat” adlı şiirinde“Bizim diyarımız da bin bir baharı saklar.” der. Şiirin son dörtlüğünde de  “Başka sanat bilmeyiz karşımızda dururken / Yazılmamış bir destan gibi Anadolu’muz.” demektedir. Anadolu toprakları, çok köklü bir kültür mirası bırakmıştır bizlere. Hangi köşeye adımımızı atsak müthiş bir zenginlikle karşı karşıya kalırız. Giyimiyle, müziğiyle, halk oyunlarıyla, düğünleriyle, cenazeleriyle, yemekleriyle, edebiyatıyla bir bütündür Anadolu. Bu mirası elbette yaşayarak yaşatabiliriz. Sinemanın gelecek nesillere geçmişini öğretme gibi bir misyonu da vardır. Zira kültürel mirasımızın en güçlü taşıyıcılarındandır sinema. Gelecek nesillere bırakacağımız bir nevi külliyattır. Yitip gitmiş gelenek ve göreneklerimizin bir dönem nasıl yaşadığının görsel delilleridir.
     

    Dilerim ki bir gün, tarihimizden, edebiyatımızdan aldığımız mirası daha büyük bir gururla sinemamıza yansıtırız. Çocuklarımızı Yunus Emre, Dede Korkut ve Köroğlu ile buluştururuz. Sinemanın gücünü küçümseyemeyiz. Sinema, edebiyat, tiyatro ve resim sanat dallarının mirasçısı olarak içerisinde pek çok sanat dalının izlerini barındırarak teknolojiden aldığı güçle insanları büyülü dünyasında sürüklemeye devam edecektir. Ama unutmayalım ki küçümsenemeyecek bir gerçek de köklü kültür mirasımızdır. Damarlarımıza, aldığımız her nefese işlemiş bir miras.

                  

    KAYNAKÇA

    DEMİR Asuman, Halk Hikâyelerinin Sinemaya Uyarlanması Bitirme Tezi, Erzurum, 2015.

    DİLÇİN Cem, Örneklerle Türk Şiir Bilgisi, Ankara, 1992.

    HAKAN Fikret, Türk Sinema Tarihi, İstanbul, 2016.

    ASLANOĞLU Birgül,41 Türk Sineması’nda Folklor İzleri, Konya, 2018

    Devamı [...]