Derdimiz Ne?

  • EDEBİYATDAİMA’NIN ÖYKÜSÜ

    Şüphesiz her okur nitelikli metinlerle karşılaşmak ister. Edebiyat ve okuma eylemi daha iyiye doğru çıkılan yolda bitmeyecek bir arayıştır. Edebiyat yolculuğunu “daima” uzun soluklu bir keşif süreci olarak gördük ve yola bu bilinçle çıktık. Çünkü kendini yenilemeyen, kendiyle mücadele etmeyen, kendini aşmak için çabalamayan bir edebiyat ve kültür dünyasının kurumaya mahkûm olduğunun farkındayız.

    Edebiyat Daima, birkaç ay içinde hazırlanmış bir proje değildir. 2007 yılında fikir olarak ortaya atılmış, çeşitli deneme ve incelemelerden sonra siteyi sürdürebilecek yeterlilikte bir ekip kurulamadığı için bir süre nadasa bırakılmış bir projedir. 2010 ve 2015’te de ne yazık ki girişimlerimiz yarım kalmıştı. Ancak günümüzde hem teknik imkânların gelişmesi hem de yıllar boyu bu mecrayı izleyerek edindiğimiz deneyim, sitenin kendi kaynaklarıyla ayakta durup kültür ve edebiyat hayatına yeni bir ses ve soluk getirebileceği inancımızı tazeledi.

    Sitemiz benzer sitelerle rekabet etmek gibi bir amaçla yola çıkmadı. EdebiyatDaima’nın hedefi öncelikle kendini yenilemek, yenilendikçe kendini aşmaktır. Biz, içinde bulunduğumuz acemilik ve çıraklık evresini bisiklete binmek gibi düşünüyoruz: Yola veya tekere bakarsanız yıkılırsınız ama ileri bakarsanız eninde sonunda hedefinize doğru yol almaya başlarsınız.

    EdebiyatDaima; “daima” edebiyatı önceleyecek, içerikten tasarıma eksiklerini ve kusurlarını günden güne düzelterek okurlarını ziyaretçi olarak değil ev sahibi olarak görecektir. Bu mecranın emeklemeye başladığı şu zaman dilimi, sitenin daha iyi, doğru ve nitelikliye koşar adım yürüyeceği daha güzel günlerin de işaret fişeğidir.

    Biz buradayız sevgili okur, hoş geldin!

     

    YAYIN İLKELERİMİZ

    EDEBİYATDAİMA.COM sitesinde yazılarla ilgili birinci önceliğimiz nitelikli ve özgün metinlere yer vermektir. Edebi açıdan bütünlüklü ve kaliteli, düşünsel açıdan ise tutarlı ve yazılar aramaktayız. Haber, duyuru ve tanıtımlarda işlenen konuların güncel olması gerekmektedir. Ancak kitap tanıtımlarında eski kitaplar veya mevcut kitapların eski baskıları da işlenebilir. Yayımlanması için tarafımıza gönderilecek yazılar Word formatında olmalı ve haber yazıları haricinde 400 sözcükten kısa olmamalıdır. Haber nitelikli olanlar dışında 400 sözcükten daha kısa yazılar değerlendirmeye alınmayacaktır.

    Gönderilecek yazı ve haberler özgün olmalı ve daha önce hiçbir mecrada yayımlanmamış olmalıdır. Buna dergiler, gazeteler, kişisel web siteleri, sosyal medya hesapları ve çeşitli online grup / forumlar da dahildir. Basın bültenleri ise başında “Basın Bülteni” ibaresi ile yer alacaktır. Küfür ve hakaret içeren, muhatabını taciz eden veya zorbalığa maruz bırakan yazılara kesinlikle yer verilmez. EDEBİYATDAİMA.COM için önce “insan” gelir ve insan onuru, tartışmaya kapalıdır.

    Sitemizde siyasi içerikli yazılara ve yorumlara yer verilmez. Kamplaşmaya, ayrışmaya, ideolojik çekişmelere zemin hazırlayacak yazıları göndermemenizi rica ediyoruz. Demagojik nitelikli, hamasi söylemlerle kaleme alınmış yazıları tasvip etmiyoruz. Etik değerleri zorlayan, ahlaki sınırları aşan yazılara sitemizde kesinlikle yer verilmeyecektir.

    Yazılarda kaynak göstermek amacıyla dipnot kullanılmamasını rica ediyoruz. Dipnot, ancak ek bilgiler ve açıklamalar için kullanılmalı ve dipnot sayısı beşi geçmemelidir. Kaynak gösterimi için APA yöntemi (parantez içi atıf) kullanılmalıdır. Alıntılar mutlaka birincil kaynağıyla birlikte gösterilmelidir.

    Yazıların her türlü hukuki sorumluluğu yazarına aittir. EDEBİYATDAİMA.COM bu konuda sorumluluk kabul etmez. Hukuki bir ikaz durumunda ilgili yazı kaldırılacaktır. Web sitemiz kâr amacı güden bir organizasyon değildir. EDEBİYATDAİMA.COM sitesinde yayımlanan yazılara telif veya herhangi bir ücret ödenmez. Yazılar yayımlansın yayımlanmasın iade edilmeyecektir. Eser sahipleri yazılarını bize göndermekle editörlerimizin metnin bütünlüğünü ve özünü bozmayacak küçük düzeltmelerini de kabul etmiş olurlar. Eserlerin yayımlanmasıyla ilgili herhangi bir sözleşme yapılmayacak, yazı gönderen herkesin bu şartları kabul ettiği varsayılacaktır.

     

    #DaimaEdebiyat #EdebiyatDaima

    EdebiyatDaima Ekibi

    Devamı [...]

Şiir Defteri

  • Bugüne kadar sitemize birçok şiir gönderildi. Ancak bizimle çalışacak bir şiir editörü bulamadığımız için şiir sayfası açmıyorduk. Güzel haber şu ki artık bir şiir editörümüz var ve her ay onun seçtiği belli sayıda şiiri sitemizde yayımlayacağız.

    Şiirler konusunda da düz yazılardaki kriterler aynen geçerli: Başka yerde yayımlanmamış olma, facebook dahil ghiçbir mecrada yayından önce paylaşılmamış olma, elbette nitelik taşıma ve özgünlük.

    Sizlere güzel ve kaliteli metinler ulaştırmak için çalışıyoruz. Bu yürüyüşte bizimle birlikte yol almak isterseniz eserlerinizi her zamanki gibi WORD dosyası halinde [email protected] adresine gönderebilirsiniz.

     

    #DaimaEdebiyat #EdebiyatDaima

    Devamı [...]

Öykü

  • ÇOLAK

    Hatice Tarkan Doğanay

     

    Yıllardır yanan ateş Muzaffer’in içini bir sonbahar sabahı yaktı. Ocağın ateşi çatıldığı ilk gün yakılmıştı ama bu bitişi kimse hayal edemedi. Faciayı tek sezen evin köpeği Karabaş’dı. O gece sabaha kadar hiç durmadan uludu. Uludu ulumasına da olacakları ne Muzaffer ne Necla ne de Süleyman bilebildi.

    Muzaffer o gün eve peşine taktığı tosbağa kılıklı iki kişiyle geldi. Demir sürgülü kapıdan ayağını atar atmaz taş avludaki sesler bıçak gibi kesildi. Herkes bir müddet kaba etleri üstünde birleştirdiği ellerinde, bir o yana bir bu yana salladığı tesbihin şakırtısını ve yumurta topuklu ayakkabılarının tedirgin edici takırtısını dinledi. O saat sanki biri, kuruttuğu tarhanaları torbalayan Necla’nın ensesinden ciğerine ekşi bir serinlik üfledi. Hemen işi gücü bıraktı avlunun ortasında, ziyaretçilerine tuhaf bir çığlık atma hissi uyandırdığının farkında olmadan öylece duran bir tapınak gibi dikilmiş kocasına “Hoş geldin bey.” demek için seğirtti. Karabaş’la oynayan Süleyman, bir türlü kabullenemediği kaderinden doğan ve gitgide içinde büyüyen isyanın sövgülerinden kurtulmak için babasını görür görmez titrek bir gölge gibi eve girdi. Ablası Zarife iri yeşil gözleriyle kardeşinin yaralı gözlerini yakalayıp yaşadığı acıyı paylaştı onu yüreğinin revirinde şefkatten pamuklara sardı.

    Sert mi sertti babaları. Sinirlendi mi gözü hiçbir şeyi görmezdi, zaman zaman değirmen taşı elleriyle basardı tokadı acımadan. Dünyayı sel bassa ördeğe vız gelir hesabı Necla gece yarılarına kadar salya sümük ağlasın, Zarife odasında saatlerce kurban olduğu Rabbine yakarsın umursamazdı. Onun acımasızlığı bazen ölüme hasret kordu insanı. Necla çoktan cırcır böceklerinin sesleri arasında sallandırırdı da kendini bir dala, yeni yetmesi onsuz ne yapardı. Ne de olsa ölüm herkese vardı, herkes bir gün kendi ölümünü yaşardı ya o bunu zaten yaşarken yaşamıştı. Oğlu için her gün defalarca ölen Necla kendi yerine bir kere bile ölemiyordu gönül rahatlığıyla. Muzaffer’deki bu acımasızlığın mayasını kimin çaldığını biliyordu ayrıca. Yerinde yatamayasıca babalığının ağzından, bırak oğlunu rahmetli annesi için bile tatlı bir söz çıktığı görülmemişti. Ağaydı güya. Sarı Süleyman. Süleyman Ağa! Bir Allah’ın kuluna gülümsemeden, Muzaffer’in başını bir kez bile ellemeden, bal gözlerinin sarıdan yeşile akan renk dalgasını bir kez bile görmeden ölüp gittiğini cümle âlem bilirdi. Muzaffer kutsal bir emanet gibi babadan oğula devredilen bu gaddarlık meşalesini evlenince kendi evine getirmişti. Necla o koca evde her gün sessizce öldü de kimseye belli etmedi.

    Gömülmeden ölenlere alışık olan Bulvar ahalisinden bir Allah’ın kulu kavruk tenli, tombul elli Necla’nın, gözlerindeki musallada yatan cesedini tutup da kaldırayım demedi. Çocuklarının yüzü suyu hürmetine olsa gerek hareketleri bir ölüden beklenmeyen dirilikteydi. Evde kim Necla diye seslense yeni yetme kız gibi seğirtirdi de Muzaffer’e yine yaranamazdı. Kükredi mi herkesi korkuturdu. Üç kızını erkenden evlendirip babasının şerrinden uzaklaştırmak istemişti. Öyle de olmuştu üç kız kurtulmuştu. Muzaffer onca acımasızlığına rağmen oğluna bir fiske bile vurmuş değildi. Çünkü onunla hesabı farklıydı.

    Süleyman babası gibi iri bal rengi gözlerini dört kızın ardından açtı dünyaya. Dedesinin oğlunun gözlerine bakmadığı gibi o da sonradan bakmayacaktı ya o gözlere neyse. Necla’nın sancısı, kocasının o tosbağa kılıklı arkadaşlarına “Bu kez de kız doğursun hele, ben o zaman ne yapacağımı bilirim!” dediğini duyduğu dakikada tuttu. Korka korka ıkındı, ıkındıkça korktu oğlunu doğururken. Necla’nın çile içinde çile doğurduğunu hissetmeyen kalmamıştı. Süleyman’ı kucağına verdiklerinde binlerce kez şükretti Yaradan’a. Veranda da bekleşen çocuklar müjdeli haberi vermek, cebi şişkin Muzaffer’in hediyelerini kapışmak için kahveye kadar yarıştı. Oğlu olduğunu duyan Muzaffer heyt be çekerek herkese benden çay hatta akşama kadar içtiğiniz çaylar da kolalar da benden dedi gerine gerine. Tez zamanda ateşler çatıldı, ocaklar kuruldu, dev kazanlarda keşkekler, yahniler, şerbetli tatlılar pişirilip konu komşuya dağıtıldı.

    O günden sonra evin havası yumuşadı. Muzaffer kolay vere hiçbir şeye sinirlenmez oldu. Necla geç de olsa, Süleyman’ın yüzü suyu hürmetine de olsa evdeki dokunulmazlığına kavuşmuştu. Kavuşmuştu kavuşmasına da Necla daha bebekken oğlunun parmaklarındaki fersizliği fark etmişti. Etmişti etmesine de bunu kocasına diyebilir miydi? Tut ki Necla kocasının yüzünün güldüğü bir anı yakaladı. Tut ki o gün Muzaffer o iki tosbağanın bel altı esprilerine kahkaha attı,  bütün Bulvar ahalisi bilirdi ki, şu dünyada nasıl bir komutanın bir orospunun gülüşüne güvenilmezdi işte bir de Muzaffer’in gülüşüne güvenilmezdi. Necla bilirdi bunu. İçine içine ağlardı boyuna. Tombul elleriyle oğlunun ellerini sıvazlar, bebek kokusunu içine çeke çeke dualar ederdi Yaradan’ına.

    - Allah’ım canımdan al guzumun canına ver, ferimden al guzumun eline ver…

    Baktı ki olacak gibi değil, çocuk üç yaşına geldi ne şıngırdak tutup adam gibi sallayabildi ne tuttuğunu alıp olduğu yerden kaldırabildi. Ne yapıp edip söylemeliydi ya nasıl? Bir gece süsledi kendini, iki göğsünün arasına yasemin kokusu sürüp, korkuyu omuzlarından aşağı sıyırıp girdi kocasının koynuna. İri göğüslerini korka korka yasladı Muzaffer’in kıllı sırtına. Bey dedi cilveli sesine karışan korkuyu aklının içindeki elinin tersiyle iterek.

    -Süleyman’ı bir doktora götürsek diyorum. Sağ eli bi cansız, bi hissiz, parmakları da pek bir narin bir marazlık olmasın sakın.

    Muzaffer akşam yemeğinde kaşık kaşık yediği kaz pilavının vermiş olduğu hazımsızlıkla sağından soluna koca göbeğini döndürürken zorlandı. Gözlerini tavana dikerken ıhlaya ıhlaya soludu kırk orduyu disipline eder gibi konuştu.

    -Benim gibi bir ağa oğlunda marazlık ne arar be kadın kapa çeneni de yat uyu…

    Dedi demesine de o gece Muzaffer’in gözüne bir tek uyku girmedi. Bir o yana döndü bir bu yana döndü. Elini başının altına soktu olmadı Demirel’in gıdığına benzeyen gıdısını kaşıdı durdu sabahı zor etti. Sabah uyanır uyanmaz çocuğu kaptığı gibi doktorun yanında aldı soluğu. Yalan yok çalmadık doktor kapısı bırakmadı, memlekette yapılmadık tahlil, çekilmedik ultrason, alınmadık fizik tedavi kalmadı. Hastane koridorlarında, havada uçuşan batikon ve ilaç kokuları arasında bir o kapıyı bir bu kapıyı arşınlayarak dertlerine çare aradılar. Ne zaman ümitlenecek olsalar arkası gelmedi. Gelmediği gibi çocuk büyüdükçe sağ kolu el ayası dışa bakacak şekilde dirsekten içe doğru eğrildi. Kolu sağ omzundan aşağı sallanan bir urgan gibiydi. Yürürken her adımda ritmik bir titremeyle bir müddet kasılıyordu. Allahtan sol kolunda eğrilik yoktu ama onun da parmaklarında hafif bir cansızlık vardı.

    Muzaffer doktorlardan ümidi kesince yeniden eski günlerine merhaba dedi. Evde en ufak şeyde terör estirmeye başladı. Lakin Süleyman’a yine ses etmiyordu. Hatta onunla konuşmuyordu da. Hatta yüzüne de bakmıyordu. Oğlum demiyordu mesela, adıyla da seslenmiyordu. Kaldı ki bir yabancı gibi de seslenmiyordu. Onu görünce transit geçiyordu. Süleyman diye biriyle aynı evde yaşamıyormuş gibi davranıyordu. Bu da yetmezmiş gibi Muzaffer evdeyken kimse onunla sesli diyaloğa girme cesareti gösteremediği için annesi, ablası hatta eve gelen misafirler için de yok hükmüne geçiyordu. Annesi ve ablasıyla sürekli göz işmarıyla anlaşmaktan gözce konuşmanın ustası olmuştu.

    İşte o iki tosbağayla elindeki tesbihi attıra attıra avluya girdiği gün herkes Muzaffer’de bir uyumluluk bir yumuşaklık sezdi. “Zarife bize üç ayran getir” diye seslenirken, içine pusmuş eve doğru yürüyen oğlunun ardından baktığında ilk defa kolunun eğriliğini düşünmedi. Tosbağalara Karabaş’ın gece sabaha kadar nasıl uluduğunu, bunu hayra mı yoksa şerre mi yorması gerektiğini bilmediğini, üstelik sabah hiç yapmadığı bir şey yaptığını, yanından ayırmadığı baba yadigârı tabakasını evde unuttuğunu bunun kendisine uğursuzluk getirebileceğini anlatırken Süleyman’a lal olan dilinin onca zamandan sonra ilk defa çözüldüğünü fark etmeden seslendi.

    -Süleyman!

    İlginç, sert değildi sesi. Süleyman şaşkınlıkla babasına baktı. Bakışları iki kaburgasının arasına batmamıştı. Kalbi huzursuz bir orman kuşu gibi çarpındı. O saat annesiyle Zarife’nin de kalbi çırpıştı. Karabaş’ın kuyruk sallamasına bakılırsa onun da kalbi benzer durumdaydı. Sesini şöyle bir akort etse de ne diyeceğini bilemediğinden babasının yüzüne öyle bön bön baktı kaldı. İnsan kendi babasına baba derken hangi ses tonuyla konuşurdu unutmuştu.

    -İçerden tabakayı getir!

    Tabaka dediği de öyle olur olmaz her yerde bulunan bir tabaka değil ha, sigara başlatan cinsten. İçinin tek tarafına ayna döşenmiş, üstü bronz Osmanlı tuğrası işlemeli, saf gümüşten yaldır yaldır yanan, asaleti yüzünden akan bir tabaka.

    O dakika Necla’nın ciğerindeki ekşi serinlik ağzına geldiğinden midir nedir nefesi daraldı ve oğlundan önce koştu buldu tabakayı. Tombul bir midyeyi andıran ellerini açıp oğlunun ellerini avcuna aldı. Tabakayı içine yerleştirerek sıkıca kapadı. Gözce “Sakın düşürmeyesin oğul.” dedi. Süleyman, gözlerini ablasının gözlerindeki tedirginlik çanağına bandıra bandıra kolunu da peşinde yılan ölüsü gibi sallandıra sallandıra yürüdü.

    O sıra babası ve o iki tosbağa kılıklı yüksek sesle konuşarak sohbet etmeye devam ediyorlardı. Süleyman onların ne dediğiyle ilgilenmiyor uzun bir aradan sonra babasıyla kuracağı iletişimi berbat etmemenin derdiyle yanıp tutuşuyordu. Sakince yürüdü. Sıkıca kavradığı olmaz olasıca tabaka tam da babasına verecekken nasıl oldu da elinden sabun gibi kaydı anlamadı. Taş avluya düşen tabaka kabak çiçeği gibi açıldı içindeki ayna tuzla buz oldu. Körün taşı gibi kırılan parçası gitti Muzaffer’in gözüne yapıştı. Muzaffer acıyla sıçradığı yerinden sandalyeyi devirerek kalktı. Yaralı bir hayvan gibi kükreyerek oğlunun körpe yanağına fırıncı küreği elleriyle okkalı bir tokat attı.

    -Bir kere de bir işi düzgün becer. Çolak!

    Yer gök dedi sandı. O “çolak” sesi kulaklarından girip iki tırın çarpışması gibi defalarca çarpıştı. Beyninin bir insanı insan yapan bütün bölümlerini tarumar etti. Yere kapaklanan Süleyman sağlam kolunu siper etti yüzüne ve gözyaşları içinde lastik top gibi beyninin duvarlarına çarpan “çolak” sesini dinledi. Bunu gören Necla elleriyle dizlerinde oğlunun kaderini dövdü. Süleyman herkesin gözü önünde morara morara çürüyen küflü bir yumurta gibi kırılıp toprağa aktı. Güneş vurdukça da ortalığı kokutmuştu. Yer yarılıp içine girse de şu yumurta ölüsü ortalıktan biran önce kalksa diye düşündü.

    O günden sonra Çolak kaldı adı. Çolak aşağı, Çolak yukarı… Mahalledeki çocuklar onu gördüklerinde “Çolak” diye eğlenirlerdi. Çocukların acımasızlıkları okulda daha bir şiddetlenirdi. Öğretmen bile dindiremezdi o delişmen çocukların psikolojik şiddetini. Hal böyle olunca ortaokulu yarıda bıraktı.

    Muzaffer, oğlunun bir tabaka bile tutmayı beceremeyen elleri olduğunu fark ettiği o günden beri git gide sertleşti. En ufak bir aksaklıkta karısına kükrüyor, evlenecek çağa gelmiş kızını çocuk gibi azarlıyor, evde kimseye gün yüzü göstermiyordu. Süleyman’sa en çok zorlandığı akşam yemeklerinden artık daha çok korkar olmuştu. Yemek yemek onun için bir işkenceydi. Kaşığı ağzına götürene kadar yemeğin yarısı üstüne başına dökülürdü. O anlarda ne zaman babasıyla göz göze gelseler kendisine tiksinerek baktığını görürdü.

    Zarife bir gece kimselere bir şey demeden kaçtı evden. Karabaş’ın ulumalarından kimse bir ses işitmedi. Zarife’siz bir sabaha uyanan Muzaffer küplere bindi karısıyla bir süre harp edip kızının izini sürmek için kendini dışarı attı. Necla oğlunu teselli etmek istediği halde üst kattaki odasından çıkıp da aşağı inecek gücü bulamadı kendinde. Daha önce bu denli öldüğünü hatırlamıyordu. İlk defa oturup kendi ölüsüne ağlamayı tercih etti.

    Süleyman merdivenlerde oturmuş, üst kattan gelen hıçkırık sesleri arasında ablasını düşünüyordu. Şöyle dizlerini döve döve ağlamak geliyordu ya içinden, o sadece gözlerini diktiği holün karanlık noktasını izliyordu. Dışarda Karabaş’ın ulumaları annesinin hıçkırıklarına karışıyordu. Bir müddet sonra envaiçeşit küfürleri savura savura içeri giren Muzaffer’in şiddetli kapı gürültüsüyle irkildi. Şükür ki ablasını bulamamıştı. Çıldırmış gibi sağa sola bakındı “Necla! Neredesin?” derken aç aslan gibi ortalığa kükrüyordu. Merdivenleri paldır küldür çıkarken Süleyman’ın oturduğu badala gelince bir duraksadı oğluna tepeden bir bakış atıp gümbürdeye gümbürdeye yukarı çıktı. Holde ezilmiş bir hamam böceği çattı gözüne Süleyman’ın. İçi sızladı.

    Tekrar gözlerini aynı noktaya dikip annesinin bağırtılarını dinlemeye başladı. Annesini babasının elinden kurtaramayan çolak eline baktı, baktıkça eridi eridi aktı. Yalnız bu defa durum başkaydı. Muzaffer gâvura vurur gibi vuruyordu. Annesinin bağırtıları git gide şiddetlendi, şiddetlendikçe Süleyman korkmaya başladı. Oturduğu yerden kalktı hızlıca yukarı çıktı bir müddet kapının önünde ileri geri gitti geldi. Birkaç kez baba yapma, dediyse de sesini duyuramadı. Bir şeyler yapmalıydı ama neydi. Telaş içinde bir o yana bir bu yana yürüyordu. Annesinin sesi kulaklarında büyüyordu. Derken ayakları onu karşı odaya götürdü.

    Babasının beylik tabancası o odadaki masanın çekmecesindeydi. Süleyman, o çolak eliyle tabancayı nasıl tuttu da kapıyı bir tekmede nasıl yıktı bilmiyordu. İçeri girdiğinde Necla’nın üstüne oturan Muzaffer’in eli havadaydı. Tabancanın sesiyle pencere pervazındaki kuşların ürküp havalandığı an, babasıyla göz göze geldi. Babasının gözlerinde bir şaşkınlık ve hiddet asılı kalmıştı. Sanki son kez “Çolak!” diyecek gibiydi.

     

     

    Devamı [...]

Edebiyat Defteri

  • VİCDAN MEŞALELERİ

    Rahmi Kızıltoprak

     

    Her nefeste tükeniyoruz, hiçbir şey kalmıyor yitip giden günlere. Bir bir çekip alıyor hepimizi, hepimizin içinden kaybettiğimizi, kaybolan insanlığımızı, vicdanımızı. Katran karasını hakikat sandığımız bu dünyada biri biterken diğeri başlayan amansız vurgunlara hazırlanıyoruz. Dost belli değil, düşman belli değil. Hâlbuki aynı ateşin yaktığı, aynı ağıtların söylendiği aynı virane evlerden geliyoruz hepimiz.

    Gözlerimizin ırmağı yatağında hiç kurumuyor artık, her çığlık, kuytuluğunda ecelsiz ve kefensiz mezar oluyor bize. Sessiz bir haykırışla karanlığa gülümserken, her şey hüzün çemberinde dert oyası. Masumiyetimize ateş edilirken kalleş pusularda, depreşen yüreğimizde nice kapanmış kurşun yaraları damlatıyor ince bir sızıyla.

    Apansız karanlık konuk eder bizi yalnızlığımızda, göğsümüze bir hançer gibi iner çaresizliğimiz kör zamanların dipsiz kuyularında. Dilsiz sağır duvarlara anlatırız su yeşili akan yüreğimizde dağladığımız acılarımızı. Ve ben artık çaresizliğimdeki öfkelerimle ben bende değilim dersin.

    Vicdan diye bir dost eli vardı mayınlı yollarda, artık kimseler de kalmadı oralarda. Ve bir solukta ararsın kendi vicdanını darağacında, yaşayıp yaşamamak derken. "Ayağımı vursam kader senden kurtulacağım, vurmasam kendimden olacağım." dersin.

    Yükün ağır olsa da yine bir mızrak boyu umutsuzluğun çarmıhında, ölüm durmadan tazelese de ecelimi, "ben bu gamı taşırım boy atan şıvgınlar la, hayat!", "Sen var git yoluna utanmaz acımasızlığın la." dersin.

    Varsın gözlerim uzaktan baksın insanlığa, neşterler gömülsün yüreğime, ellemesinler kendi başıma çaresizliğime. Bakışlarımda köprüledim uçurumları acımasız hayata, bir aydınlığa tutunuşa. Ve yeni güne doğan güneşle yeniden kor ateşle dağladım kapanmayacak yaralarımı acımasızlığa.

    Gam ve kederlerimizle yeniden tutuşturacağız varlığına alıştığımız vicdan meşalelerini ve aydınlatacağız ay karanlık geceleri! Ve cefaya gönül koyup, hep hatırlayacağız, kalkmak için bize el uzatanları ve ömrümüzden ömür alanları.

    Devamı [...]

Divanlardan

  • FUZULİ’DEN BİR SEVDA VE ISTIRAP GAZELİ

    Hazırlayan: Faik Muharrem

     

    Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı
    Felekler yandı âhımdan murâdım şem'i yanmaz mı

    Kamu bîmârına cânân deva-yı derd eder ihsan
    Niçün kılmaz bana derman beni bîmar sanmaz mı

    Şeb-i hicran yanar cânım döker kan çeşm-i giryânım
    Uyarır halkı efgânım kara bahtım uyanmaz mı

    Gül-i ruhsârına karşu gözümden kanlu akar su
    Habîbim fasl-ı güldür bu akar sular bulanmaz mı

    Gâmım pinhan tutardım ben dedîler yâre kıl rûşen
    Desem ol bî-vefâ bilmem inanır mı inanmaz mı

    Değildim ben sana mâil sen ettin aklımı zâil
    Beni tan eyleyen gafîl seni görgeç utanmaz mı

    Fuzûlî rind-i şeydâdır hemîşe halka rüsvâdır
    Sorun kim bu ne sevdâdır bu sevdâdan usanmaz mı

    GÜNÜMÜZ TÜRKÇESİ VE YORUMU

    1. O yar, beni candan usandırdı, cefadan hiç usanmaz mı? Çektiğim ahlardan gökyüzünün katları bile tutuştu, dilek mumum yanmaz mı?

    Divan şiirinde sevgili güzelliği kadar vefasızlığıyla da öne çıkar. Çünkü asla aşığa yüz vermez, onun acılarına aldırmaz. Âşık, ne kadar dertli olursa olsun sevgilinin nazarında çektiği acıların hiçbir ehemmiyeti yoktur. O, canından usanacak kadar çok sevse de sevgili için çektikleri bir hiç hükmündedir. Aşığın ıstırabı gelip geçici ve ehemmiyetsiz acılardan ibarettir sevgili için.

    Aşığın gönlü acılardan dolayı öyle yanar öyle yanar ki ah ettikçe ağzından adeta alevler çıkar. O alevler o kadar yükseğe ulaşır ki feleğin tüm katlarını ateşe verir. Divan şiiri anlayışından gökyüzü dokuz katlı olarak tasvir edilir. Aşığın derinden gelen ahları, feleğin en alttan en üste tüm katlarını tutuşturacak bir yangına sebep olur. Burada günbatımında ufkun kızarmasına da gönderme yapılır. Akşam oldu mu artık sevgiliyi görme ümidi yoktur. Herkes evine çekilmiş, kapılar pencereler kapatılmıştır. Âşık, sevgilisini azıcık da olsa göremeyecek olmanın üzüntüsüyle daha derinden ah çeker, bu ah gökyüzünü tutuşturur ve günbatımındaki kızıllık oluşur. Fakat gökleri tutuşturan bu ateş murat mumunu yakmaz. Bilindiği gibi türbelerde dilek dilemek için adak mumları yakılır. İnsanlar bu mumu yaktıktan sonra dileklerinin kabulü için dua ederler. İşte her yeri yakıp tutuşturan o ahlar, murat mumunu yakmaya yetmez nedense. Bu yüzden de aşığın sevgiliye kavuşmak için ettiği dualar bir türlü kabul olmaz.

    2. O sevgili, tüm hastalara derman dağıtır. Bana neden derman olmaz, beni hasta ve çaresiz görmez mi?

    Sevgili, Mesih’in mucizesine sahiptir. Onun sözleri, bakışı, öpüşü, dudakları çaresiz hastalara bir dermandır. Onları iyileştirir, hayata döndürür. Fakat sevgili aynı zamanda vefasızdır. Herkese sıhhat dağıtırken aşığın gönlünü yaralamak, ona eziyet çektirmek için aşığa derman vermez. Güzel birkaç çift söylemediği gibi bakışlarını bile kaçırır ondan. Çünkü aşığın aşkına inanmamaktadır. Burada ikinci dizedeki vurgunun sebebi de budur: “…beni bîmar sanmaz mı”  Sanmaz, inanmaz. Aşığın aşkının onun nazarında bir kıymeti yoktur, içten içe yanması da acı çekmesi de önemsizdir. Zira sevgili vefasız olduğu kadar umursamazdır da.

    3. Bu ayrılık gecesinde canım yanar, gözlerimden kanlı yaşlar dökülür. İnleyişim herkesi uyandırır da kara bahtımı uyandırmaz mı?

    Âşık, aşk derdinden dolayı sürekli yaralı ve hasta bir haldedir. Geceleri ayrılık acısı, hasret ve çaresizlik katmerlenir. Ahları, inleyişleri artar aşığın. Daha derinden, daha içli yakarır. Onun iniltileri, yakarışı, ağlaması, feryat figan etmesi tüm mahalleyi ayağa kaldırır ama talihini uyandırmaz. Kara bahtı başından gitmez, talihi bir türlü açılmaz. Esasında onun derdi bu feryatları sevgilinin duymasıdır. Herkesin duyduğu o ahları sevgili duymaz kesinlikle. Duysa da duymazdan gelir, neredeyse keyif alır aşığın çektiği acıdan.

    4. Yanağındaki güle karşı gözümden kanlı yaşlar akar. Sevgilim, gül mevsimindeyiz, (bahardayız) bu mevsimde akarsular bulanık akmaz mı?

    Divan şiirinde çok klasik bir mazmundur sevgilinin yanağının güle benzetilmesi. O gülü görünce aşığın gözünden kanlı yaşlar boşanır. O gülün kırmızılığı biraz da aşığın gözünden akan kanlı gözyaşları iledir. O sular gidip o gülü ve ait olduğu gül bahçesini besler. Böylece burada hoş bir görüntü de oluşturur şair: Baharda akarsular bulanık ve coşkun akar. Gözünden akan yaşların suları bulandırdığını, suların bu yüzden bulanık aktığını söyleyerek zarif bir mübalağa yapıyor.

    5. Ben gamımı, acılarımı gizli tutuyordum. Bana “Git yârine açıl!” dediler. Gidip desem o vefasız sevgili bana inanır mı inanmaz mı?

    Aşkın en kıymetli tarafı gizli olması, belki sevgiliden bile saklanmasıdır. Oysa çevre, aşığa baskı yapar git açıkla diye. Eğer âşık sabırsız davranır ve aşkını aceleyle ilan ederse büyük bir sırrı faş etmiş, ortalığa düşürmüş olur. Üstelik sevgili, alaycı tavrından dolayı bu ilan-ı aşkı küçümser, muhtemelen inanmaz.

    6. Ben sana düşkün değildim. Seni görünce aklımı yitirdim. Bu halimden dolayı beni kınayanlar seni gördükçe utanmazlar mı?

    Âşık, her zaman sevgiliye düşkün değildi. Hayatının bir dönemecinde onu gördü, tanıdı, sevdi. Aşk derdine düşünce akli melekeleri zorlandı, tıkandı. Aklını yitirmeye yakın bir çılgınlık haline düştü. Çılgınlığı yüzünden onu tanıyan herkes kınamaya başladı. İşte burada âşık bu gerçeği vurguluyor: Ben seni tanıdıktan sonra aklımı yitirecek oldum ve herkesçe kınandım. Oysa senin güzelliğini görenler hakkımda dedikleri kötü sözler için utanmıyor mu? Senin güzelliğin elbette aklımı başımdan alır, seni gören biri nasıl sağlıklı kalabilir?

    7. Fuzuli, aşkından ötürü çılgın biri rinddir. Hem de bu halinden dolayı halka rezil rüsva olmuştur. Hele bir sorun ona, bu sevdadan usanır mı usanmaz mı?

    Rind, iyilik ve kötülüğü, neşeyi ve hüznü birbirine denk gören kişidir. Onun nazarında dünyaya dair her şey aynı ölçüde değersizdir. Rindlik bir nevi bohemliktir. Dünyaya pul kadar kıymet vermez bir rind. Fuzuli, burada kendisinin çılgın bir rind olduğunu söylüyor. Çılgınlığın sebebi olsa olsa dünyayı önemsememekte gösterdiği dirayetinden ötürüdür. Dünyayı böylesine elinin tersiyle itmiş olması onu halkın gözünde rezil rüsva duruma düşürmüştür. Bunca aşağılanmaya, rezil rüsva oluşa rağmen âşık, aşkından vazgeçecek değildir. Çünkü aşk onun için bir armağan, bir lütuftur. Bu ilahi hediye, insanların kem bakışları için terk edilemez. Sevda, eziyet çekiyorum diye vazgeçilir bir şey değildir. Âşık, aşkından ne olursa olsun vazgeçmeyecektir.

     

    Devamı [...]

Haberler

  • İLK YILIMIZIN ARDINDAN BİR MUHASEBE

    Muhammet Erdevir

     

    Âdettendir, genel yayın yönetmenleri temsil ettikleri platforma dair zaman zaman değerlendirmelerde bulunur, geçmiş ayların/yılların muhasebesini yaparlar. Bu unvanı hiç sevmesem de siteyi temsil adına kullanmak zorunda kalıyorum. Şimdi de bir yıl boyunca bizimle olarak yaptığımız işe omuz veren yazar ve okurlara ilk yılın muhasebesini çıkarmak istiyorum.

    Edebiyat Daima, fikir olarak on yıldan uzun bir geçmişe sahip olsa da ancak 2018’in Ekim ayında okura merhaba diyebildi. Dergicilikte sorun genelde maddiyattır. Dergiciliğin tersine bir internet platformu için ciddi bir maliyet yoktu önümüzde. Gel gelelim, maddiyattan da önemli bir kaynak sorunumuz vardı: İyi bir ekip kurmak. Nihayetinde geçen yıl bu işin altından kalkabileceğimize kanaat getirince siteyi yayına hazırladık.

    Geçen bir yıla baktığımda neredeyse sıfır reklam desteğiyle var olmamıza rağmen oldukça önemli bir mesafe kat ettiğimizi düşünüyorum. Yazılarımızı duyurmada en önemli mecramız olan Facebook sayfamızın beğeni sayısı 1.000’i geçti mesela. Beğenileri on binleri bulan sayfaların yanında bu bir hiç gibi durabilir. Fakat önemli olan yazıların okunması. Yayımladığımız yazılar tekil olarak hiç değilse 40-50 kişi tarafından okunuyor. Ziyaretçilerin sitede kalma süresi iki buçuk dakika civarında. Ki bu, siteye gelen bir ziyaretçinin en azından bir yazıyı okuyarak siteden ayrıldığını gösteriyor. Yine bir başka istatistik aylık ziyaretçi durumumuzla ilgili. Her hafta paylaşım yoğunluğumuza göre 150-250 arasında dalgalanan ziyaretçi sayımız var. Aylık 700-1.000 civarı ziyaretçimiz oluyor. Bu sayı başlangıçta çok küçük görülebilir ama ben hep şu iddiadayım: Bugün ortalama bir edebiyat dergisi her sayıda 1.000 adet basılır. Bunun 200-300 tanesi abonelere dağıtılır. Geriye kalanlar da bir şekilde eritilmeye çalışılır. 1.000 adet basılan bir derginin tirajı ancak 500-600 civarındadır yani. Dergi okunuyorsa bu iyi bir sayı ama gerçekten okunuyor mu? Bunu bilebilir miyiz? Biz Edebiyat Daima’da yazıların okunup okunmadığını görebiliyoruz. Benim en büyük mutluluğum bu: Yayımladığımız yazılar okunuyor.

    Yola çıkarken herhangi bir edebiyat sitesini hedef almadığımızı, kimseyi rakip olarak görmediğimizi, Edebiyat Daima’nın kendi yolunu kendisi açarak yavaş yavaş ilerleyeceğini söylemiştim. Çok şükür ki geçtiğimiz aylar boyunca bu dediklerimin dışına çıkmadık. Kimseyi rakip olarak görmediğimiz gibi nitelikli işler ortaya koyanları da elimizden geldiğince destekledik. Bu durum gelecekte de böyle olacak. Edebiyat insanları bir araya getirdiği müddetçe anlamlı, ayrıştırdıkça değil.

    Siteye alacağımız yazılarla ilgili ilk şartımız, yayımlanacak yazıların özgün olmasıydı. Sosyal medyada, başka sitelerde, dergilerde paylaşılmış yazıları almayacağımızı belirttik ve almadık da. Hatta bunun için zaman zaman eleştirildiğimiz oldu. Bazen de kırılıp gücenenler… Biz yine de bu sözümüzün arkasındayız. Edebiyat Daima’daki yazıların ilk yayın yerinin burası olmasına özen gösteriyoruz. Elbette gözümüzden kaçan yazılar olabilir ancak bu da yazıyı yazanın etik anlayışı ve ilkeleriyle ilgili bir durum.

    Kalemi güçlü edebiyatçıların yanında ilk yazılarını yayımlamak için mücadele verenlere de kapımızı açtık. Her edebiyatçı bilir ki ilk yazılar çok değerlidir. Bununla birlikte acemi bir kaleme şans tanıyan çok az mecra vardır. Bir yerlerde yazıyor olmak, yazılarını yayımlatabilmek yazma aşkını kamçılar. Biz de bu yüzden emek mahsulü eserleri dikkate almaya, sitemizde onlara da yer vermeye çalıştık. Sitemizde bir yılda toplam 80 yazı çıktı. Bu rakam kulağa az gelebilir ancak her ay ortalama altı yedi yazıya yer verdiğimizi de gösterir. Bu sayıyı artırmak mümkün ama ilkelerimizden taviz vermeden işimizi devam ettirebilmek adına yazıların niceliğine değil niteliğine bakacağız. Mesela sitemizde şiir bölümü olsa çok fazla yazı girdisi olabilir. Ancak bizimle çalışacak iyi bir şiir editörü bulamadığımız için şiir sayfası açmadık. Çünkü gelen her metni şiir diye yayına almak istemiyoruz. Belki bizimle çalışmak isteyen bir şiir editörü bulabilirsek ilerleyen aylarda bir şiir sayfamız da olur.

    Edebiyat Daima’nın ilk yılında desteğini bizden esirgemeyen tüm edebiyatçılara yürekten teşekkür ediyorum. Umarım onuncu, yirminci hatta kırk birinci yıl dönümünü kutladığımız günleri de görürüz.

    Esen kalın.

     

     

     

     

    Görsel:   

    Devamı [...]

Sinema

  • HALK KÜLTÜRÜNÜN TÜRK SİNEMASINA YANSIMASI

    Birgül Yangın Aslanoğlu

     

    Sinema, teknik bir buluştur ve mekanik bir eğlencedir. Kolaylıkla bir ülkeye yerleşebilir ve seyirci topluluğuna çabucak seslenip, onları etkiler. Türk sinemasının da kendine has üslûbu, Türk seyircisini etkilemiştir. Filmlerdeki bazı temalar bilinçli ya da bilinçsiz, Türk halk kültürünü yansıtan unsurlar taşımaktadır.

    Sinema, görselliğin insanoğluna güzel yansımalarından biridir. İnsanlar içinde olay olan bir görüntüyü ilgiyle izler. Çünkü insanoğlunun mayasında merak, çevresini izleme, olayları takip etme duygusu vardır. Gerçek bir olayı veya canlandırılmış bir yaşam öyküsünü izlemek her zaman bizlere zevk vermiştir. Sinema, belki de insanoğlunun bu ihtiyacını gidermek amacıyla ortaya çıkmıştır.

    Türk sinemasına baktığımızda, halk edebiyatının türleri açısından incelendiğinde karşımıza pek çok zenginlik çıkmaktadır. Masal, halk hikâyesi, türkü, mâni, ağıt, efsane, destan, atasözü, deyim gibi halk edebiyatı türleri, geleneksel yapı içeren filmlerde çok fazla yer almaktadır.

    Türk filmi elbette ki Türk insanını anlatacak, onların geleneksel yapısına, kültürel öğelerine yer verecek. Kültürümüzün zenginlikleri ister istemez sinemamıza yansımıştır. Türk insanı da atasözü veya deyim kullanmadan konuşamaz, türkü söylemeden yapamaz, çocuklarını ninni ve masallarla büyütür, acısını ağıtlarla dile getirir. Düğününden cenazesine inanç yapısına uygun geleneksel esaslarını uygular. Bu nedenle Türk filmleri, folklor açısından önemli kaynaklardır.

    Türk filmlerinin bazen ismi bazen içeriğiyle halk kültürünü yansıtır niteliktedir. Bir filmde birden fazla halk edebiyatı motifine rastlamak da mümkündür. “Geleneksel yazılı metinlerde, kitle iletişim araçları için görsel ya da işitsel hale getirilmekte, çok sayıda alıcısı olan gündelik tüketim malzemelerine dönüştürülmektedirler. Destanlardan çağdaş edebî metinlere, halk hikâyelerinden efsanelere kadar bütün kültürel verimler, sinema, televizyon ve radyo tarafından tüketilmektedir. Anlatmanın yerini gösterme, okumanın yerini seyretme almıştır.” (Demir, 2015: 14)

    Günümüzde, görsel dünyanın gücünü görmezlikten gelemeyiz. Görsel dünyanın insanları en çok etkileyen unsurlarından birisidir sinema. Türk sinemasında bilinçli olarak hazırlanan senaryolarla, Türk kültürü, nesillere çok iyi tanıtılabilir. Kuşaktan kuşağa aktarmaya çalıştığımız kültürel öğelerimiz gün geçtikçe kaybolmaya başlamıştır. Eğer sinemanın gücünden yeterince faydalanırsak kültürel öğelerimizi gelecek nesillere benimsetebiliriz.
     

    Türk sineması çok sağlam bir yapılanmaya sahip olmasa da bazı filmlerde, yeni nesilleri aydınlatacak pek çok halk bilimi ve halk edebiyatı unsuru vardır. Faruk Nafiz Çamlıbel, “Sanat” adlı şiirinde“Bizim diyarımız da bin bir baharı saklar.” der. Şiirin son dörtlüğünde de  “Başka sanat bilmeyiz karşımızda dururken / Yazılmamış bir destan gibi Anadolu’muz.” demektedir. Anadolu toprakları, çok köklü bir kültür mirası bırakmıştır bizlere. Hangi köşeye adımımızı atsak müthiş bir zenginlikle karşı karşıya kalırız. Giyimiyle, müziğiyle, halk oyunlarıyla, düğünleriyle, cenazeleriyle, yemekleriyle, edebiyatıyla bir bütündür Anadolu. Bu mirası elbette yaşayarak yaşatabiliriz. Sinemanın gelecek nesillere geçmişini öğretme gibi bir misyonu da vardır. Zira kültürel mirasımızın en güçlü taşıyıcılarındandır sinema. Gelecek nesillere bırakacağımız bir nevi külliyattır. Yitip gitmiş gelenek ve göreneklerimizin bir dönem nasıl yaşadığının görsel delilleridir.
     

    Dilerim ki bir gün, tarihimizden, edebiyatımızdan aldığımız mirası daha büyük bir gururla sinemamıza yansıtırız. Çocuklarımızı Yunus Emre, Dede Korkut ve Köroğlu ile buluştururuz. Sinemanın gücünü küçümseyemeyiz. Sinema, edebiyat, tiyatro ve resim sanat dallarının mirasçısı olarak içerisinde pek çok sanat dalının izlerini barındırarak teknolojiden aldığı güçle insanları büyülü dünyasında sürüklemeye devam edecektir. Ama unutmayalım ki küçümsenemeyecek bir gerçek de köklü kültür mirasımızdır. Damarlarımıza, aldığımız her nefese işlemiş bir miras.

                  

    KAYNAKÇA

    DEMİR Asuman, Halk Hikâyelerinin Sinemaya Uyarlanması Bitirme Tezi, Erzurum, 2015.

    DİLÇİN Cem, Örneklerle Türk Şiir Bilgisi, Ankara, 1992.

    HAKAN Fikret, Türk Sinema Tarihi, İstanbul, 2016.

    ASLANOĞLU Birgül,41 Türk Sineması’nda Folklor İzleri, Konya, 2018

    Devamı [...]