Derdimiz Ne?

  • EDEBİYATDAİMA’NIN ÖYKÜSÜ

    Şüphesiz her okur nitelikli metinlerle karşılaşmak ister. Edebiyat ve okuma eylemi daha iyiye doğru çıkılan yolda bitmeyecek bir arayıştır. Edebiyat yolculuğunu “daima” uzun soluklu bir keşif süreci olarak gördük ve yola bu bilinçle çıktık. Çünkü kendini yenilemeyen, kendiyle mücadele etmeyen, kendini aşmak için çabalamayan bir edebiyat ve kültür dünyasının kurumaya mahkûm olduğunun farkındayız.

    Edebiyat Daima, birkaç ay içinde hazırlanmış bir proje değildir. 2007 yılında fikir olarak ortaya atılmış, çeşitli deneme ve incelemelerden sonra siteyi sürdürebilecek yeterlilikte bir ekip kurulamadığı için bir süre nadasa bırakılmış bir projedir. 2010 ve 2015’te de ne yazık ki girişimlerimiz yarım kalmıştı. Ancak günümüzde hem teknik imkânların gelişmesi hem de yıllar boyu bu mecrayı izleyerek edindiğimiz deneyim, sitenin kendi kaynaklarıyla ayakta durup kültür ve edebiyat hayatına yeni bir ses ve soluk getirebileceği inancımızı tazeledi.

    Sitemiz benzer sitelerle rekabet etmek gibi bir amaçla yola çıkmadı. EdebiyatDaima’nın hedefi öncelikle kendini yenilemek, yenilendikçe kendini aşmaktır. Biz, içinde bulunduğumuz acemilik ve çıraklık evresini bisiklete binmek gibi düşünüyoruz: Yola veya tekere bakarsanız yıkılırsınız ama ileri bakarsanız eninde sonunda hedefinize doğru yol almaya başlarsınız.

    EdebiyatDaima; “daima” edebiyatı önceleyecek, içerikten tasarıma eksiklerini ve kusurlarını günden güne düzelterek okurlarını ziyaretçi olarak değil ev sahibi olarak görecektir. Bu mecranın emeklemeye başladığı şu zaman dilimi, sitenin daha iyi, doğru ve nitelikliye koşar adım yürüyeceği daha güzel günlerin de işaret fişeğidir.

    Biz buradayız sevgili okur, hoş geldin!

     

    YAYIN İLKELERİMİZ

    EDEBİYATDAİMA.COM sitesinde yazılarla ilgili birinci önceliğimiz nitelikli ve özgün metinlere yer vermektir. Edebi açıdan bütünlüklü ve kaliteli, düşünsel açıdan ise tutarlı ve yazılar aramaktayız. Haber, duyuru ve tanıtımlarda işlenen konuların güncel olması gerekmektedir. Ancak kitap tanıtımlarında eski kitaplar veya mevcut kitapların eski baskıları da işlenebilir. Yayımlanması için tarafımıza gönderilecek yazılar Word formatında olmalı ve haber yazıları haricinde 400 sözcükten kısa olmamalıdır. Haber nitelikli olanlar dışında 400 sözcükten daha kısa yazılar değerlendirmeye alınmayacaktır.

    Gönderilecek yazı ve haberler özgün olmalı ve daha önce hiçbir mecrada yayımlanmamış olmalıdır. Buna dergiler, gazeteler, kişisel web siteleri, sosyal medya hesapları ve çeşitli online grup / forumlar da dahildir. Basın bültenleri ise başında “Basın Bülteni” ibaresi ile yer alacaktır. Küfür ve hakaret içeren, muhatabını taciz eden veya zorbalığa maruz bırakan yazılara kesinlikle yer verilmez. EDEBİYATDAİMA.COM için önce “insan” gelir ve insan onuru, tartışmaya kapalıdır.

    Sitemizde siyasi içerikli yazılara ve yorumlara yer verilmez. Kamplaşmaya, ayrışmaya, ideolojik çekişmelere zemin hazırlayacak yazıları göndermemenizi rica ediyoruz. Demagojik nitelikli, hamasi söylemlerle kaleme alınmış yazıları tasvip etmiyoruz. Etik değerleri zorlayan, ahlaki sınırları aşan yazılara sitemizde kesinlikle yer verilmeyecektir.

    Yazılarda kaynak göstermek amacıyla dipnot kullanılmamasını rica ediyoruz. Dipnot, ancak ek bilgiler ve açıklamalar için kullanılmalı ve dipnot sayısı beşi geçmemelidir. Kaynak gösterimi için APA yöntemi (parantez içi atıf) kullanılmalıdır. Alıntılar mutlaka birincil kaynağıyla birlikte gösterilmelidir.

    Yazıların her türlü hukuki sorumluluğu yazarına aittir. EDEBİYATDAİMA.COM bu konuda sorumluluk kabul etmez. Hukuki bir ikaz durumunda ilgili yazı kaldırılacaktır. Web sitemiz kâr amacı güden bir organizasyon değildir. EDEBİYATDAİMA.COM sitesinde yayımlanan yazılara telif veya herhangi bir ücret ödenmez. Yazılar yayımlansın yayımlanmasın iade edilmeyecektir. Eser sahipleri yazılarını bize göndermekle editörlerimizin metnin bütünlüğünü ve özünü bozmayacak küçük düzeltmelerini de kabul etmiş olurlar. Eserlerin yayımlanmasıyla ilgili herhangi bir sözleşme yapılmayacak, yazı gönderen herkesin bu şartları kabul ettiği varsayılacaktır.

     

    #DaimaEdebiyat #EdebiyatDaima

    EdebiyatDaima Ekibi

    Devamı [...]

Şiir Defteri

Öykü

  • SINAV GÜNÜ

    Ferit Sürmeli

     

    Erkencisin uzak bir mesafeden gelmişsin,  heyecandan uyumamış az uymuşsun ya da… Güneş yeni doğuyor daha ışınlarını yavaş yavaş bırakıyor yere. Senden başka kimse yok bahçede. Kantin açık ama sesleniyorsun cevap veren olmuyor. Bekliyorsun çok değil birkaç dakika kadar. Bahçeye yöneliyorsun bir müzik geliyor kulağına kısık ve derinden, iyice odaklanıp eşlik ediyorsun müziğe. Usulca dolanıyorsun ağaçların altında bir başına. Sınava girecek öğrenciler birer ikişer geliyor okula, kimi tek başına kimi eşlik edeniyle. Aday başvuru formundaki fotoğrafına bakıyorsun tıpkı babanın gençliği. Geçmişe dalıyorsun bir an dün gibi sanki geçmişte kalan her şey, yarınsız ve dün gibi…

    Heyecanlısın tek başına binmişsin karşıdan vapura. Pencere kenarında uyukluyorsun düşünde bir yelkenli gemi, tepesinde iki martı çığlık atıyor durmadan. Omzuna dokunuyor biri usulca, kantinci olduğunu anlıyorsun.

    "Çay hazır" diyor

    "Çay hazır"

    Çay poğaça alıyorsun kantinden bir de su…

    Usulca ve basamakları sayarak çıkıyorsun ikinci kata. Uyuşukluk uykusuzluk iyice çöküyor üstüne. Tuvalete giriyor, elini yüzünü yıkıyor az da olsa kendine geliyorsun. Koridora yöneliyorsun, upuzun koridorda sağlı sollu sıralanmış kapılar, bir kapı daha, kapıdaki numarayı okuyup içeri giriyorsun.

    Sınav salonu sessiz, öğrenciler tedirgin. Gösterilen sıraya oturuyorsun. Pencere kenarındasın yine… Serçe cıvıltıları küçük küçük aralıklarla düşüyor salona. Her şey soru ve cevapta doğru şıkları işaretlemek için bekliyor öğrenciler. Kolay değil gelecek kaygısıdır söz konusu olan. İlk kez giriyorsun böyle bir sınava. Pencereden bakıyorsun bahçeye. Ana baba günü sanki. Büyükçe demir kapıdan iki kişi giriyor içeri. Biri orta yaşında ilk gençliğinde diğeri aralarında boy farkı olmasa ikiz sanacaktın onları. Daha ilk bakışta baba-oğul olduklarını tahmin ediyorsun. Önünde soru kitapçığı ve cevap kâğıdı duruyor sessizce.

    Arada bir pencereden dışarı bakıyorsun. Duvarın dibinde bir yavru serçe zıplıyor zıplıyor kanat çırpıyor acı acı ötüyor uçmaya çalışıyor uçamıyor bir türlü. Ne olacak bu yavru serçenin hali diye geçiriyorsun içinden?

    a. Karıncalara yem olabilir.

    b. Kedi kapabilir.

    c. Köpek daha hızlı davranabilir.

    d.Bir insan elini uzatabilir.

    Bir insan eli. Ellerine bakıyorsun öyle.

    Yemlenen çiftleşen serçelerin cıvıltısı küçük küçük aralıklarla düşüyor salona...

     

     

    Ferit Sürmeli

    Antakya, 1965. Öykü, deneme ve söyleşileri; Notos öykü, Dünyanın öyküsü, Mono edebiyat, Amanos edebiyat, Lacivert, Yıldız tozu ve Barbarları Beklerken fanzinde yer aldı.
    Remzi Karabulut’un hazırladığı “Öyküden Çıktım Yola” 2014 Aylak Adam yayınlarından çıkan kitaba bir minimal öyküsüyle katkıda bulundu. 2019 Fakir Baykurt Öykü Ödülü üçüncüğü bulunmaktadır. Barbarları Beklerken’i yayına hazırlıyor.

     

     

     

    Görsel: Carlos Martinez


     

     

     

    Devamı [...]

Edebiyat Defteri

  • YAĞMURLAR SANA SÖYLER NE SÖYLENECEKSE
    Muhammet Erdevir

    Binlerce saatten sonra karşı karşıya gelmiş bir saattir tıkırtısı duyulan. Binlerce saat yüz binlerce parçaya bölünmüştür. Sürüklenip durur zaman, hayat oradan oraya savrulur. Dalgaların sahile taşıdığı kum taneleri gibi önüne kapılır hayatlarımız. Günlerimiz ve yaşadıklarımız hem birbirine çok yakın hem de kırılgan ve ayrıksı bir düş olur kalır. Bağlamından her an kopmaya hazır bir yakınlıkta çoğaltırız anıları. Bir rüzgâr, bir dalga, bir hüzünlü ses bekler dalından kopmak için mevsimin son yaprağı. Sonra hep güz, baharda bile hep güz.

    Eski ve paslı bir kapının ardında tutuyorum bazı korkuları. Tehlikeli ve ölüme yakın duygular onları diri tutuyor. Tehditkâr bir hırs parlayıp sönüyor tutsağımın penceresinde. Beni, şimdi kalkıp yanına gelmekten alıkoyan şey ne? Beni böyle uzakta tutan? Bir lav denizine dönüşüp kapına akabilirdim ama yerimde sayıyorum. Sana koşmamı ne engelliyor gerçekten? Kendimi yakmakla bitseydi her şey, yakardım şüphesiz. O vakit sahilin gevşek kumları eriyip cama dönüşür ve yekvücut olurdu. Kırılgan fakat asla ayrılmayacak birbirinden. “Bir” olan, “bir”leşen, “bir”de eriyen… Çatlamaya hazır olduğu kadar saldırmaya da kabiliyetli. Daha kesif bir karanlıkla kuşatabilirim aradaki engelleri.

    *

    Göğsünde pembe güller ve inciler saklıyorsun. Göğsünün tam ortasında. Bir iğne, ucunda tılsım. Bir kolye, bir küpe, sonsuza kadar düşen damlalar. Yağmur, ruhumdaki o karanlık koridorun ışığını açana kadar yağacakmış. Kulağıma öyle fısıldadı rüzgâr. Ben tam o anda dünkü cılız atların yelelerine mavi boncuklar takıp onları tımar ediyordum. Öyle ki iki kişilik bir sessizliğin ritminde buluyordum kalbimin ahengini. İki kişilik sessizliğim: susuyorsun, susuyorum. Gülüyordun, gülüyordum. Kendi hayalini inşa eden bir aynanın saflığında gülüşünde saadet buluyordum.

    Anlıyor muydun, anlayacak mıydın, anlayabilir miydin?

    Damlalar sonsuz biçimlerde yere düşmeye başlayınca her nedense sık sık cama bakıyorum. Onların camda bıraktığı izlere. Küçük, düzensiz, biçimsiz kabarcıklar yığını. Yağmur seni sağaltırken elma çiçeklerini incitiyor. Dökülüyor zeminin çamurlu sularına bembeyaz ve yer yer de pembemsi gelinlikler. Meyveye duramayacak binlerce gelin. Yağmurun işlediği o kibar cinayet! Baharımı ödünç al diye yalvarıyorum sana. Kendini çoğalt. Kendini çoğalt ve azalt beni. Yüküm ağır, yolum uzun, taşıdığım kıymetli. Bana bir iz bırak bulut ırmakları arasından. Ben o yoldan ilerleyerek menzilime varabilirim. Menzilim sen… Onca engele, mesafeye, imkânsızlıklara rağmen sen.

    *

    Masallar anlatabilirim sana. Bir buket çiçek koyarım önüne, kurutur ve beni düşünürsün. Daha iyisini yapacağım. Serseri bir rüzgâr gibi hiç ummadığın bir anda karşına çıkıp kulağına o büyük hakikati fısıldayacağım. Geçmeyecek bir yarayı, unutulmayacak bir hatırayı, uzun mektuplar ve sonsuz şarkıları avuçlarına bırakıp geldiğim gibi kaybolacağım.

    *

    Gecenin göğsüne gonca güller işliyorum. Yıldız yıldız ışıyor yüzün. Gözlerinin içinde bana dair görüntüler. Seni, göğsünde nice nehirleri uyutan engin bir denizin bilgeliğiyle bekliyorum. Dönüp dönüp aynı noktaya belki milyonuncu kez geldiğimi söylemeye lüzum var mı? İnanmazsan başını pencereden dışarı uzat. Belki beni o sokakta, adımını attığın kaldırım taşlarına başını koymuş bir halde bulacaksın. Üzerimden damlalar geçecek. İnce, sonsuz damlalar. Gülüşün kadar sonsuz.

    Devamı [...]

Divanlardan

  • FUZULİ’DEN BİR SEVDA VE ISTIRAP GAZELİ

    Hazırlayan: Faik Muharrem

     

    Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı
    Felekler yandı âhımdan murâdım şem'i yanmaz mı

    Kamu bîmârına cânân deva-yı derd eder ihsan
    Niçün kılmaz bana derman beni bîmar sanmaz mı

    Şeb-i hicran yanar cânım döker kan çeşm-i giryânım
    Uyarır halkı efgânım kara bahtım uyanmaz mı

    Gül-i ruhsârına karşu gözümden kanlu akar su
    Habîbim fasl-ı güldür bu akar sular bulanmaz mı

    Gâmım pinhan tutardım ben dedîler yâre kıl rûşen
    Desem ol bî-vefâ bilmem inanır mı inanmaz mı

    Değildim ben sana mâil sen ettin aklımı zâil
    Beni tan eyleyen gafîl seni görgeç utanmaz mı

    Fuzûlî rind-i şeydâdır hemîşe halka rüsvâdır
    Sorun kim bu ne sevdâdır bu sevdâdan usanmaz mı

    GÜNÜMÜZ TÜRKÇESİ VE YORUMU

    1. O yar, beni candan usandırdı, cefadan hiç usanmaz mı? Çektiğim ahlardan gökyüzünün katları bile tutuştu, dilek mumum yanmaz mı?

    Divan şiirinde sevgili güzelliği kadar vefasızlığıyla da öne çıkar. Çünkü asla aşığa yüz vermez, onun acılarına aldırmaz. Âşık, ne kadar dertli olursa olsun sevgilinin nazarında çektiği acıların hiçbir ehemmiyeti yoktur. O, canından usanacak kadar çok sevse de sevgili için çektikleri bir hiç hükmündedir. Aşığın ıstırabı gelip geçici ve ehemmiyetsiz acılardan ibarettir sevgili için.

    Aşığın gönlü acılardan dolayı öyle yanar öyle yanar ki ah ettikçe ağzından adeta alevler çıkar. O alevler o kadar yükseğe ulaşır ki feleğin tüm katlarını ateşe verir. Divan şiiri anlayışından gökyüzü dokuz katlı olarak tasvir edilir. Aşığın derinden gelen ahları, feleğin en alttan en üste tüm katlarını tutuşturacak bir yangına sebep olur. Burada günbatımında ufkun kızarmasına da gönderme yapılır. Akşam oldu mu artık sevgiliyi görme ümidi yoktur. Herkes evine çekilmiş, kapılar pencereler kapatılmıştır. Âşık, sevgilisini azıcık da olsa göremeyecek olmanın üzüntüsüyle daha derinden ah çeker, bu ah gökyüzünü tutuşturur ve günbatımındaki kızıllık oluşur. Fakat gökleri tutuşturan bu ateş murat mumunu yakmaz. Bilindiği gibi türbelerde dilek dilemek için adak mumları yakılır. İnsanlar bu mumu yaktıktan sonra dileklerinin kabulü için dua ederler. İşte her yeri yakıp tutuşturan o ahlar, murat mumunu yakmaya yetmez nedense. Bu yüzden de aşığın sevgiliye kavuşmak için ettiği dualar bir türlü kabul olmaz.

    2. O sevgili, tüm hastalara derman dağıtır. Bana neden derman olmaz, beni hasta ve çaresiz görmez mi?

    Sevgili, Mesih’in mucizesine sahiptir. Onun sözleri, bakışı, öpüşü, dudakları çaresiz hastalara bir dermandır. Onları iyileştirir, hayata döndürür. Fakat sevgili aynı zamanda vefasızdır. Herkese sıhhat dağıtırken aşığın gönlünü yaralamak, ona eziyet çektirmek için aşığa derman vermez. Güzel birkaç çift söylemediği gibi bakışlarını bile kaçırır ondan. Çünkü aşığın aşkına inanmamaktadır. Burada ikinci dizedeki vurgunun sebebi de budur: “…beni bîmar sanmaz mı”  Sanmaz, inanmaz. Aşığın aşkının onun nazarında bir kıymeti yoktur, içten içe yanması da acı çekmesi de önemsizdir. Zira sevgili vefasız olduğu kadar umursamazdır da.

    3. Bu ayrılık gecesinde canım yanar, gözlerimden kanlı yaşlar dökülür. İnleyişim herkesi uyandırır da kara bahtımı uyandırmaz mı?

    Âşık, aşk derdinden dolayı sürekli yaralı ve hasta bir haldedir. Geceleri ayrılık acısı, hasret ve çaresizlik katmerlenir. Ahları, inleyişleri artar aşığın. Daha derinden, daha içli yakarır. Onun iniltileri, yakarışı, ağlaması, feryat figan etmesi tüm mahalleyi ayağa kaldırır ama talihini uyandırmaz. Kara bahtı başından gitmez, talihi bir türlü açılmaz. Esasında onun derdi bu feryatları sevgilinin duymasıdır. Herkesin duyduğu o ahları sevgili duymaz kesinlikle. Duysa da duymazdan gelir, neredeyse keyif alır aşığın çektiği acıdan.

    4. Yanağındaki güle karşı gözümden kanlı yaşlar akar. Sevgilim, gül mevsimindeyiz, (bahardayız) bu mevsimde akarsular bulanık akmaz mı?

    Divan şiirinde çok klasik bir mazmundur sevgilinin yanağının güle benzetilmesi. O gülü görünce aşığın gözünden kanlı yaşlar boşanır. O gülün kırmızılığı biraz da aşığın gözünden akan kanlı gözyaşları iledir. O sular gidip o gülü ve ait olduğu gül bahçesini besler. Böylece burada hoş bir görüntü de oluşturur şair: Baharda akarsular bulanık ve coşkun akar. Gözünden akan yaşların suları bulandırdığını, suların bu yüzden bulanık aktığını söyleyerek zarif bir mübalağa yapıyor.

    5. Ben gamımı, acılarımı gizli tutuyordum. Bana “Git yârine açıl!” dediler. Gidip desem o vefasız sevgili bana inanır mı inanmaz mı?

    Aşkın en kıymetli tarafı gizli olması, belki sevgiliden bile saklanmasıdır. Oysa çevre, aşığa baskı yapar git açıkla diye. Eğer âşık sabırsız davranır ve aşkını aceleyle ilan ederse büyük bir sırrı faş etmiş, ortalığa düşürmüş olur. Üstelik sevgili, alaycı tavrından dolayı bu ilan-ı aşkı küçümser, muhtemelen inanmaz.

    6. Ben sana düşkün değildim. Seni görünce aklımı yitirdim. Bu halimden dolayı beni kınayanlar seni gördükçe utanmazlar mı?

    Âşık, her zaman sevgiliye düşkün değildi. Hayatının bir dönemecinde onu gördü, tanıdı, sevdi. Aşk derdine düşünce akli melekeleri zorlandı, tıkandı. Aklını yitirmeye yakın bir çılgınlık haline düştü. Çılgınlığı yüzünden onu tanıyan herkes kınamaya başladı. İşte burada âşık bu gerçeği vurguluyor: Ben seni tanıdıktan sonra aklımı yitirecek oldum ve herkesçe kınandım. Oysa senin güzelliğini görenler hakkımda dedikleri kötü sözler için utanmıyor mu? Senin güzelliğin elbette aklımı başımdan alır, seni gören biri nasıl sağlıklı kalabilir?

    7. Fuzuli, aşkından ötürü çılgın biri rinddir. Hem de bu halinden dolayı halka rezil rüsva olmuştur. Hele bir sorun ona, bu sevdadan usanır mı usanmaz mı?

    Rind, iyilik ve kötülüğü, neşeyi ve hüznü birbirine denk gören kişidir. Onun nazarında dünyaya dair her şey aynı ölçüde değersizdir. Rindlik bir nevi bohemliktir. Dünyaya pul kadar kıymet vermez bir rind. Fuzuli, burada kendisinin çılgın bir rind olduğunu söylüyor. Çılgınlığın sebebi olsa olsa dünyayı önemsememekte gösterdiği dirayetinden ötürüdür. Dünyayı böylesine elinin tersiyle itmiş olması onu halkın gözünde rezil rüsva duruma düşürmüştür. Bunca aşağılanmaya, rezil rüsva oluşa rağmen âşık, aşkından vazgeçecek değildir. Çünkü aşk onun için bir armağan, bir lütuftur. Bu ilahi hediye, insanların kem bakışları için terk edilemez. Sevda, eziyet çekiyorum diye vazgeçilir bir şey değildir. Âşık, aşkından ne olursa olsun vazgeçmeyecektir.

     

    Devamı [...]

Haberler

  • DEMLİK MECMUA EKİBİNDEN YAYINEVİ HAMLESİ: MAVİ GÖK YAYINLARI

    3 Mayıs 2018 tarihinde yayımlanmaya başlayan Demlik Mecmua kültür sanat ve edebiyat dergisi yedinci sayılarıyla birlikte Mavi Gök Yayınları ismiyle, yayınevi bünyesinde yayıncılığa devam edeceklerini Gökyüzü Bildirisi ile ilan etti.

    Dergi Yayın Kurulu, yayımladığı bildiride;

    “Bundan bir buçuk sene önce, Türklük mefkuresi, yükselmek ve ileri gitmek ülküsü, üretmek gayesi ve gayretiyle Demlik Mecmua ismi altında Türk dergiciliğine genç edebiyatçıların sesini taşımak hevesiyle yola çıkmıştık. Şimdi de, Türklüğü yalnızca asabiyet bilinci olarak değil, Türklüğü Türk’ün yüksek karakterinin felsefi, edebi, tarihi ve bilimsel mücadelesi, bir varoluş ereği olarak tanımlayan genç ekibimizle Türk yayıncılığına ve Türk edebiyatına yeni bir renk daha getirmek hevesindeyiz. Dergiciliğimize daha yüksek hedefler ve daha yüksek motivasyonla devam edeceğimizi bildirir, uzun süredir üzerine çalıştığımız yayınevimizi zaferleri ve geçmişi insanlık tarihi ile başlayan yüce Türk milletine gururla sunarız.” ifadelerine yer verdi.

    Kültür Bakanlığından gerekli yayıncılık sertifikalarını alan en genç ekip olan Mavi Gök Yayınları Yayın Kurulu, ilk yayın yılında Kurgu Kitaplığı, Fantastik ve Mitoloji Serisi Gökyüzü Kitaplığı, Siyaset Bilimi Kitaplığı, Tarih Kitaplığı, Şiir Kitaplığı ve Kurgu Dışı Kitaplığı serileri ile yirmi bine yakın kitap neşredeceklerini beyan etti. Genç yazarların önünü açmak adına, yeni yazarlara öncelik vereceğini açıklayan yayınevi, dosya kabulüne başladığını duyurdu.

    Demlik Mecmua yazarlarından Oğuz Can Acar’ın mitolojik kurgu ve fantazya niteliğindeki ilk kitabı Tamu Kapısı Anıları’nı yayımlayarak yayın hayatına başlayan Mavi Gök Yayınları, kasım ayı içerisinde bir şiir, bir tarih ve bir siyaset bilimi kitabı daha yayımlayacağını açıkladı.

     

    (Haber, yayınevinin basın bülteninden derlenmiştir.)

    Devamı [...]

Sinema

  • HALK KÜLTÜRÜNÜN TÜRK SİNEMASINA YANSIMASI

    Birgül Yangın Aslanoğlu

     

    Sinema, teknik bir buluştur ve mekanik bir eğlencedir. Kolaylıkla bir ülkeye yerleşebilir ve seyirci topluluğuna çabucak seslenip, onları etkiler. Türk sinemasının da kendine has üslûbu, Türk seyircisini etkilemiştir. Filmlerdeki bazı temalar bilinçli ya da bilinçsiz, Türk halk kültürünü yansıtan unsurlar taşımaktadır.

    Sinema, görselliğin insanoğluna güzel yansımalarından biridir. İnsanlar içinde olay olan bir görüntüyü ilgiyle izler. Çünkü insanoğlunun mayasında merak, çevresini izleme, olayları takip etme duygusu vardır. Gerçek bir olayı veya canlandırılmış bir yaşam öyküsünü izlemek her zaman bizlere zevk vermiştir. Sinema, belki de insanoğlunun bu ihtiyacını gidermek amacıyla ortaya çıkmıştır.

    Türk sinemasına baktığımızda, halk edebiyatının türleri açısından incelendiğinde karşımıza pek çok zenginlik çıkmaktadır. Masal, halk hikâyesi, türkü, mâni, ağıt, efsane, destan, atasözü, deyim gibi halk edebiyatı türleri, geleneksel yapı içeren filmlerde çok fazla yer almaktadır.

    Türk filmi elbette ki Türk insanını anlatacak, onların geleneksel yapısına, kültürel öğelerine yer verecek. Kültürümüzün zenginlikleri ister istemez sinemamıza yansımıştır. Türk insanı da atasözü veya deyim kullanmadan konuşamaz, türkü söylemeden yapamaz, çocuklarını ninni ve masallarla büyütür, acısını ağıtlarla dile getirir. Düğününden cenazesine inanç yapısına uygun geleneksel esaslarını uygular. Bu nedenle Türk filmleri, folklor açısından önemli kaynaklardır.

    Türk filmlerinin bazen ismi bazen içeriğiyle halk kültürünü yansıtır niteliktedir. Bir filmde birden fazla halk edebiyatı motifine rastlamak da mümkündür. “Geleneksel yazılı metinlerde, kitle iletişim araçları için görsel ya da işitsel hale getirilmekte, çok sayıda alıcısı olan gündelik tüketim malzemelerine dönüştürülmektedirler. Destanlardan çağdaş edebî metinlere, halk hikâyelerinden efsanelere kadar bütün kültürel verimler, sinema, televizyon ve radyo tarafından tüketilmektedir. Anlatmanın yerini gösterme, okumanın yerini seyretme almıştır.” (Demir, 2015: 14)

    Günümüzde, görsel dünyanın gücünü görmezlikten gelemeyiz. Görsel dünyanın insanları en çok etkileyen unsurlarından birisidir sinema. Türk sinemasında bilinçli olarak hazırlanan senaryolarla, Türk kültürü, nesillere çok iyi tanıtılabilir. Kuşaktan kuşağa aktarmaya çalıştığımız kültürel öğelerimiz gün geçtikçe kaybolmaya başlamıştır. Eğer sinemanın gücünden yeterince faydalanırsak kültürel öğelerimizi gelecek nesillere benimsetebiliriz.
     

    Türk sineması çok sağlam bir yapılanmaya sahip olmasa da bazı filmlerde, yeni nesilleri aydınlatacak pek çok halk bilimi ve halk edebiyatı unsuru vardır. Faruk Nafiz Çamlıbel, “Sanat” adlı şiirinde“Bizim diyarımız da bin bir baharı saklar.” der. Şiirin son dörtlüğünde de  “Başka sanat bilmeyiz karşımızda dururken / Yazılmamış bir destan gibi Anadolu’muz.” demektedir. Anadolu toprakları, çok köklü bir kültür mirası bırakmıştır bizlere. Hangi köşeye adımımızı atsak müthiş bir zenginlikle karşı karşıya kalırız. Giyimiyle, müziğiyle, halk oyunlarıyla, düğünleriyle, cenazeleriyle, yemekleriyle, edebiyatıyla bir bütündür Anadolu. Bu mirası elbette yaşayarak yaşatabiliriz. Sinemanın gelecek nesillere geçmişini öğretme gibi bir misyonu da vardır. Zira kültürel mirasımızın en güçlü taşıyıcılarındandır sinema. Gelecek nesillere bırakacağımız bir nevi külliyattır. Yitip gitmiş gelenek ve göreneklerimizin bir dönem nasıl yaşadığının görsel delilleridir.
     

    Dilerim ki bir gün, tarihimizden, edebiyatımızdan aldığımız mirası daha büyük bir gururla sinemamıza yansıtırız. Çocuklarımızı Yunus Emre, Dede Korkut ve Köroğlu ile buluştururuz. Sinemanın gücünü küçümseyemeyiz. Sinema, edebiyat, tiyatro ve resim sanat dallarının mirasçısı olarak içerisinde pek çok sanat dalının izlerini barındırarak teknolojiden aldığı güçle insanları büyülü dünyasında sürüklemeye devam edecektir. Ama unutmayalım ki küçümsenemeyecek bir gerçek de köklü kültür mirasımızdır. Damarlarımıza, aldığımız her nefese işlemiş bir miras.

                  

    KAYNAKÇA

    DEMİR Asuman, Halk Hikâyelerinin Sinemaya Uyarlanması Bitirme Tezi, Erzurum, 2015.

    DİLÇİN Cem, Örneklerle Türk Şiir Bilgisi, Ankara, 1992.

    HAKAN Fikret, Türk Sinema Tarihi, İstanbul, 2016.

    ASLANOĞLU Birgül,41 Türk Sineması’nda Folklor İzleri, Konya, 2018

    Devamı [...]