Derdimiz Ne?

  • EDEBİYATDAİMA’NIN ÖYKÜSÜ

    Şüphesiz her okur nitelikli metinlerle karşılaşmak ister. Edebiyat ve okuma eylemi daha iyiye doğru çıkılan yolda bitmeyecek bir arayıştır. Edebiyat yolculuğunu “daima” uzun soluklu bir keşif süreci olarak gördük ve yola bu bilinçle çıktık. Çünkü kendini yenilemeyen, kendiyle mücadele etmeyen, kendini aşmak için çabalamayan bir edebiyat ve kültür dünyasının kurumaya mahkûm olduğunun farkındayız.

    Edebiyat Daima, birkaç ay içinde hazırlanmış bir proje değildir. 2007 yılında fikir olarak ortaya atılmış, çeşitli deneme ve incelemelerden sonra siteyi sürdürebilecek yeterlilikte bir ekip kurulamadığı için bir süre nadasa bırakılmış bir projedir. 2010 ve 2015’te de ne yazık ki girişimlerimiz yarım kalmıştı. Ancak günümüzde hem teknik imkânların gelişmesi hem de yıllar boyu bu mecrayı izleyerek edindiğimiz deneyim, sitenin kendi kaynaklarıyla ayakta durup kültür ve edebiyat hayatına yeni bir ses ve soluk getirebileceği inancımızı tazeledi.

    Sitemiz benzer sitelerle rekabet etmek gibi bir amaçla yola çıkmadı. EdebiyatDaima’nın hedefi öncelikle kendini yenilemek, yenilendikçe kendini aşmaktır. Biz, içinde bulunduğumuz acemilik ve çıraklık evresini bisiklete binmek gibi düşünüyoruz: Yola veya tekere bakarsanız yıkılırsınız ama ileri bakarsanız eninde sonunda hedefinize doğru yol almaya başlarsınız.

    EdebiyatDaima; “daima” edebiyatı önceleyecek, içerikten tasarıma eksiklerini ve kusurlarını günden güne düzelterek okurlarını ziyaretçi olarak değil ev sahibi olarak görecektir. Bu mecranın emeklemeye başladığı şu zaman dilimi, sitenin daha iyi, doğru ve nitelikliye koşar adım yürüyeceği daha güzel günlerin de işaret fişeğidir.

    Biz buradayız sevgili okur, hoş geldin!

     

    YAYIN İLKELERİMİZ

    EDEBİYATDAİMA.COM sitesinde yazılarla ilgili birinci önceliğimiz nitelikli ve özgün metinlere yer vermektir. Edebi açıdan bütünlüklü ve kaliteli, düşünsel açıdan ise tutarlı ve yazılar aramaktayız. Haber, duyuru ve tanıtımlarda işlenen konuların güncel olması gerekmektedir. Ancak kitap tanıtımlarında eski kitaplar veya mevcut kitapların eski baskıları da işlenebilir. Yayımlanması için tarafımıza gönderilecek yazılar Word formatında olmalı ve haber yazıları haricinde 400 sözcükten kısa olmamalıdır. Haber nitelikli olanlar dışında 400 sözcükten daha kısa yazılar değerlendirmeye alınmayacaktır.

    Gönderilecek yazı ve haberler özgün olmalı ve daha önce hiçbir mecrada yayımlanmamış olmalıdır. Buna dergiler, gazeteler, kişisel web siteleri, sosyal medya hesapları ve çeşitli online grup / forumlar da dahildir. Basın bültenleri ise başında “Basın Bülteni” ibaresi ile yer alacaktır. Küfür ve hakaret içeren, muhatabını taciz eden veya zorbalığa maruz bırakan yazılara kesinlikle yer verilmez. EDEBİYATDAİMA.COM için önce “insan” gelir ve insan onuru, tartışmaya kapalıdır.

    Sitemizde siyasi içerikli yazılara ve yorumlara yer verilmez. Kamplaşmaya, ayrışmaya, ideolojik çekişmelere zemin hazırlayacak yazıları göndermemenizi rica ediyoruz. Demagojik nitelikli, hamasi söylemlerle kaleme alınmış yazıları tasvip etmiyoruz. Etik değerleri zorlayan, ahlaki sınırları aşan yazılara sitemizde kesinlikle yer verilmeyecektir.

    Yazılarda kaynak göstermek amacıyla dipnot kullanılmamasını rica ediyoruz. Dipnot, ancak ek bilgiler ve açıklamalar için kullanılmalı ve dipnot sayısı beşi geçmemelidir. Kaynak gösterimi için APA yöntemi (parantez içi atıf) kullanılmalıdır. Alıntılar mutlaka birincil kaynağıyla birlikte gösterilmelidir.

    Yazıların her türlü hukuki sorumluluğu yazarına aittir. EDEBİYATDAİMA.COM bu konuda sorumluluk kabul etmez. Hukuki bir ikaz durumunda ilgili yazı kaldırılacaktır. Web sitemiz kâr amacı güden bir organizasyon değildir. EDEBİYATDAİMA.COM sitesinde yayımlanan yazılara telif veya herhangi bir ücret ödenmez. Yazılar yayımlansın yayımlanmasın iade edilmeyecektir. Eser sahipleri yazılarını bize göndermekle editörlerimizin metnin bütünlüğünü ve özünü bozmayacak küçük düzeltmelerini de kabul etmiş olurlar. Eserlerin yayımlanmasıyla ilgili herhangi bir sözleşme yapılmayacak, yazı gönderen herkesin bu şartları kabul ettiği varsayılacaktır.

     

    #DaimaEdebiyat #EdebiyatDaima

    EdebiyatDaima Ekibi

    Devamı [...]

Şiir Defteri

  • VEBA

    ( kara ölüm )

    Knut Odegard

    Çev. Erkut Tokman

     

    Rüzgâr, o rüzgar mıydı, o sonsuz rüzgar

    Seni buraya taşıyan?

    Bir gemide? Bir yarasa gibi çırpınan yelkenleriyle

     

    Yoksa bir tarla faresi suretinde mi gelmişti o?

    Ve sonra ölümcül bir kadına mı dönüşmüştü tırmık ve

                                                               Süpürgesini taşıyan?

    Her şeyi uzaklara süpürdüğü süpürgesiyle.

    Fakat azı da olsa hayatta kalmayı başardı mı tırmığını

                                                                     Sapladığı yerde?

     

    Rüzgârda, rüzgârda. Biz onu Kara Ölüm diye çağırırız.

    Bir fareyi andıran yüzüyle.

     

    Vebalı sararmış yüzüyle, kocaman patlak

    Sarı gözleriyle. Rüzgârda,

    Rüzgârda.

     

    Vücudunun iğrenç kokusu savurur çok zehirli ve tatlı

    Kokuşmuşluğunu rüzgârda, çok zehirli rüzgârda bize doğru

    Sürükler nerdeyse mezarlık ölüyü, hatta diplere doğru

    Dünyanın, dünyanın derinlerine.

    Devamı [...]

Öykü

  • MEYUS

    Nisa Eser

     

    “Ne zaman gelecek Sami?”

    “Birazdan burada olur teyze.”

    “Aman gecikmesin, anam kaçtır adını sayıklıyor. Arayın, yoklayın mola vermeden gelsin köye.”

    “Tamam teyze arattırırım bir daha merak etme sen. Geç otur dinlen biraz.”

    Omuzlarındaki kocaman yükle oturdu gıcırdayan kanepenin bir köşesine Hatice. Oturuş şekli annesinin laflarını getirdi aklına. ‘Peygamber efendimiz sofraya böyle otururmuş ki tam doymayayım diye. Bizim dinimiz anlayış dini çocuklar. Sofradan hiçbir zaman tam doyarak kalkmayın...’ Kendi oturuşuna uzun ve gururluca bir bakış attı. Gözyaşlarıyla birlikte sanki anıları da bir bir akıp gidiyordu zihninden. Annesini kaybetmenin korkusu gelip oturmuştu yüreğine. Başı sıkıştığında, yüreği daraldığında, şehrin gürültüsünden bunaldığında kaçıp geleceği; başını koyacağı bir anne dizi olmayacaktı artık. O diz öyle bir şeydi ki, fiziken rahatsız ama ruhen huzur dolu ediyordu insanı. Bunun yokluğunu iliklerine kadar hissetmekten korkuyordu işte.

    Yaklaşık bir haftadır elden ayaktan kesilmişti. Ölümün ağırlığını üzerinde hissetmiş, küçük oğlu Sami'yi uzak memleketten yanına çağırmıştı. Günlerdir eve eşi, dostu, akrabası geliyor ve akbaba misali onun ölümünü bekliyorlardı. Özellikle de yaşlılar, sonlarının böyle olacağını kendilerine itiraf edemedikleri için bu huzursuz ortamda olmadık konular açıyorlar ve çok kalmadan kendi köşelerine çekiliyorlardı. Torunlarının ellerinde bir kuran, dudakları kımıldıyor; gözyaşları istemsizce ayetlerin arasına karışıyordu. Kimisine az harçlık vermiş, kimisini az sevmiş, kimisine küfürler etmiş, kimisini de dövmüş olan bu kadın fersiz ve umutsuz bir şekilde yatıyordu içerdeki çekyatta. Bu okunan kuranlar ve gözyaşları neyin nesiydi? Fakat Allah bu dar vakitte insanoğlunun yüreğine öyle bir ferahlık veriyordu ki, bu ferahlık ölüm döşeğinde yatan kişinin sadece iyi yönlerini anımsatıyor ve belirsiz bir merhamet duygusu hissettiriyordu.

    Oturduğu yerden gelip geçenlere bakıyordu. Kimisinin kıymalısı bitmiş, kimisinin ayranı yetmemiş, kimisi tuvalet arıyor, kimisi ona bakmaktan kaçınıyordu. Tüm bu sessiz kargaşanın içinde gözleri mavi kapının bitişiğindeki askıya takıldı. Annesinin hırkası, tesbihi, çiçekli fistanı ve hacdan aldığı mavi çantası duruyordu hiçbir şey olmamış gibi. Mavi çantanın arkasında “Gülbeyaz Şahin" yazıyor ve içinde de tıklım tıkış doldurulmuş ilaç kutuları gözüküyordu. Bir müddet boş boş baktı askıya. Sonra kaşlarını çattı. Gözlerinden yine anılar süzülüyordu. Sizi siz yapan kişi orada yatıyor ve siz bir şey yokmuş gibi askıda durmaya devam ediyorsunuz, diye geçirdi içinden. Ardından bu gereksiz düşüncenin vahametine kapılıp gözlerini başka yere çevirdi. Bir müddet sonra evde kaldığı her saniye ona işkence gibi geldi, cenaze evi havasından kurtulmak için aşağı inip bahçeye gitti.

    Bahçeye indiğinde, birkaç yıl önce Sami'nin diktiği elma ağaçlarının altlarının yaş olduğunu fark etti. Oğlunun sulayabileceğini geçirdi içinden. Terliklerini çıkarıp toprağa yalın ayak basmak istedi. Daha taşsız bir yer aradı gözleri. İlerideki ceviz ağacının altının hem serin, hem de temiz olduğunu gördü. Ağır ağır ilerledi. Buğulu gözlerinden ağaçları pek anlayamıyordu ama kokuları onu cezbediyordu. Burnunun çok iyi koku alması onu çoğu konuda bir sıfır öne çıkarıyordu. Yanından geçtiği ağacın erik olduğunu anladı. Başını kaldırıp Camız eriklerinden bir tane aldı. Hiç iştahı olmamasına rağmen ısırıp tadına baktı. Dişleri kamaştı. Ceviz ağacının altına gidip oturdu. Aklına yine annesi gelmişti. Ne kadar çok kaçsa da düşünmekten, en ufak bir şey onu hatırlatıyordu.

    Küçükken Sami ile ceviz yapraklarından cadı süpürgesi yaptıklarını anımsadı. Onlar yapraklarla oynarken anneleri de yere düşen yaprakları bir oyuğun içinde ezip, akşam olunca saçlarına kına yakardı. Koskoca bir gün tüm ev ceviz yaprağı kokardı. Sami de kendisi de hiç hazzetmezdi bu kokudan. Ama ertesi gün annelerinin güneşte kızıllaşan saçlarını görünce hayran hayran bakarlardı. Hatice’nin hatırladığı her anıda gözyaşları birer birer süzülüyordu gözlerinden. Kimsenin olmamasını medet bilip daha derinden ağlamaya başladı. Sarsılıyordu adeta. Toprak bile onu rahatlatamamıştı. Tıkalı olmasına rağmen burnuna gelen kokuları görmezden geliyordu. Güzellikleri hissetmek istemiyor, acı çekmeyi umut sanıyordu. O anlık onun umudu ağlamaktı. Kimsesizliğini ağlayarak dindirebileceğini zannediyordu.

    Hatice ceviz ağacının altında hissizce otururken bir anda evden gelen uğultu yükselmeye başladı. Biri acı bir çığlık attı. Ardından ağlama sesleri koro halinde yükseldi. İçine acı bir kor düştü o anda. Hiç sönmeyecek bir kordu bu. Terliklerini dahi ayağına geçirmeden eve doğru koşmaya başladı. Gözlerinden sadece gözyaşı değil korku ve endişe de saçılıyordu etrafa. Ayaklarını kanatan dikenleri ve taşları hissetmiyordu. Yüzüne çarpan ağaçları titreyen elleriyle itiyordu. Bahçenin kapısını açarken tüm vücudunu korku sarmıştı. Avludaki gözlerin üzerinde olduğunu hissetti bir an. Ve avlu kapısının gıcırtıyla açılışını gördü. Elinde valiz, sırtında çantasıyla Sami girdi içeri. Hatice ne tarafa gideceğini şaştı. Durdu avlunun tam orta yerinde. Gözlerine kuyunun önündeki ufak çaplı bahçe takıldı. Maydanozlar yeni çıkmış. Marullar çok büyümüş. Soğanlar orta boydaydı. Dere otları marulların boyunu geçmişti. Hatice içinden bu uyumsuzluğa bir açıklama getiremedi. Sami'nin ve avludakilerin onu izlediğini fark etti. Toparlanıp kardeşine doğru bir adım attı. Bir eliyle gözlerini silerken diğer eliyle de belini tuttu. Evden derin bir çığlık daha geldi. Oğlunun sesiydi bu. Sami'ye korku dolu bir bakış atıp eve doğru koştu. Kalabalığı yarıp annesinin yattığı odaya girdi. Oğlunu annesine sarılmış ağlarken buldu. Olduğu yere yığılıp kaldı Hatice. Ölümün onlara bu kadar alıştırarak gelmesine rağmen kaldıramadı bacakları bu acıyı. Ruhu istemiyordu bu hayatı, sürurlu bir düş içinde yüzerken bu bilinmezliği istemiyordu.

    Gözleri şişmiş bir halde Sami de içeri girdi. Annesine bakmadan ablasının omzundan tutup yanına çömeldi. Hatice Sami'ye bakıp donuk bir ifadeyle konuştu.

    “Gördün mü kapının arkasındaki eşyalarını. Nasıl öksüz kaldılar şimdi. Bir de kuyunun önündeki orantısız bahçe var. Onu ne yapacağız hiç bilmiyorum Sami...”

    Ne diyeceğini bilemedi Sami. Sarıldı Hatice’ye.

    “Sularız ablacım. Hepsi aynı boyda olur merak etme sen...”

     

     

     

     

    Devamı [...]

Edebiyat Defteri

  • YER ALTINDAKİ CLEMENCE

    Tuba Gevrek

    Dostum Clemence,

    Bizim burada hukukçular için “yirmi dilbaz kadınla mücadele edecek çeneye sahiptir.” derler. En son gönderdiğin mektuptan bir kitap çıkar sanırım. Sessiz bir eğlence içinde, içindeki yangını söndürmeye çalışıyorsun. Ama o, sönmeyecek, aksine her geçen gün artacak bir yangın.

    Bir doktor tanıyorum. İnsanın doğumu acılı, yetişmesi usançlı bir iştir derdi. Kendisi de bu usançlı işin neşterli parçasıydı ve artık yaşamak istemediğini söylemişti. Sanki önceden yaşamış gibi. İşin aslı dostum, zaten yaşamayan bir insan için tüm saatler aynıdır. Paris’te gördüğüm o adamın köprüden atlamasıyla atlamaması arasında zaten fark yoktu. Ölüm, faydasız boş bir eylem. İnsanlar her zaman sivrisineği fil gibi görür.

    Son mektubunda Liza’yı sormuşsun. Kendisinden nefret eden başkasını sevebilir mi? Aslında âşık olmayı istedim. Sırf can sıkıntısından ama canı sıkkın biri, bir başkasına nasıl mutluluk verebilir?

    Ama senin o eşrafla aran iyidir. Doğrusu doğa sana gerçekten cömert davranmış. Kadınların sesleri tatlı, derileri narin, bakışları alımlıdır. Sürüp gidecek bir halenin yansıması gibi. Ama işin aslı öyle değil dostum!  Tanrı, erkeği yarattığında ona kadından daha fazla akıl verdi. Onu hak ve sorumluluklarla donattı, kuvvet verdi. Ve dönüp bana ne yapması gerektiğini sordu. Elbette ki yardım etmek; üstelik böyle bir konuda yardım etmek erdemlerin en üstünüydü ve hemen öneride bulundum. “ Dişisini de yanına koyuver, aklı kısalığıyla ve saflığıyla hayatına renk katar. Hem ev işlerinde de yardım eder.” Dedim. Kabul etmiş olacak ki şuan ıstırapların en yoğununu yaşarken onlardan faydalanıyorsun. Ama şu bir gerçek ki başkalarından önce kendinizi beğenip alkışlamanız ve kendi değerinizin farkında olmanız saygılı bir iş Clemence. Aslında ben de öyleydim ama bana böcekmişim gibi davranıyorlar. Böcek olmadığımı her koşulda ispatlayabilirim. Subaya nasıl omuz attım ama?!

    Size saygılarımı sunuyorum dostum. Avukat olarak bir sonraki mektubunuzda cevaplamanızı umduğum bir soru var. Suçlular nasıl cezalandırılır?

    Yer Altından Bir Dost

    Aziz Dostum,

    Avukatlar için denen söze katılmakla beraber, işleri düşünce, değil yirmi dilbaz elli dilbaz kadın çenesine sahip avukat için sıraya giriyor olmalarını da hatırlatırım. Çünkü suçlular her zaman en iyi avukatları bulur.

    Kadınlar demişken. Tanrının kadınlar hakkında danışacağı son kişinin sen olduğunu sanıyordum. O da insanlıktan umudunu kesti demek ki.

    Evet, bu konuda doğa bana cömert davranmış. Gülüşüm güzel ve sıkı el sıkışırım. Kadınlardan sıkılmam. Ten, oyun ve eğlenceye düşkünlüğümü biliyorsun. Bu kozumu sonsuza dek kullanacağımdan emin olabilirsin. Bu arada Liza’yı kovduğuna sevindim. Tek bir kadınla beraber olmaktansa yeryüzünün tüm şanslarını deneyebilirsin.

    Sevgili arkadaşım, suçlular nasıl cezalandırılmalı diye sormuşsun. Ama bundan önce suçlu nedir diye sormak lazım gelir. Kimsenin masum olduğunu kesinlikle söyleyemeyiz, çünkü herkes suçludur. Hiç değilse başkasının suçuna ortaklık eder. Herkes suçluları yargılamak ister. Dinler, toplumlar, devletler… Eğitmeyi düşünmezler.  Suçluyu cezalandırmak için tanrı zorunlu değildir. İnsan acılarının en büyüğü yasasız yargılanmaktır.

    Sevgili dostum, önemli olan her şeyi kendimize mubah görebilmemizdir. Ben öyle yapıyorum. Kendimi kadınlara, gurura, can sıkıntısına… Her şeye bırakıyorum. Bazen en yüksek tepeye çıkıp kendi güçsüzlüğümü ve var oluşumun altında eziyorum. Senin yeraltın benim cehennemim, benim düşüşüm ise cennetim. Ve ben o düşüşten beslenip her şeyi ve herkesi yargılayabiliyorum. Ve eğlenebiliyorum. Sonsuza dek.

    Her ne zaman olursa olsun Meksiko-City’i şereflendirmenizi bekleyeceğim. Şuan kar yağıyor, sokağa çıkmalıyım.

    Clemence

    Devamı [...]

Divanlardan

  • AŞKNAME

    Râna Duman

     

    “Çıktı yaşıl  perdeden  arz  eyledi  ruhsâr  gül

    Sildi  mir’ât- i  zamîr-i  pâkden jengâr gül” [1]

    Gözyaşları taç yapraklarını ıslatmış; narin yapraklarına bir yaz serinliği armağan etmişti. Ağlıyordu gül, kanlı gözyaşları döküyordu.

    “ Geldi ol dem kim ola izhar-ı hikmet kılmağa

    İnşirâh-ı  sadr  ile  sadr-ı  saf-ı  ezhâr  gül” [2]

    Fuzuli’nin ölümsüz beyitleri yüreğindeki boynu bükük hüzne bir muharebe ilan etmiş; kazananı belirlemek ise yine gülün yüreğine kalmıştı. Fuzuli ”Şairler yalan söylerler!" diyorken Papatya en asil ve en güzel olduğuna nasıl inanabilirdi? "Veyahut ben!" diye düşündü gül  “Şu gök kubbeden gelip geçen onca gül kasidesine ben nasıl inanayım? " 

    “ Yetti ol mevsim ki açmağa  gönüller mülkünü

    Ola gül-şende  reyâhin hayline  ser-dâr gül“ [3]

    Ansızın buruk bir gülüş yayıldı gülün çehresine. Kanlı gözyaşlarını bir çırpıda sildi; yaprakları ile rüzgârı selamladı. Fuzuli, eğer bana dair güzel bir şey varsa bu senin aşkının güzelliğinden ötürüdür. Avni, benim şu fani taç yapraklarımda sonsuz aşkı tadıyorsa bu Avni'nin ulvi yüreğinden ötürüdür. Baki, sevgilisinin yanaklarında benim kızıllığımı anıyorsa bu Baki'nin vefasından ötürüdür. Nefi, baharı benimle müjdeliyorsa bu Nefi'nin memnuniyetinden ötürüdür. 

    Hani şu nefis dedikleri vardır; div rakip! 

    Fısıldadı ve fısıldadı durmaksızın:" Kıskan o papatyayı! 

    Fuzuli, Avni, Nefi ve daha niceleri sana râm iken 

    Papatya nasıl olabilir ki güzel!" 

    Hayır! Boyun eğmeyeceğim onun karanlık fısıltılarına 

    Âşıklarımın aşkına layık olacağım var oldukça

    Hiç yer bulursa kibir şu fani kızıl taç yapraklarımda

    Tadar mı bende sonsuz aşkı şanlı komutan Avni! " 

     

    “Sureti hayaline hayran eyledi arifleri

    Açtı irfân ehline  gencîne-i  esrâr  gül” [4]

     

    Gül, papatyayı düşünüyor ve ondaki saflığı, duruluğu hayal ediyordu. Derken boynu büküldü ve dikenlerine baktı.

    " Ah... Benim dikenlerim var... Onun bir meleği anımsatan beyaz taç yapraklarındaki saflık ve duruluk... Masumiyet! Çok mutluyum papatya adına! Hep baharın ve huzurun kokusunu verecek masumane melek çehresi ile baharı müjdeleyecek"

    Yapraklarını dikenlerini örtmek istercesine salındırdı gül.

    “Her nevresinde şah-gül aldı eline cam-ı mül 

    Lutf et açıl sen dahi gül ey servkadd ü goncefem”[5]

    Gül, bahar rüzgârı ile mest olmuş bir ahvalde adeta gülücükler saçarak:”-Hani bir zamanlar bir ressam varmış derler! Dünyanın en en en en güzel kadınının resmini yapacağım demiş ve sarılmış fırçasına başlamış çizmeye! Çizmiş... Çizmiş... Çizmiş... Nihayet resmini sona erdirdiğinde... Bir bakmış ki hiç de hayallerindeki gibi güzel bir kadın değil bu! Fakat nerede hata yapmış olabilirim diye düşünmüş; düşünmüş... Nihayet farkına varmış. Karanlık olmadan ışığın kadri hiç anlaşılır mı?! Kusurları yokmuş... Bu yüzden en güzeli çizememiş! Şanlı komutan Avni'nin de bir beyiti vardı bu ressamdan haber veren:

    "Bir güneş yüzlü melek gördüm ki âlem mâhıdur 

    Ol kara sünbülleri âşıklarının ahıdur"[6]  

    Gül, dikenlerine içten bir tebessüm etti ve yapraklarını güneşe çevirerek dikenlerini gökyüzüne sergiledi.”- Kusurlarımla güzelim ben. Beni ben yapanlardan biri de işte şu dikenlerim! Bana râm olacak olan dikenime katlanır, dikenlerimle sever beni. Taç yapraklarımın güzelliğine sevdalanıp da dikenleri görünce kaçan kendini âşık mı sanır?"

    Fuzuli’yi anımsayarak gülümsedi gül. Güneşi ısıtacak kadar sıcak gülümsedi.

    Göğü aydınlatacak kadar mesut gülümsedi.

     

    “Bir yüzi gül gonce-leb dil-dâr dirsen işte sen 

    Sen güle bülbül gibi kim zâr dirsen işte ben “[7]

     

    Gülün taç yapraklarından süzülen kanlı yaşlar yine toprağa bir kılıcın gamlı bir yüreğe saplanması misali saplanıyordu. Neden ağlıyordu yine? Papatya için ağlıyordu! Boynunu bükmüş; sessizce acı dolu yaşlar döküyordu." Biricik papatya! Şair onu güzel olduğu için seviyor! Onu, o olduğu için değil; güzel olduğu için seviyor! Fakat şu güzellik dediğimiz... Gülün de papatyanın da ömrü bir aya varmaz geçer; geriye yalnızca bir kuru ot kalır... Oysa yüreği seven hakiki seven değil midir? Tabiatına yanan... Fıtratına âşık olan...  Fakat papatyayı güzel kılan şairin aşkı değilse ya nedir? Ama yalnızca madden seven nasıl hakiki sever ki! Hani " Aşk biter!" der kimisi oysa aşkta mevcudiyetinden sıyrılıp sen bitersin fakat sevdalandığın taç yaprağı ya da ahu göz, selvi boy veyahut sırma saç ise  biter çünkü fanidir onlar gelir geçer! Yani şair geçici mi seviyor? Ah güzel papatya! Yeryüzünde sayısız papatya varken en asil ve güzeli şairin sevdiği olmalı çünkü o, onun papatyası! Fakat... Fakat ya geçici seviyorsa şair?  Ah güzel papatya! Biricik papatya!" 

     

    “Aşk imiş her ne var âlemde 

     İlim bir kıyl u kal imiş ancak “[8]

     

    Bir çift göz,  piposunu söndürmüş ve derin bir tefekkür haline bürünmüştü. Gülün hıçkırıklarını duyunca yüreğinde bir sızı duydu ve gözlerini güle kenetleyip yavaşça kızıl taç yapraklarına dokundu.

    " Ağlama artık güzel gül 

    Üzgün olmak hiç yakışmıyor senin gibi Avni'nin Fuzuli’nin Nefi'nin aşkını tatmış bir çiçeğe!

    Aldırış etme 

    Nice düşündürür seni

    Kimin gerçekten aşkı yaşadığı 

    Kimin ise yaşadığını sandığı? 

    Sen sev! 

    Sen en güzel sev!

    Sen aşka yan! 

    Düşünme artık

    Baksana nasıl da küsmüş şu taç yaprakların!

    Değer mi hiç böyle ağladığın? " 

    Bir çift gözü görünce bir daha akıtmamak üzere sildi gözyaşlarını gül. Ehl-i dilden bu zâtı çok severdi gül.

    "Bak, bir de beyit okuyayım sana ki 

    Hep gülümse gül! 

    "Leblerimle emrine amadedir canım benim 

    Al da bir buseyle öldür haydi cananım benim" [9]

    Kızıl yaprakları lal gibi parladı gülün.

    Hiç sönmeyecek bir gülüş yayıldı yüzüne.

    " Şairler yalan söylerler, değil mi? Şair çok seviyor papatyayı, gerçekten seviyor! Değil mi? Sadece onu güzelliğinden ötürü değil; fıtratından ötürü seviyor! Değil mi? Sevmeyi biliyor; gerçekten seviyor, değil mi? " 

    Gül, olumlu bir yanıt alabilmek adına yalvarırcasına soruyordu.

    " Evet, evet tabi! Gerçekten seviyor!" 

    Bir çift göz ile kısa bir hasbihalin ardından batan güneşi ölümsüz gülüşü ile selamladı gül.

    “ Biliyor musun gökyüzü, hep mesut olacağım! Şu narin boynumu büken nefsi fısıltıları duyduğum her vakit yüreğimi dinleyip Hak Teâla’yı anıp kendimden geçeceğim ve ben mesut olacağım!

    " Derd-i Işkun ki benüm munis-i gam-harum ola

    Hâşe Li'llah ki dahı yâr-ı vefa-dârum ola" [10]

    Bu eşsiz beyitteki gibi sevilmeyi bekleyeceğim; ölümsüz aşkı bekleyeceğim. Gülüşüm hiç silinmeyecek çünkü biliyorum bir gün bekleyişim nihayete erecek! Mesut olacağım! En mesut olacağım! " dedi fısıltıya dönüşen sesi ile.

    Hep mesut

    Her şeye rağmen

    En mesut!

     

     

    KAYNAKÇA VE NOTLAR:

    [1] Fuzuli, Bahar Kasidesi

    “ Ruhsâr” : Yanak , ‘’ Mir’ât” : Ayna , “ Jengâr” : Pas, Kir 

    [2] ‘’ İnşirâh” : Ferahlık , “ Sadr” : Göğüs , “ Ezhâr” : Çiçekler

    [3] “ Reyâhin” : Fesleğenler , “ Ser-dâr” : Kumandan

    [4] “ Gencîne” : Hazine

    [5] Nefi, Bahar Kasidesi

    “Nevr’’ : Parlaklık , “ Mül” : Şarap , “ Servkadd” : Selvi boylu

    [6] Avni

    “ Mâh” : Ay

    [7] Necati, Gül Kasidesi

    “Dil-dâr” : Sevgili

    [8] Fuzuli

    “ Kıyl u kal” : Dedikodu

    [9] Süleyman Arif Emre 

    [10] Avni

    “ Işk” : Aşk ,  “ Munis” : Cana yakın ,  “Gam-hâr” : Kederlenen

    ‘’ Vefa-dâr” : Vefa gösteren

    Devamı [...]

Haberler

  • 2021 SEYHAN LİVANELİ ÖYKÜ YARIŞMASI’NA BAŞVURULAR BAŞLADI

     

    2021 Seyhan Livaneli Öykü Yarışması genç öykü yazarlarının eserlerini bekliyor.

    Seçici Kurul üyelerinin elemesinden geçen genç öykü yazarının dosyasını Edebiyatist yayınevi kitaplaştıracağını duyurdu. Yazar, bürokrat Seyhan Livaneli anısına gerçekleşen yarışmanın proje koordinatörlüğünü şair Ayça Erdura yürütmektedir.

    Konu

    Utanmak

    Katılım Koşulları

    • Ödül, öykü türünde kitabı yayımlanmamış 18 yaş üzeri yazar ve yazar adaylarına açıktır. (Diğer türlerde kitabı yayımlanmış olmak, başvurmaya engel değildir.)

    • Ödüle, iki öyküyle başvurulur. Öyküler elektronik ortamda veya kâğıt baskı olarak yayımlanmamış, başka bir yarışmadan ödül almamış olmalıdır. Ve yarışmanın sonucu açıklanana kadar yayımlanmamalıdır.

    • Her biri en fazla 1500 sözcük uzunluğunda iki öykü tek Word dosyası içinde gönderilmelidir.

    • Başvuru, adayın kendisi tarafından,  [email protected] e-posta adresine, 25 Ekim 2020 günü, saat 24:00’a kadar gönderilmelidir.

    • Başvuru için gönderilen e-posta, iki Word dosyasından oluşmalıdır.

    1. Birinci dosyada yazarın/adayın adı, iki öyküsünün adları, belirlediği rumuz, adresi, cep telefonu, e-posta adresi ve kısa özgeçmiş bilgisi bulunmalıdır.
    2. İki öykünün yer alacağı diğer dosyaya yazarın adı yazılmayacaktır.

    Dosyaların her ikisi de, belirlenmiş olan rumuz adıyla kaydedilmiş olmalıdır; “rumuz-1” ve “rumuz-2” biçiminde.

    Düzenleme kurulu, jüri üyelerine, ön elemeden geçen adayların dosyalarını isimsiz iletecektir.

    • Düzenleme kurulu, adayların dosyalarını yönetmeliğe uygunluk, özensizlik, belirgin anlatım sorunu, yazım hatası gibi yönlerden inceleyecektir. Yarışmayı düzenleyen kurum ön seçici kurul oluşturma yetkisine sahiptir.

    • Ödüle gönderilen öykülerin hukukî sorumluluğu yazarına aittir. İntihal veya üçüncü kişilerin telif hakkı gibi durumlarda, sorumluluk yazara aittir.

    • Seçici Kurul: Zülfü Livaneli (Jüri Başkanı), Hakan Akdoğan, Jale Sancak, Gaye Boralıoğlu, Menekşe Toprak, Barış İnce, Zafer Köse

    • Seçici Kurul üyelerinin birinci derece yakınları, önceki senelerde ödülümüzü alan ve finale kalan yazarlar ödüle başvuramayacaktır.

    • Seçici Kurul’un ödüle değer bulduğu yazarın hazırlayacağı öykü dosyası, Edebiyatist yayınevi tarafından kitaplaştırılacaktır. Finale kalan 5 katılımcının öyküleri ise saygın edebiyat dergilerinde yayımlanacaktır.

    • Kazanan, 10.01.2021 günü açıklanacak ve 22.01.2021’de (Seyhan Livaneli’nin doğum günü) ödül töreni düzenlenecektir.

     

    Devamı [...]

Sinema

  • RÜYA: ZAMANIN VE MEKÂNIN ÖTESİNDE

    Semanur Ulu
     

    Derviş Zaim, 2016 yılında yazıp yönettiği Rüya ile klasik anlatının vazgeçilmezlerinden olan zaman, mekân tutarlılığını kırmayı başararak harika bir iş çıkarmış. Filmin felsefi, dini ve psikolojik okumalarını yapmak mümkün. Zengin bir içerik ustalıkla işlenmiş, semboller ve mekânlar eser içinde mükemmel şekilde konuşlandırılmış. Biçim ve içerik uyumu tam anlamıyla sağlanmış. Bir kitap mı okuyorsunuz yoksa bir film mi izliyorsunuz yoksa bir binanın inşa edilişini mi izliyorsunuz karışıyor bazen. Mekân ve inşa kavramları bu film açısından mühim çünkü filmin merkezindeki temalardan biri mimari.

     

    Filmin konusuna kısaca değinecek olursak film amcasının çalışanı tarafından bıçaklanması üzerine onun mimarlık ofisinde yeniden çalışmaya başlayan Sine isimli mimar bir kadının dönüşüm sürecini Ashab-ı Kehf kıssası etrafında anlatıyor. Sine, Yaren’in ricası üzerine bir cami tasarlıyor. Bu caminin planında Yedi Uyurlar’ın mağarasını örnek alıyor. Diğer yandan amcasının kötü giden işleri nedeniyle istemediği pek çok şeyi de yapmak zorunda kalan Sine psikolojik olarak çöküntüye uğruyor ve uyku problemleri yaşamaya başlıyor. Şikâyeti üzerine uyku kliniğinde tedavi sürecine başlıyor, buradaki uyku seanslarında bir takım rüyalar görüyor. Bir hayli basit görünen bu konu pek çok katmanla anlatılarak gerçek bir sanat eserine dönüştürülmüş.

     

    Filmde Carl Gustave Jung etkisi açıkça görülüyor. Filmin analizini özellikle psikanalitik açıdan yapmak için onun “Dört Arketip” kitabında yer alan Kehf Suresi tartışmasına ilişkin bölümü okumak faydalı olacaktır. Filmin en başında mimarlık ofisinin sahibini bıçaklayan kadının elindeki dosyada bir desen göze çarpar. Sonrasında aynı motifi Sine’nin kolyesi olarak görürüz. Bu iç içe geçmiş düzgün olmayan halkalardan oluşan topografik bir haritayı andıran bir şekildir. Aslında bu sembol anneden doğuşu ve âlem değiştirmeyi simgeliyor. Sine, annesinden kalan (başka türlüsü düşünülemezdi) bu kolyeyi camiyi inşa edeceği araziyi incelerken düşürür ve kaybeder. Anlaşılır ki bu nokta ve inşa edilecek yeni mabet onun kişisel dönüşümünün ve yeniden doğuşunun merkezi olacaktır. Sine’nin yaşadığı deneyimleri Jung öznel dönüşümün çoğalma anlamında dönüşüm alt başlığında tarif ediyor. “İnsanın başlangıçtaki kişiliği ile daha sonraki kişiliği genellikle birbirinden farklıdır.(…) Bu değişim dış katkılarla, örneğin dışarıdan gelen yeni yaşam içeriklerinin benimsenmesiyle gerçekleşebilir. (…) Bu nedenle, dış kaynaklı büyük bir fikrin bizi etkilemesinin tek nedeninin, içimizdeki bir şeye karşılık gelmesi olduğunu kavramamız gerekir.”[1] Başlangıçtaki kişilik ile sonrakinin farklılığını yönetmen Derviş Zaim ilginç bir teknikle veriyor. Her rüyanın ardından Sine karakterini canlandıran oyuncu değişiyor. Böylece film boyunca dört farklı benliği temsil eden dört faklı Sine görüyoruz. Bu minvalde karakterlerin isimlerinin seçilişinde de titiz davranıldığı görülüyor. Zira Sine; iç, gönül, göğüs gibi anlamlara gelmekte ve film mağara ve mimari metaforuyla insanın iç dünyasında gerçekleşen bir dönüşümü anlatıyor. Kişiliğin derinlerinde hatta bilinçdışında gerçekleşen bir değişimi görsel bir sanata dönüştürmeyi başarmak gerçekten önemli bir meziyet.

     

    Film, Sine’nin hikâyesi ile Yedi Uyurlar’ın hikâyesi arasında bir benzerlik kurarak her şeyin kendini tekrarladığını da vurguluyor. Bir yandan her şeyin oluş halinde olduğunu ve sürekli değiştiğini söylerken diğer yandan her şeyin aynı ya da benzer olduğunu, birbirinin yansıması olduğunu anlatıyor. Bunu yapabilmek için sinemanın klasik zaman, mekân tutarlılığını kırmak gerekiyor. Yönetmen bunu başarıyla gerçekleştirmiş. Bu yönüyle tıpkı bilinçdışı gibi film de zamandışı ve mekandışı bir akışa sahip olmuş. Film sona erdiğinde aslında bir çemberin başlangıç noktasına kavuştuğunu anlıyoruz. Yani halka tamamlanıyor. Filmin bu kurgusunu ufak sembollerle izleyiciye hissettiriyor Derviş Zaim. Nitekim Sine’nin bilgisayar duvar kâğıdı olarak kullandığı büyük halka tesadüfî değil. Diğer yandan bu başa dönüş ve tamamlanma ya da “yuvarlak bütünlük” psikanalitik olduğu kadar dinsel bir motiftir. İslami bir okuma yapılacak olursa tasavvuftaki devri daim kavramıyla açıklamak da mümkün olabilir.

     

    Filmin diğer bir yönü ise dönüşüm macerasını Ashab-ı Kehf’i merkeze alarak anlatması. Bu anlatı pek çok kültür ve dinde kendine yer bulmuştur. İslam’da da Kuran’ın on sekizinci suresi olan Kehf Suresi’nde geçmektedir. Bu anlatıya göre dönemin pagan inançlı ve günahkâr toplumuna karşı dürüstlüğü, ahlakı ve tek Tanrılılığı savunan bir grup genç toplumdan dışlanır ve öldürülecekken köpekleri ile beraber bir mağaraya sığınarak kurtulurlar. Bu mağarada yüzyıllarca uyuyup uyanırlar. Jung’a göre bu efsanenin anlamı şudur: “Her kim mağaraya, yani herkesin kendi içinde taşıdığı mağaraya ya da bilincin dışındaki karanlığa girerse, kendini önce bilinçdışı bir dönüşüm sürecinin içinde bulur. Bilinçdışına girmesi, bilinci ile bilinçdışı arasında bir bağ kurmasını sağlar. Bunun sonucunda, kişiliğinde olumlu ya da olumsuz anlamda kökten bir değişim olabilir.”[2] Sine de camiin mimari planını yapmaya karar verdiği gün mağaraya, karanlık bilinçdışına girmeye talip olmuştur aslında. Surede yedi uyurların saklandığı ve uykuya daldığı yer “ortadaki geniş yer” olarak tasvir edilir ki bu mitik zamanın “merkezi” olma anlamına gelir. Ayrıca inşa edilen yapı bir tapınak olması yönüyle de önemlidir. Merkez, tapınak ilişkisini en iyi anlatan isim hiç şüphesiz Mircea Eliade’dir. Eliade, Ebedi Dönüş Miti isimli kitabında tapınakların göksel arketiplerinden bahsederken her tapınağın aslında ilk kutsal dağın kendisi olduğunu yani bir merkez olduğunu aynı zamanda yaratılışın başladığı nokta anlamı taşıdığını söyler.[3] Böylece Sine’de dönüşüm ritüelinin gerçekleşeceği merkezi/tapınağı kendi elleriyle inşa etmeye başlar. Üstelik annesinden kalan ve doğumu simgeleyen kolyesini de burada düşürür. Yani bu noktadan yeniden doğacaktır.

     

    Camiin tasarımı yedi uyurlar mağarasından ilhamla yapılmıştır burada bize gösterilmek istenen bu tapınağın mağaranın bir benzeri değil bizzat kendisi olduğudur. (Filmde mekân olarak kullanılan inşaat halindeki Sancaklar Camii bu fikri tam anlamıyla yansıtmıştır.) Göksel arketipini tekrarlayan bir merkezdir söz konusu olan. Bunu Sine’nin gördüğü rüyalar da doğrular. Bir yandan da merkeze götüren yol zorludur çünkü aslında yolculuğun kendisi insanı kutsal olana doğru götüren bir geçiş ayinidir.[4] Bu yolun/ayinin gereği olarak Sine hem insan ilişkilerinde hem de kendisi ile olan ilişkisinde zorlu sınavlar geçirir. Kehf Suresi’nde anlatılan bir diğer kıssa ise Hz. Musa’nın Yuşa ve Hızır ile olan yolculuğudur. “Yolculuk” deneyimi bunu bildiğimizde daha anlamlı hale gelir. Filmde buna ilişkin göndermeler de bulunmaktadır. Kehf Suresi’nde Hızır ve Musa iki denizin birleştiği yerde buluşur. İstanbul boğazının hem filmin başında ve sonunda yer alması hem de film boyunca tekrar tekrar kadraja girmesi iki denizin birleştiği yer olması hasebiyle bu kıssaya işaret etmektedir.

     

    Kurgu değişimin ve tekrarın, farklılığın ve aynılığın gerilimi üzerine kurulmuş yapısıyla izleyiciye farklı bir deneyim yaşatıyor. Bu yazıda filmin Jung’u merkeze alarak bir tahlili yapılmaya çalışılmıştır. Elbette filmin zengin içeriği ve katmanları karşısında bu yazı yetersiz. Pek çok önemli hususa değinmeye fırsat olmuyor. Filmin yüzeysel olarak içerdiği politik, ekolojik, etik mesajlar da başlı başına tartışılmaya değer meseleler. Derviş Zaim’in bu filmdeki başarısı sonraki yapımlarını merakla beklememizi sağlıyor.

     

    [1] Carl Gustav Jung, Dört Arketip, Çev. Mert Hüseyin Ergül, Erasmus Yayınları, İstanbul, 2017, s. 51

    [2] A.g.e., s. 67

    [3] Mircea Eliade, Ebedi Dönüş Miti, Çev. Ayşe Meral, Dergâh Yayınları, 2. Baskı, İstanbul, 2018, s. 25

    [4] A.g.e., s. 31

    Devamı [...]